Bugün her birimiz nerede olursak olalım, yolculuk esnasında emniyet kemerini yitirmiş yolcular gibiyiz. Havada, karada, denizde ve otobanda hatta evimizde güvenlikli sandığımız koltuklarımızda otururken Varlık ile bağlantısız bir salınım içindeyiz. Biz bu duruma Varlık ile bağın gevşemesi veya Varlık’ın unutulması da diyebiliriz. Esasında bu sorun, pek çok toplumda şu veya bu şekilde vardır. B. Turner Fransa toplumunda -konusu gereği kadınları söylese de- toplumun çoğu ferdinin nekrotik ve depresif olduğunu yazarken sözünü ettiğimiz bu Varlık ile bağsızlığa, salınımlı duruma işaret etmişti. Belki de depresyon, bağlardan kopuk savrukluk hali, bir tür dağılma ve organizasyonun bozulmasıdır. Bir baskılanmışlık olarak tezahür eden depresyon, kişinin kendi savrulmuşluğunun baskısına maruz kalmasıdır.
Jung, `kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği, sıkıntısı, depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır` derken, belki de sözünü açtığımız bu bağın gevşediğini depresyondan anlayabiliriz demeye getirdi. Tarkovski ise ‘nostalji, maneviyatını başkalarına iletememenin acısıdır’ demişti. Varlıkla bağın kopup, insan ferdinin deyim yerindeyse kısa devre yapmaya başlaması tam olarak da nostaljidir. Heidegger Varlığın, zamanda, ân`da zuhur edeceğini söylerken dolaylı olarak, bunu ima etmişti belki de. Eskide veya geçmişte gezinip durma, dışa vurulamamış duyguların bir tür ileriye yönelik, dışa atılma baskısından veya (kararsız) isteğinden ileri gelmektedir. `Keşke` kelimesi geçmişe dair takıntıyı dışa vurduğu gibi bir pişmanlığı da ifşa etmektedir. Modern insan, gelecek kaygısına asılı değilse, büyük oranda geçmişe takıntılıdır ve bu, bir tür depresif ruh halidir. Böylece anlıyoruz ki, depresif ruh, geçmişiyle kavgalıdır ve içsel manevi ritmini ve yörüngesini (istikametini) yitirmiştir. Varlığın yörüngesinden kopup, izini sürmeye, gölgesini bulmaya çalışmaya pekala nostalji diyebiliriz. Bunun içindir ki, bazı nostaljik antikalar/nesneler terapatik etkiye sahiptir, yol ve iz sürme konusunda Varlığa götürecek pusula işlevi görür.

Esasında insanın ‘ân’ı yaşayamayıp ya geçmişe ya da geleceğe takılması veya abanması, ‘zamansal şiddet’tir. Zamana yönelik şiddet, kişinin iç huzursuzluğudur. Eskilerin deyimiyle, “gönül yorgunluğu” dur. Bu bağlamda depresyona, geçmişin, ruhun hâlihazırdaki hakkını ihlal etmesi diyebiliriz. Dahası, maddenin ruhun sınırlarını aşmasıdır. Doğrusu biz insan tekleri için farklı hikâyeler söylesek de, modern dünya işin başında, ruh-beden ayrımına giderek, temelde bir haksızlığa imza atarken, çağın şiddetini mayalamıştı… İnsanın kendinden uzaklaşması kuşkusuz, bir tür hak ihlali yani şiddetti. Bu ‘metafizik şiddet’ günümüzde sökün eden sorunların kaynağıdır.
Böylece modern zamanlarda Varlığın mekân tezahürü dini kurum veya ibadethaneler değil; fabrika ve okullardır. Yeni zamanların müminleri, işçiler ve öğrencilerdir. Garip bir şekilde bunların farkındalık düzeyi düşük, mesai peşindeki işçiler olduğu için, doğal olarak Varlık da küçülüyordu. Ona bağlı olanların şavkı Varlığı açık kılarken, rutinin sisi Varlığı da küçültecektir. Yeni ibadetin kıblesi üretmek ve çalışmaktı. Ancak daha çok bedensel ve akılsal bir üretim ve ritüelden (!) söz edilebilirdi. Ruh, bilinçli bir manipülasyonla firar ettirildiği için bu ‘metafizik şiddet’ küresel bir projeydi.

Küreselleşme veya globalleşme, dünyanın elbirliğiyle gücü alkışlama stratejisiydi. Bu güç, zayıfın elenmesini ve destek verebilenlerin var olmasını planlamıştı. Ancak o kadar büyük bir kan emiciydi ki, ayakta kalmak için, bir basamak yukarda olan, aşağıdakini sömürmek zorundaydı. Bu sömürgeciliğe biz ‘küresel şiddet’ de diyebiliriz. Müslüman topluluklar/toplumlar, bir yandan adaletten sözde-bahsetseler de sekülerizmin kendilerine tam işlemediğnii iddia etseler de, kendilerinden, özlerinden hatta referanslarından uzaklaştıkları tartışılamazdı. Zira küresel şiddet canavarının saldırısından kaçmak kolay değildi. Dolayısıyla istikametten sapma durumu, vicdana engeller konulması idi ve bu ‘ahlaki şiddet’i besleyecekti. Zira modern dünyanın iyi yaşam standartları, küresel olanın hayattaki önceliği, uygarlığın belirleyiciliği, hissettirmeden ‘gizli şiddet’ uygulamaktadır. Hatta oryantalizmden tutalım da ulus devletin kimlik anlatısına varıncaya kadar pek çok yapı, insanın kendinden uzaklaşma hikâyesiyse, burada da, ‘hesaplanmış kapital şiddet’ten söz edebiliriz.
İranlı Düşünür Daryush Shayegan, doğu kültürlerinin çoğunda bir tür kültürel şizofreni yaşandığına dikkat çekmişti. Batı uygarlığının periferinde kalan toplumlar, artık ‘değişim karnavalına katılamadıkları, dolayısıyla tarih ve bilgi alanının dışında kaldıkları için’ kültürel şizofreni‘ye kapılmışlardı. Bu şimdilerde nispeten asgariye indirilse de, daha dramatik bir bölünmüşlükten söz edebiliriz. Bu bizim baktığımız perspektiften, bir bakıma ‘Varlıktan uzaklaşma’, ‘Varlığın bölünmesi’dir.

Agamben “Tanrı ölmedi, sadece paraya dönüştü” demişti. Paranın Tanrı olması, insan varlığının ruh, kültür ve sanat boyutunun ikincilleşmesi anlamına gelir ki, bu ihmal ediliş, bir tür kırılmadır. Eğer bunları da para cinsi üzerinden düşünürsek, bu da (değer biçilemezlerin) satılmışlığı olacağından, Varlığı alçaltma stratejisidir…
Bu sahnede kişiler kendi olamadıkları için, söz konusu durum, en büyük ‘varoluşsal şiddet’tir. Zira insanlar mutlu olmadıkları için kendilerini suçlu hissetmektedirler. Bu doğal seyrin kesintiye uğratılması, ahengi bozulması başlı başına bir hak ihlalidir. Doğrusu içinden geldiği gibi olamama, zamanın hızla akışının para birimiyle ölçülmesi, varoluşa bir darbe olacağı için şiddetten başkası değildir.
Zaten madde bağımlılığından tutalım da, cinayetlere hatta intiharlara varıncaya kadar çağımızdaki artış, sözünü ettiğimiz şiddetin somut tezahürleridir. Dengenin ve ahengin bozulmasına itirazdır. Nasıl ki deniz, verdiği kumu geri almaktadır; ruh da kendinden alınanı, bedene/maddeye verdiğini, almak durumundadır. Biz buna ister doğanın ister Adetullah’ın kuralı diyelim, sonuçta nerdeyse bir öç alma durumudur şiddet.

Bu bölünmüşlük hali, varlığın toplumsal tezahüründe de bir tür yalnızlık veya kırılma olarak görünmektedir. Bauman`ın dediği gibi, şehrin kalabalık ortamında fiziksel yakınlık manevi uzaklıkla el ele gitmektedir. Kalabalık şehirlerde insan, belki de yalnızlığını gömdüğü için, hatta ayrıksılığı görülmediğinden kendini özgür sanır. Ancak çok geçmeden bu sanı, bir tür hezeyan olarak kendini hissettirir. Şehrin gökdelenleri nasıl ki mabedin yerini almıştır; manevi bağın yerini de yabancı kalabalıklar gasp etmiştir. Bu, bir tür çıkmaz sokağa dalıştır. ‘Uğultuda kayboluş’, ‘Varlıktan kaçış’tır.… Birbiriyle temasa geçen bedenler, kalabalıkta sürtünen insanlar birbirini hiç tanımamaktadır. Bu yabancılar varlıktan firar etmiş neferler olduğu için, aralarında bir diyalog da olmadığından, sahici bir temastan da söz edilemezdi. Bu başlı başına, yalnızlığa sürülen bir sürgün hayatıydı. Varlıktan firar eden her bir yabancı, bir topluluk olduğunda ise Varlığa omuz verecek bir güç olamıyorlardı. Her şeyden önce birey, unutulmuştu ve unutmuştu Varlığı, dahası var olduğunu…

Prof. Dr. Aliye Çınar KÖYSÜREN

Son Yorumlar