Türklük Bir Bodun Değil, Bodunlar Birliğidir.

Millî kimliğin Türk Milleti bağlamında tarihsel olarak kurulduğuna, farklı toplumsal karşılaşmalarla yeniden üretildiğine inanıyorum. “Millet mi devleti kurar, devlet mi milleti kurar?” sorusuna ise, Millet’in (Türkler için) en az 5000 yıllık süreçte oluştuğu cevabını veririm. Hakikatte Hanif Türk tezinin “Türk Milleti” tasavvuru, Tufan hadisesine bağlı bir kimliğe işaret ettiğinden Milletimiz asgarî 15.000 yıllık oluşum tarihine sahiptir. Bu oluşum, önce insanlığın “ortak soy”dan geldiği kabulüne dayanmaktadır. Hanif Türk tezi bakımından bu “müşterek soy” kaçınılmazdır. Zira “ilk Ata” (Hz. Nuh), Töre’yi insanlığa anlatmalıdır. Bu varsayım nedeniyle “Türk Töresi” denilen ahlâk değerlerinin de başlangıçta bütün insanlığa gönderilmiş “evrensel ahlâk değerleri” anlamında verili olduğu ileri sürülmüş olur. Fakat Hanif Türk tezinin “Tufan” referanslı tarih kabulü genellikle “bulgulara dayanmayan, spekülatif ve mistik” bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Erdem Yılmaz’ın (Ahmet Baytursun’un) makalesinde Türklüğün M.Ö. 15.000’lerde milletleşmeye başladığı yolundaki görüşüm böyle bir eleştiriye muhatap olmuştur:

“Lütfi Bergen’in ‘Hanif Türk Tezi’ başlığı altında Türk milletleşmesini M.Ö. 15.000’lere, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu ‘Türk’ adlı şahsın Töre’yi toplumsallaştırmasına bağlama çabası; rasyonel bir tarih metodolojisinin ve sosyolojinin kabul edemeyeceği ölçüde mistik ve spekülatif bir zemine kaymaktadır. Bir ulusun varoluşunu ve tarihsel bilincini tahkim eden köken mitlerine (myths of origin) sahip olması, Anthony D. Smith’in etno-sembolizm kuramında da vurgulandığı üzere son derece doğal ve sosyo-kültürel açıdan anlaşılırdır. Ancak 21. yüzyıl akademisinde rasyonel bir sosyolojik tezin merkezine ampirik bir hakikatmiş gibi Yafes mitini veya M.Ö. 15.000 tarihini oturtmak, bilimsel tarihçilik ile mitolojik halk anlatılarını ve pre-modern meşruiyet söylemlerini birbirine karıştırmanın hazin bir örneğidir.”

Türk Milleti’nin kökenine dair tarihini M.Ö. 15.000’lere çekmek fikrini bir an için “askıya aldığım” varsayımıyla düşünmeye başladığımızda dahi, Hanif Türk tezinin ileri sürdüğü “Milletleşme” tasavvurunun Türkiye’nin milliyetçi aydınlarının “millet=nation” tasavvuruyla bağdaşmadığı söylenebilecektir. Zira, “Türk Milleti”ni tanımlamak bakımından iki kriter getiriyorum:

  1. Türk Milleti, belli bir coğrafyada, belli bir tarihte ortaya çıkmış “bodun=nation” değil; zamanlar üstü tarihsel akışta ve coğrafyalar üstü bir “vatan” tasavvurunda yerleşik “bodunlar birliği=union” toplumsallıktır.
  2. Türk Milleti, Ziya Gökalp’in Teslis fikrini (“Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garb medeniyetindenim”) aşkındır. Ziya Gökalp’in “Türk milleti” dediği toplumsallık, öncelikle Müslüman Oğuzluk, ardından Müslüman Turanîliktir. Hanif Türk tezinin “Türk Milleti” dediği toplumsallık, aynı Töre’ye bağlı Avrasya bodunlarının birlik iradesiyle ortaya çıkmakta ve bir anlamda nationların nation’u anlamında Union Türklük oluşumunun unsuru olmayı ifade etmektedir.

Teklif ettiğim Union modeli, Tufan’dan bağımsız olarak da ayakta durabilir. Dolayısıyla tezi iki katman olarak ele almak gerekir ve fikriyatıma yönelik eleştirilerde Tufan mitolojisine “saldırarak” ana iddialarımı yok saymaktan kaçınılmalıdır. Tez’imde ortaya koyduğum “Hanif-Töre katmanı”nı eleştirmek Türklüğün/Türkçülüğün aleyhine işleyen Din ayrışmalarından doğan çatışmaları söndüren sigortayı da imha etmek anlamına gelebilecektir. Farklı inançlara mensup (Musevî, Hristiyan, Budist, Tengrici, Müslüman) Türk topluluklarının ortak miti olan/olabilecek Tufan anlatısı, bir inanç ve yorum katmanıdır ve onu böyle adlandırmak zayıflık değil, tutarlılıktır. Bu katman tarafımdan kimliğin ölçütü değil, ortak referansı olarak öne sürülmektedir.

Hanif Türk tezinin temellendirmeye çalıştığı “Tarihsel-sosyolojik katman” ise Türk üst kimliği, bodunlar birliği modeli olup, Din/Irk dışı ölçütler getiriyor. Bu katman akademik tartışmaya açıktır; ancak Tufan anlatısına yöneltilen itirazlar bu katmanı düşürmemektedir. Zira Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ahaliyi “Türk Milleti” olarak tanımladığımızda bile Ziya Gökalp’e de Yusuf Akçura’ya da Nihal Atsız’a da gidilse “Büyük Türk Milleti” olgusu reddedilememektedir. Bu iki “Türk Milleti” olgusu karşısında Hanif Türk tezi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile meydana çıkan “Türk Milleti” olgusunun “Nation Türklük”, “Tarihsel Türk Milleti” olgusunun ise “Union Türklük” kavramıyla ele alınmasını teklif ediyor. Akademisyenler mezkûr kavramlaştırmaya itiraz etmekteyse, başka bir kavram çifti teklif etmek vazifesinden kaçınmamalıdır. Zira bir Kazak’ın, bir Özbek’in nation=bodun kimliği “Türk” değil, “Kazak” ve “Özbek”tir. Özbek/Kazak/Kırgız bodunlarına bağlı halklar bağlama göre iki katmanlı kimlik taşırlar. Bu kişilere “Türk müsün?” diye sorulduğunda “Kazak’ım, Özbek’im” cevabını vermeleri, evrensel ve tarih-coğrafya üstü Türklüğün üst kimlik, yani Union Türklük şeklinde nitelenmesini haklılaştırmaktadır.

Demek ki, Türk Milleti’nin oluşumunu modern ulus-devletin ortaya çıkışına bağlamıyorum. Türklüğü modern çağın ürünü de saymıyorum. Türk Milleti’ni Türkiye’nin siyasal sınırları dışında yaşayan ve kendini “Türk” sayan/sayacak bodunların dahil olduğu bir varlık, yani bütünTürklük’ü de kuşatan ortak ve tarihsel toplumsallık olarak görüyorum. Dolayısıyla böyle bir Türklük için Türklüğü “Dini dinime benzeyen” şeklinde tanımlayan görüşün de (Ziya Gökalp) “İslâm Türklüğe hizmet etmeli” diyen araçsal dindarlık yaklaşımının da (Yusuf Akçura) hükmü düşmektedir. Anlaşılacağı üzere, Türklüğü sürekli oluşan ve önüne çıkan halkları da Türkleştiren bir üst kimlik olarak görüyorum. Türk Milleti’ni tek bir bodunun genişlemesi olarak değil, bodunların Türk üst kimliğinde birliği [“Union of Polities into Turk” (Siyasi halkların Türk’te birleşmesi)] sayıyorum. Mitolojik bir referans olsa da bu noktada Oğuz Destanı okuması yapıyorum: Oğuz Destanı’nda farklı bodunların “Oğuzlaşması” konusu anlatılmaktadır. Bu anlatılardan birinde Kıl-Baraklılar halkını Oğuz Birliği’ne dahil etmek isteyen Oğuz Han’ın bunu nasıl başardığı hikâye edilmiştir. Hikâyeye göre Kıl-Baraklılar bir düşmanla savaşacakları zaman ak ve kara tutkalla doldurulmuş iki havuza girer, vücutlarını bu tutkallarla kaplar, ardından kumda yuvarlanırlardı. Bu maddeler üçer defa vücutlarında kuruyunca, artık hiçbir silah kendilerine işlemezdi. Nitekim Oğuzlar da Kıl-Baraklılar ile savaşırlar ve yenilirler. Ancak Oğuz askerlerinden biri Kıl-Baraklı bir kadınla temas kurar. Bu kadın kocasının pis vücutlu, çirkin yüzlü ve köpek gibi görünüşü nedeniyle Oğuz askeriyle birlikte olur. Kadın birliktelikten hoşnut kalınca, Kıl-Baraklı halkının lideri İt-Barak’ın karısına hediye olarak götürülür. Bu kadın cinsî arzusu nedeniyle Oğuzlara meyleder ve Kıl-Baraklıların nasıl mağlup edileceğini bir elçi vasıtasıyla Oğuz Han’a bildirir. Oğuz Han, yakışıklı elçiler göndererek Kıl-Baraklıları mağlup edecekleri bölgeye bir askerî üs kurar. Bu yolla ülke teslim alınır. Pek çok Kıl-Baraklı kadını Oğuz askerlerinden hamile kalır. Oğuz Han, bu ülkede on yedi yıl kalır; kendisinin de Kıl-Baraklı bir kadından dört oğlu olur. Oğuz askerlerinden birinin karısı savaş sırasında bir ağaç kovuğunda çocuk doğurur. Çocuk huzura getirilince, Oğuz Han ona “Qıpçaq” adını koyar. Qıpçaq halkı bu çocuktan türer. 

Görüldüğü üzere bu anlatıda bir bodunun (Kıl-Baraklıların) başka bir bodun birliğine (Oğuzlara) katılması ve üst birlik anlamında Oğuzlaşması hadisesi hakkında bilgi verilmektedir. Kıl-Barak anlatısı, farklı bodunların bir üst birlik içinde yeniden konumlanmasını gösteren mitolojik bir örnektir. Hanif Türk tezi bakımından Türkleşme ise bu tür tarihsel karşılaşmaların ötesinde, Töre’ye bağlı bodunların Türk üst kimliği altında birleşmesi olarak kavramsallaştırılmaktadır. Nitekim Kıl-Baraklı ülkesi ele geçirilince Oğuz Han’ın yasalarla düzen kurması, Töre’nin yerleştirilmesi olarak okunabilir: “Oğuz, Kıl-Barak’ı aldıktan sonra iki yıl daha o ülkede oturdu. Herkesi yasalarla disiplinli bir idare altına aldı.” Bu mitolojik örnekte Kıl-Baraklıların Oğuz Han’a boyun eğmesi şu sorunu ortaya çıkarır: Birliğe katılım iradî mi, zorlamayla mı, yoksa Töre’ye uyum üzerinden mi oluyor? Bu soruya “tümü birden” cevabını vermek durumundayım. Zorlama tarihsel olgu, gönüllülük ise gelecekteki hedeftir. Zira Hunlar da Göktürkler de farklı bodunları “birlik üst kimliği”ne zorla boyun eğdiren bir tarih inşa ettiler. Ancak zaman içinde Hun birliği de Göktürk birliği de dağıldı. Fakat Avrasya halklarının algısında evrensel bir “Türk Milleti” tasavvuru doğdu. O halde günümüz Türkçülüğünün hedefi, evrensel anlamda teslim edilen bu millet kimliğini artık bodunların gönüllü katılımıyla dahil olacakları bir üst kimlik haline getirmektir. Bu ise kendisine üst kimlik anlamında “Türk” diyen halkların kültürel kodlarını Din veya Kavim (Irk) ile değil Töre, Ortak Ata ve Türkçe üzerinden tayin etmeyi gerektirir. Töre, başlangıçta Nuh’un bütün oğullarına öğretilmiş iken, zamanla Yafes’in oğulları ile toplumsallaştı ve bu toplumsal kimliğe Türk dendi. Dolayısıyla “Türklüğün kültürel kodları, Hanifliğin evrensel ahlâk değerlerinin sosyalleşmesidir” diyebilmekteyiz.

Çoğu milliyetçi yazar, “Milliyetçilik, devletin ve küresel sistemin etkisiyle nasıl ehlileştirilir veya dönüştürülür?” sorusunun cevabını aramaktadır. Milliyetçi yazarların arayışları Milli kimliğin zorla halklara benimsetilmesi yolunu açık bırakıyor. Benim sorduğum soru ise şu: “Milletin tarihsel oluşumu modern devletten ve hatta emperyal bir devlet cihazından bağımsız nasıl izah edilebilir ve bu, farklı halkları nasıl kapsar?”

Daha önce açıkladım; ancak yeniden izah etmekte fayda bulunmaktadır. Türklüğün kültürel kodları ideolojiyle, devlet teşekkülüyle, belli bir kavmin kendini “Türk” adıyla nitelemesiyle veya Din ile belirlenemez. Diğer ifadeyle “Tarihte bir Türk ırkı vardı, bu ırkın farklı boyları bulunmaktaydı, biz de tarihsel Türk ırkının nesebinden geldik, o nedenle Türk’üz” şeklinde bir yaklaşımla Türk Milleti izah edilemez. “Müslüman olduğumuz için Türklüğümüzü koruduk” şeklindeki yaklaşımla da Türkçe konuşan gayrimüslim halkları Türklükten dışlayamayız. Hristiyan bir Arap nasıl milliyetini kaybetmiyorsa, Türk’ün de Din farklılığı nedeniyle Türklüğü kaybetmemesi esastır.

Günümüzde bir Turancının “Türk Milleti’ndenim” şeklindeki ifadesi, Türk Milleti’nin nasıl tanımlanacağı sorusunu cevaplamaya kifayet etmemektedir. Çünkü özellikle Ziya Gökalp’in ve H. Nihal Atsız’ın “Turancı-Türkçülük” mefkûresi, “beş bin yıllık Türk Tarihi” söylemine rağmen, kaçınılmaz olarak Türk Milleti’ni “Müslüman Oğuz” toplumsallığı ekseninde kimliklendirmektedir. Hanif Türk tezi, Türklüğü olgusal bir toplumsallık, yani tarihte varlığa çıkmış bir bodunsal=kavmî teşekkül olarak ele almamakta, onu “bodunlar birliği” yapılanmasının üst kimliği olarak değerlendirmektedir. Bu yapı, İskitlerle halkları Bozkır Uygarlığı düzeninde örgütlemiş, Hunlarla Bozkır halklarına üst kimlik olarak Hunluğu benimsetmiş, Göktürklerle ise ona “Türk” adını vermiştir. Türkçülük, Hun birliğine ve Göktürk birliğine bağlı halkların/bodunların etnik ve dinî kimliklerini reddetmeden Türk üst kimliği ile birlik tesis etmeleri mefkûresidir.

Lütfi BERGEN

Kaynaklar

 1. Yılmaz Erdem, Kavramsal Mücerretten Tarihsel Somutluğa: “Union” Türklük Söylemi ve Türk Milletleşme Gerçekliği, erişim: https://www.mhkm.com.tr/yazilar/kavramsal-mucerretten-tarihsel-somutluga-union-turkluk-soylemi-ve-turk-milletlesme-gercekligi/, 2.10.2026.
 2. Togan Zeki Velidî, Oğuz Destanı (Reşididdin Oğuznâmesi, Tercüme ve Tahlili), Enderun Kitabevi, 1982: 24-26.
3.  Togan, 1982: 26.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir