Okulu bitirme sınavlarına giriyorduk; 1972’nin Haziran ayı.
Okulumuzun idare ve dershaneler bölümü, bugün Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü olan binaydı.
Sınavlar hafta sonu tatilleri hariç, bir gün sınav bir gün boş olarak yerleştirilmişti. Aradaki boş günlerde sonraki sınava çalışacağımızı düşünmüş olmalılar. Oysa biz yatılı öğrenciler, bırakın o boş günleri, hemen her gün 6-7 km yürüyerek Mersin’e gidiyor, orada bir yazlık sinemaya giriyor, filmin bitiminde yine yürüyerek okulumuza dönüyorduk. 02.00 sularında yatağımıza yatmış oluyorduk.
Sınavların sonuna yaklaştığımız günlerin birinde, sevip saydığım sınıf öğretmenimiz Mahmut (Sümer) Bey bir arkadaşla haber salarak “Bugün beni görsün” demiş. Anında koşup gittim.
‒ Hocam, buyrun?
‒ Arif yarından sonra hangi sınavınız var?
‒ Tarım, Hoca’m
‒ Durumun nasıl, çalışman gerekiyor mu?
‒ Hayır Hoca’m, çalışmama gerek yok.
‒ Peki, o zaman, yarın sabah en geç saat 06’da bizim evde olabilir misin?
‒ Olurum elbette Hoca’m!
‒ Bekliyorum…
Biz yine bildiğimiz gibi gezdik, sinemaya gittik, saat 02,00 gibi yürüyerek okula geldik. Gelirken, çoğu gün yaptığımız gibi Silifke Caddesi’nde epey zaman önce iptal edilmiş olan Soğuksu Karakolu’nun önünden ilerleyip Müftü Köprüsü’ne yaklaşınca, sol tarafta bir fırın vardı ve tam o saatlerde taze ekmek çıkartmış olurdu. O açlığımızla o sıcak sıcak ekmekler kadar tatlı gelirdi ki yemeye doyamazdık; yine alıp yedik…
Soyunup yatacakken, Mahmut Bey’in tembihini hatırladım. Ya kalkamazsam diye kaygılanmaya başladım. 4 saat sonra kapısında olmalıydım. Hazırlanmam ve yol için yarım saat da önce kalkacağıma göre 3,5 saat ancak uyuyacaktım. Bu yorgunlukla uyanamam korkusu sardı içimi ve gidip idare binasında eğleşen gece bekçimize durumu anlattım. O da koğuşumu sorduktan sonra, tembih etti:
‒ Sen, ranzanın ayakucuna bir kâğıda “Beni 05.30’da kaldır” diye yaz, ben gelir kaldırırım.
Öyle yaptım. Bekçimiz de sözünde durdu ve tam saatinde gelip uyandırdı. Hemen elimi yüzümü yıkadım, giyinip ”Nereden çıktı bu iş yaa.. Sabah sabah ne yapacak beni!?” sokrantısıyla düştüm yola. Gözlerimden uyku akıyordu… Yürürken merak içindeydim. Hani saat sekiz dokuz gibi olsa, bir şey alacağız, getireceğiz veya eşya taşıyacağız, falan derdim; ama sabahın köründe…
Mahmut Bey’in evi okulumuza yakın sayılırdı. Pozcu’nun bu taraf girişindeydi. Okuldan bulvara çıkıp Kumluk’tan sonra sağımıza düşen ve Karayolları olarak bilinen bir kurumun bahçesinin yol kenarına sıralanmış okaliptüs ağaçlarını geçtikten birkaç yüz metre ilerideydi. Hızlı adımlarla gittim ve saat tam 05.55’te kapının zilini çaldım. Çalar çalmaz Mahmut Bey’in sesi duyuldu:
‒ Aha geldiii…
Açtılar. Mahmut Bey elinde küçük bir valizle çıktı. Bir kenara koyduktan sonra babacan bir tavırlı davet etti:
‒ Arif açsındır, evladım, kahvaltı masası hazır; gel ye, öyle yola çıkın.
Ben hocamın ve yanında benim yaşlarımda mini etek giymiş bir genç kızın giyinmiş olmalarını ve zamanın daraldığını düşünerek kabul etmedim. Hocam da ısrar etmedi zaten. Ne yapacağımı anlatmaya başladı:
‒ Arif, bu benim yeğenim. Yenice’ye kadar götüreceksin, oradan Konya’ya giden trene bindirdikten sonra döneceksin.
‒ Tamam, Hoca’m, başüstüne.
Ben valizi alarak gelecek olan bir dolmuşu durdurmak amacıyla az ilerideki bulvara doğru yürürken Mahmut Bey yeğeni ile vedalaştı. Az sonra kız da yanıma geldi ve birlikte beklemeye başladık…
Saat 07.10’da Adana’ya doğru hareket eden bir buharlı trene bindik. Ortalık sakindi. Bizden başka kimse yok gibiydi. Bir kompartımana girip cam kenarına karşılıklı oturduk. Tanıştık. O kadar uykum vardı ki gözlerim neredeyse kapanacak raddelere geliyordu. Uykumu dağıtmak amacıyla sigara içiyor, onun konuşma isteğine uymaya çalışıyordum. Bir dakika geçmiyor o kadar tatlı bir uyku gözlerime yığılıyordu ki dünyaları verseler değişilmezdi. Göz kapaklarım yine ağırlaşıyor, kendimi tutamaz hale geliyordum ve yine gözlerim kapanıyordu. Bu halde bile kıza ayıp olmasın diye dinleme ve cevap verme çabasını sürdürüyordum. Kız, Konya’da okuyormuş, birkaç dersten kalmış. Bitirmek için bizim okula naklini çıkartmışlar. Coğrafya hariç sınavlarını vermiş. O dersin de defterini istedi benden; ben de “Mahmut Bey’e vereyim, o göndersin size…” dedim. Okula dönünce öyle de yaptım.
Tarsus’ta trenden birkaç kişi inerken beş on kişi binmişti. Bir ara uzun boylu, sakallı, şalvarı, ceketi, yeleği ve şapkası ile Anadolu insanı olduğunu belli eden yaşlı bir amca eğilip bizim kompartımana bakıp geri çekilmiş, sonra tekrar girmeye karar vermişti. Yanında da yedi sekiz yaşlarında bir kız vardı.
‒ Selamünaleyküm.
‒ Aleykümselam amca, buyur.
Yaşlı amca, genç kızın yanına küçük kızı oturttu, sonra da kendisi oturdu. Sevimli bir ihtiyardı. Durmadan konuşmak istiyordu. Ben de memnun oluyordum hani, hem uykum dağılıyordu, hem de vakit geçiyordu. Bana, karşımdaki kızı parmağı ile göstererek yarı şaka yarı ciddi bir tavırla sordu:
‒ Evli misiniz?
‒ Hayır!
‒ Nişanlın mı?
‒ Hayır!
‒ Ülen bana bak, kızı kaçırıyor musun yoksa?
‒ Hayır, amca, bu kız benim Hoca’mın yeğeni, bana emanet etti. Konya’ya gidecek. Birlikte Yenice’ye kadar yoldaşlık ediyorum, oradan gönderip geri okuluma döneceğim…
Dönüp genç kıza sordu;
‒ Bu hayta doğru mu söylüyor?
Emanet kız, başını sallayarak onaylayınca, yaşlı amca ayağa kalkıp yanıma geldi ve şöyle dedi:
‒ Evlat, aferin sana. Bu devirde, namusu emanet edecek kadar dürüst olan bir gencin alnından öpülür; gel senin alnından öpeyim.
Ayağa kalktım. Alnımdan öptü ben de teşekkür ederek onun elini öptüm.
Sonra başladı anlatmaya, Afyon’a gidiyormuş. Gaziymiş. Uzun yıllar savaşmış, birkaç kere yaralanmış…
Okullarımızda tarih diye okuttukları şeylerden ziyade böyle sözlü tarihten çok haz alırdım. Elbistan’da da bir Abdullah Çavuş vardı, sekiz yıl Romanya’dan Yemen’e her cephede savaşmış bir kahramandı merhum. Onu da sık sık ziyaret eder, anılarını dinlerdim. Seferberlik ilan edilince aynı gün dört kardeşi, bir de kendisi yola çıkmışlar, yalnız kendisi dönmüş…
Yeniceye vardık. Amca ile ayrıldık. Emanet kızın biletini aldım. Tren henüz gelmemişti. Yarım saat kadar oralarda zaman geçirdik. Derken bir kara tren Adana istikametinden hışımla geldi. Makas değiştirip başka bir rayda beklemeye geçti. Meğer Konya tarafından gelen bir tren yolcularını indir-bindir yapıp gitmesini bekliyormuş. Sorduk; trenimiz o bekleyenmiş. Gelen tren gidince kızı götürecek tren manevra yaparak rayına oturdu. Hareketine az kalmıştı. O ara koşarak gidip birkaç tane simit ile bir gazete aldım. Onları verdikten sonra trene çıkıp uygun bir yer arayacaktım ki bir kompartımanın penceresinden Amca’nın sesini duydum:
‒ Evlat, getir buraya.
Birlikte yanına vardık. Oturmaya uygun yerler çoktu. Amca bana güven verdi:
‒ Bak evlat, aslında benim Konya’da inmeden geçip gitmem gerek; ama sana söz veriyorum, bu kızım için Konya’da ineceğim, evine kadar götürüp teslim ettikten sonra yoluma devam edeceğim; hiç gözün arkanda kalmasın…
Memnun oldum. Teşekkür ettim. Elini öptüm, kıza da hayırlı yolculuklar dileyip indim. Hareket edince de yola çıkıp bir dolmuşla Mersin’e döndüm…
Hiç beklemediğim bir zamanda, öğrenciye çok ağır gelen masrafım olmuştu; ama muhterem -yıllar sonra da rahmete kavuşan, merhum- Hoca’mın, o kadar öğrencisi arasından beni seçmesinin verdiği manevi hazza değerdi doğrusu…
Arif BİLGİN

Ne guzel bir hikaye.
Pozcu adi nereden geliyor acaba?
Pozcu adı, Mersin’in Şevket isimli iş adamlarından birinin soyadı. Şevket Pozcu. Mersin’in batı tarafında epeyce dışınca bir arazi alıp çiftçilik yapar, fabrika kurar birçok insana iş verir. Zamanla çevresi evlerle dolar ve bir yerleşim yeri haline gelince adına Pozcu Mahallesi derler. Şimdilerde Mersin’in en lüks sentlerinden biri haline gelmiştir. Yaşadığı evi de muhafaza etmekteler.
Cok tesekkur ederim aciklamalariniz icin.. Taninan birinin karakterine atfen verilmis bir isim sanmistim.
Şair, Yazar Arif Bilgin’in yine güzel bir anı- hikayesini okuduk. İnsanlığımızı hatırlatan, bu öykü tadındaki anı için yazarı kutluyorum. Kalemine sağlık. Diğer yazılarını da (hemen bitmemesi için) haftada bir gün okuyacağım.