Türk milliyetçiliğinin temel motivasyonunun “nation” anlamında “millet=bodun” olduğunu daha önceki yazılarımda ortaya koymuştum. Getirdiğim yaklaşım “Türk Milleti” tasavvurunun İskit/Hun/Göktürk federasyonları modellerinde “Türk” adını “union” olarak üst kimlik adı olarak benimsemesi, bir bakıma farklı ulusları (nation=bodun) “Türkleştirmesi” yolundadır. Diğer ifadeyle Türkçe konuşan halklar Türklükte birleşmek suretiyle “Türk” olmakta ve Türk’ü “Union of Polities into Turk” (siyasi halkların Türk’te birleşmesi) iradesini ortaya koyarak “Türk Milleti” haline gelmektedir. Bu yaklaşımda Türklüğün bir “etnik grup” olduğu da söylenememektedir. Union’u, özcü bir yaklaşımla “Türklerin birliği” olarak görmekten kaçınan perspektif, Türk’ü, Union sayesinde varlığa çıkan bir “Millet” olarak tasavvur etmektedir. “Union Türklük”, “Türk Milleti” olarak kavramlaştırıldığında, “Nation Türklük” anlamındaki “Türk Milliyeti” toplumsallığından daha üst bir “Türk” tasavvuru ve tarihsel varlığı ortaya koyulabilmektedir. Esasen, “Hanif Türk Tezi”nin Türk Milliyetçiliği ekollerine itirazı da bu izah bağlamında tutarlılık kesbetmektedir. Zira Milliyetçilik, kavramsal muhtevası nedeniyle “kavmiyetçilik, bodunculuk” demektir. Örneğin Kazak halklarının birliği, istiklâli, yücelmesi ideolojisi bir milliyetçilik/bodunculuk türüdür ve “national”dir. National=Milliyetçi ideolojilerin Millet=Union inşa etmesi ise mümkün değildir. National, kendi nation’ını genişletir; Union ise farklı nationları kendi milliyetlerinden çıkararak daha üst birliğe taşıyarak Göktürklerin kullandığı anlamda bir kimlik oluşturur ve bodunları “Millet” formunda birleştirir. Burada ‘Millet’ kelimesini “modern ulus” anlamında değil, farklı siyasî halkların üst bir toplumsal-siyasî birlik içerisinde birleşmesini ifade eden Union anlamında kullandığım anlaşılmalıdır. Öte yandan national ideolojiler “Milliyet” oluşumlarını 1789 İhtilali öncesine çekebilecek toplumsal temelden de mahrumdur. Yukarıda ileri sürdüğüm yargıya “Primordialist (İlkçi) Milliyetçilik” yahut “Özcü (essentialist) Milliyetçilik” tezleri üzerinden karşı konulabilecektir. Ancak bu karşı koyuşların da Hanif Türk Tezi’nin kast ettiği tarzda “Türk Milleti” tasavvurunun “Milletçilik” fikrini bertaraf ettiği söylenemez. Zira primordialistler ya toprağa ya biyolojik saflığa ya da kültüre vurgu yapmaktadır. Oysa Hanif Türk Tezi, “Türk Milleti”nin oluşumunda Töre’yi ve uygarlık tasavvurunu esas almaktadır. Türklük tekasürcü, yığmacı bir iktisadı Töre’nin “açları doyurmak, yoksulu giydirmek, az milleti çok etmek” kuralı gereğince kabul etmediğinden Batı uygarlığına geçmeyi Millet’in ilerleyişi olarak kabul etmemektedir.
Hanif Türk Tezi, insanlık tarihinin farklı zamanlarında ulus=budun=nation anlamında toplulukların “Milliyet” karakteri kazanmış olabileceğini/olduğunu reddetmemektedir. Hanif Türk Tezi’nin tartışmaya açtığı konu, “Türk Milleti”nin tarihin erken devrinden itibaren belki küçük bir toplulukta başlayarak varlık kazandığı ama önüne çıkan halkları (bodunları), “Milliyet” durumundan kurtararak onları “Millet” formuna taşıdığı ve “Türkleştirdiği” noktasındadır. Türkçülük, bu tasavvurla “Bütün Türklerin Birliği” söylemi üzerinden yürümemekte, “Yafetik halkların Türkçe konuşarak ve Töre ile sosyal düzenlerini belirleyerek Türk’te birleşmesi” anlamı kazanmaktadır. Böyle bir yaklaşıma “Entelektüel ve akademik literatürde böyle bir ‘Millet’ ve ‘Milliyet’ ayrımı yoktur” itiraz getirilse dahi, olgusal tarih bakımından söz konusu itiraz geçersiz kalmaktadır. Zira, Mete’nin “Bütün yay geren, ok atan halkları bir aile gibi birleştirdim; onları Hun yaptım” ifadesinde (ki bu retoriğin pratiği, On’luk sistemle gerçekleştirilmiştir), ‘Milliyet’ değil, ‘Millet’ bilincinin yansıması bulunmaktadır. Hanif Türk Tezi, Türk Milleti’nin oluşumunu M.Ö. 15.000’lerde başlayan bir süreç olarak görmekte, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu “Türk” adlı kişinin Nuh’tan aldığı “Töre”yi toplumsallaştırarak “Türk Milleti”nin nüvesini oluşturduğunu iddia etmektedir. Töreli Yafetik halklar süreç içinde “Tur” halkı haline gelmiş, bilahare bunlara Tur-Ok (Tur Birliği) denilerek “Türk” denilmiş veya Tur→Tur-Ok→Türük→Török→Türk adına varılmıştır.
Hakikatte “Oğuz” adı dahi etnik bir isim olmayıp, “Uz” halklarının birliği (Og) ile oluşmuş bir toplumsallığı ifade etmektedir. Dolayısıyla “Uz boyu” karşılaştığı farklı boylarla kurduğu yeni birlikte başat boy olarak adını “boy birliği”nin adı haline getirmiş olmakla beraber, teşkil ettiği toplumsal sistemi “etnik” bir yapı olmaktan bilinçli olarak dışlamış durumdadır. Uzların Birliği → “Uz + Og” olarak meydana gelince, başlangıçta milliyet olan “Uzluk”, Millet olarak “Oğuzluğa” dönüşmüştür. Ancak zaman içinde Oğuzluk da kendisine başka boyların katılmasına izin vermemek ve iç akrabalaşmayı derinleştirmek nedeniyle “kavmiyet= bodun=milliyet” durumuna dönüşmüştür. Nitekim Oğuzların Göktürklerle savaşarak Türk Milleti’ne katılmaya direnmesi, başlangıçta “Millet” karakteri gösteren Oğuz’un, süreç içinde “Milliyet” haline gelmesine yol açmıştır. İç Oğuz savaşları neticesinde de Oğuz Milleti, daha da parçalanarak farklı “nationlar” olarak siyasileşmiştir. Dolayısıyla Gagavuzlar başlangıçta Oğuz Milleti=Oğuz Union içerisinde değerlendirilirken, zaman içinde dinî, siyasî ve toplumsal ayrışmaların etkisiyle Gagavuz Milliyeti=Gagavuz Nation niteliği kazanmıştır. Benzeri şekilde Safevî Oğuzlar ile Osmanlı Oğuzlarının da ayrı ayrı Din/Mezhep farklılıkları ve İç Oğuz çatışmaları nedeniyle artık “Millet” olmaktan “düştükleri” ve nation haline dönüştükleri açıktır.
Bugün Türkiye’de “Türk” adı verilen toplumsal varlık, yukarıdan beri getirdiğim açıklamaya göre “Union” değil, “Nation” yapısı göstermektedir. Union Türkçülük, bütün Türklerin birliğini ve yükselmesini esas alırken, Nation Türklük, tarihsel anlamda “Türk”ün “union” karakterinden (Göktürk sistemi Millet tasavvurundan) uzaklaşarak sadece Türkiye’de yaşayan, Türkçe konuşan nation (ulus) anlamında düşünülmektedir. Dolayısıyla Türklük, “Türkiye Ulusu”na dönüştürülmüş, Türkçülük iddiasındaki ideologlar da “Milliyetçi=National” siyasetin takipçisi haline gelmiştir. National yapılar dışlayıcıdır; bunun birleştirici bir üst kimlik kuramayacağı açıktır. Oysa “Türklük” birleştiricidir.
Hanif Türk Tezi, Türkçülüğü “Milletçilik” (Union Türk) bilinciyle düşünmeyi teklif etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin “Türk” adını Ad olarak benimsemesi nedeniyle Yafetik halklara Türklüğü bir “milliyet” (nation) olarak değil, bir “Millet” (union) olarak beyan etmesinin kendisine uluslararası sistemde kazanım sağlayacağı açıktır. Ziya Gökalp, Türklüğü, Türkiye Ulusu’nun milli kimliğini koruyarak nasıl Batılılaşabileceği sorunu etrafında fikir vermişti. Gökalp, “medeniyet evrensel, hars milli” diyerek “Türk milliyetinin harsı”nın Anadolu’daki Oğuz halkların dil/ahlâk/geleneği içinde bulunabileceğini ve kültür (hars) kodlarının korunarak Milliyet’in modernleşmesini amaçlamıştı. Oysa tarihteki Türklük, farklı Yafetik boyların kendilerine mahsus kültürlerinin bileşkesinden meydana gelmiştir. Bu bileşke içinde Kıpçaklar, Karluklar, Uzlar, İtil-Bulgarlar, Hakas-Sibir-Saha-Tuvalar yer almaktadır. Hanif Türk Tezi, “Anadolu Müslüman Oğuzlarının harsı”nın bütünTürklüğün Milli karakteri olmadığı düşüncesinden hareket etmekte olduğundan Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Milli Kültürü’nü İskit/Hun/Göktürk siyasal ve toplumsal yapılanmasını dikkate alarak temellendirmesi gerektiğine işaret etmektedir. Cumhuriyet, bir monarşi, bir teokrasi, bir aristokrasi değildir.
Şu noktanın altı çizilmelidir: Hanif Türk Tezi’nin reddettiği “Bütün Türklerin Birliği” söylemi, Pan-Türkist ideolojinin öngördüğü, tek bir siyasi çatı altında ve tek bir etnik/kültürel öze dayalı olarak tasavvur edilen, mevcut ulus-devlet sınırlarını ortadan kaldırmayı öngören özcü birleşme projesidir. (Ki bu yaklaşımın farklı biçimleri Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Hüseyin Nihal Atsız gibi Türkçü düşünürlerin metinlerinde görülebilir).
Okuduğunuz makalede önerilen ise bundan mahiyet olarak tamamen farklıdır: ayrı ulus-devletlerin (Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan vd.) kendi siyasi egemenliklerini ve national kimliklerini koruyarak, gönüllülük esasına dayalı ekonomik/sosyal/kültürel bir işbirliği içinde bulunmasıdır. Dolayısıyla reddettiğim Türkçülük, halkların kimliklerini eriterek tek bir bünyede toplanması iken; önerilen Union Türkçülük ise, bu national kimliklerin korunmasıyla kurulacak bir ittifaktır. İkisi arasındaki fark, asimilasyon ile gönüllü birliktelik/ittifak arasındaki farktır.
Bununla birlikte, bu güncel işbirliği önerisi, yazı boyunca ele alınan tarihsel Millet oluşumu sürecinin Yafetik halkların Töre etrafında kaynaşarak “Türk” adını benimsemesi, M.Ö. 15.000’lerden başlayan bir etnogenez süreciyle aynı düzlemde okunmaması gerekir. Göktürk modelinin özümseyici niteliği, tarihte bir kez -kısmen ve istisnaen- işlemiş, fakat çoğu halkın (örneğin Oğuzların) direnişiyle karşılaşarak genel bir ilke olarak sürdürülememiştir. Oğuzların zamanla “Türk” adını benimsemesi ise Türk Milli Kültürü’nün bu boyların sosyal ve ekonomik hayatını belirlemiş olmasıyla ilişkili sayılmalıdır. Oğuzlar, Hun ve Göktürk halkları dışındaki halklarla karşılaştıklarında kendilerine “Türk” denmiş olması ve Türkçe konuşmaları nedeniyle, Türklüğü içselleştirmiştir.
Bugün önerdiğim Birlik ise bu tarihsel-asimilatif süreci yeniden başlatma iddiası taşımamakta; aksine, o sürecin bıraktığı ortak mirası (dil, ortak ata kabulü, tarihsel bağ) bugünün egemen ulus-devletleri arasında bir işbirliği zemini olarak kullanmayı önermektedir. Türkiye Cumhuriyeti, bu çerçevede kendi ülkesi ve ulusu bakımından milliyetçiliğini korurken, dışa dönük olarak da Nuh’un soyundan gelen Türk’ü “ata” olarak kabul eden, Orhun Yazıtları’nda, Cengiz Yasası’nda, Dede Korkut destanlarında belirginleşen Töre ilkeleriyle toplumsallaşan ve Türkçe konuşup yazan/yazacak uluslarla, AB üyesi ulus-devletlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiye benzer bir Birlik inşa edebilir; bu, geçmişteki Union’un yeniden dirilişi değil, onun mirasının bugünkü egemenlik biçimlerine uyarlanmasıdır.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar