Wittgenstein’in Ata Yurdunda

Ağır sanayisi ile ünlü Ruhr Havzası‘na adını veren ırmak, Rothaar Dağları‘ndaki alçaķ, kel bir tepede yer üstüne çıkıyor. Yıllardır dilimden düşmeyen Wittgenstein‘i ziyaret ettiğimde yolum oraya da düştü. Önce Siegen şehri üzerinden Kreuztal‘a uzandım; Bad Berleburg ve Winterberg‘e kadar yolculuk sürdü. Yol boyunca şırıl şırıl akan dereler, kızıla boyanan ormanlar ve baharı muştulayan yeşil vadiler arasından geçtim. Ruhr Irmağı ilk kaynağından fışkırıyordu.

Yorgun ayaklarım ileri doğru koştu ve ellerim suyu havada yakaladı. Sanki Almanya’nın ortasından geçen deli bir nehri tek başıma durdurabilecektim!.. Sauerland ismiyle anılan bölgenin güzelliği beni ürkütmedi değil, zira dağlar üzerinde kurulmuş ücra köyler tespih tanesi gibi bir uçtan bir uca uzanıyordu. Sauerland aynı zamanda “kızgın insanlar ülkesi” olarak biliniyor. Ancak kelime o anlama gelse de durum hiç de öyle değil! Almanca’nın işgüzarlığı işte… “Sauerland” ismi, Ortaçağ’dan beri “Suderland” biçiminde arazi adı olarak kullanılmış. 15. yüzyılda “Sauerland” ismi Mark Prensliği’nin güneyinde kalan bölgeyi -ki bugün o hat Olpe şehrinden geçmektedir- kapsamaktadır. Bu durumda burası bir “Güney Ülkesi” sayılır.

Wittgenstein Yöresinde bir kasaba

Kendimi burada yabancı hissetmem mümkün değil! Almanya’nın eski bir lehçesi olan Flemenkçe’de de isim aynı manaya gelmektedir. Siegen’in sanayi bölgelerini terk ettikten sonra Sauerland kapısı açılıyor. İklim daha hafif ve daha ferah hale geliyor, kişi ormanların ve tarlaların kademeli olarak ayrıldığı izlenimini alıyor, daha sonra doğuya doğru, arduvaz çatılı yarı ahşap binalarla tuhaf bir şekilde uyum sağlayan doğruluğu üstleniyor.

Yavaşça dalgalı arazi, köknar ve ladinden yapılmış tepe kapakları ve beyaz cephelerdeki siyah yarı ahşap kirişlerin açısal çizimi, alanı garip bir şekilde dokunuyor. Eder nehri Rothaar Dağları’ndaki yüksek rakımlı Netfen kasabası yakınındaki Ederkopf‘da doğar. Eder, başlangıçta Erndtebrück ve Bad Berleburg’dan geçerek Wittgenstein yönünde akar ve sonra Hessen‘e ulaşır. Güzergâh aynı zamanda Rothaar Yürüyüş Yolu’nu oluşturmaktadır. Eder Kaynağı’ndan Eder Gölü’ne kadar nehir boyunca dolaşın. Schameder havaalanından bir planör veya doğal uçuşta, manzarayı yeni bir perspektiften görebilirsiniz. Şameder Deresi noktasında Eder kuzeye doğru yön değiştirirken biz 62 nolu karayolunu takip ediyoruz.

Bad Berleburg Sarayı

Bad Berleburg’a 3 km. yaklaştığımızda Raumland’da Eder nehri ile tekrar buluşuyoruz. Bu noktada aynı zamanda ünlu Şifer Patikası başlıyor; bahar aylarından itibaren Eder Vadisi’nde gönlünüzce yürüyebilirsiniz. Ama şimdi çayır yeşili köyler kış uykusuna yatmış, ortalıkta sadece pazar yerlerinde yağıştan kaçan tek tük insanın aceleciliği hissediliyor. Zaten burada, tarih boyunca lehçeye bağlı olarak ismi sürekli değişen Sauerland’ın özgün olduğu fikrini bir kenara bıraktım. Çünkü taşra da olsa mekân bir şekilde zamana ayak uydurmak zorundadır.

Freudenberg Kasabası

Eğer bir yörede gelenekler abartılarak yaşatılıyor ve diğer bölgelerden daha çok bayram kutlanıyorsa, dikkatimizi dağıtmadan gezmek elzem oluyor. Aslında evlerin yapılış tarzı, özellikle siyah-beyaz renklerin tercih edilmesi çok şey anlatıyor bize. Kesin yörenin kasaba ve şehir meydanlarında eskiden cadıların itilerek yakıldığı ‘mavi taş’ ya da ‘mavi direk’ mevcuttur. Bugün Köln’deki Roma-Cermen Müzesi’nin bulunduğu alanda da o ‘mavi taş’ vardı; 1794 Fransız işgali sırasında yıkıldı.

Bad Laasphe kasabası

Çıkar ve kazanç kavgası her yere sirayet ettiği için Sauerland’ın kasaba ve köylerinde hayat tarihe iliştirilmiş gibi duruyor. Kilise her yerde hazır ve nazır. Sadece yol kenarına dizilmiş azizler, haçlar ve şapeller şeklinde değil dikkatimizi çeken.

Her biri inanç ve dini cemaatin toplumsal hayatta nasıl bir rol oynadığına işaret ediyorlar. “Dünyanın en güzel arması tarla süren pulluktur.” İlahiyatçı Adolph Kolping‘in bu vecizesi ancak bir Kolping Konukevi’nde okunabilir.

Köln’e yakın Kerpen kasabasında doğan Adolph Kolping, gençliğinde çektiği sıkıntılar yüzünden kendi ismiyle anılan ve tüm Almanya’ya yayılan Kolping Haus’lar kurmaya başlar. O konukevinde ekseriyetle öğrenci ve gençler iyi ve ucuz bir şekilde yer, içer ve geceler.

Anlaşılan bu yöremize de adım atmışlar. Leimstruth geçtikten hemen sonra kavşak geliyor. Ya sola saparak 480 nolu Bad Berleburg yoluna girecegiz ya da 62 nolu karayolunu devam ederek Bad Laasphe’ye varacağız. İki kasaba da aynı uzaklıkta, 11 km. ilerde. 17. yüzyıldan kalma en güzel evlerden birkaçının bulunduğu Bad Laasphe‘ye yöneliyoruz.

Erkekler pazar ayininden sonra Wittgensteiner Hof‘da toplanmışlar. Restoranda boş masa olup olmadığını sorduğumuzda, ev sahibi bizi içeri buyur etti.

Ama arabamızı nereye park ettiğimizi de sormayı ihmal etmeyerek: “Göz önünde durması daha iyi değil mi?” Söz konusu hırsızlık değil tabii. Etraftaki rakiplere hava atmak amaç.

Yanı başımızda Laasphe deresi akıyor; ve hemen ilerde Lahn ırmağına dökülecek. Lahr ise ancak bir toprak yol kadar geniş. 18.yüzyıla dek bu ırmakta cadılar sınavdan geçirilirmiş.

Cadı olarak suçlanan kadınlar taş dolu bir çuvalın içine konularak suya atılır; eğer kadın yüzmeyi başaramazsa boğulur, boğulmaktan kurtulursa – cadı olduğu anlaşıldığı için – yakılırmış! O nedenle kızıl saçlı kadınlara taşrada hâlâ iyi gözle bakıldığı söylenemez. Berrak akarsuları, yemyeşil çayırları, 700 metreyi bulan sıradağları ve hafif meyilli tepeleri ile Bad Laasphe dağlık Wittgenstein bölgesine açılan bir kapı aslında.

Sanki doğa burada coğrafyayı ilmik ilmik dokunmuş; manzaralar birbirine iliklenmiş. Bu güzelliği paylaşmak için uğradık bu şirin kasabaya zaten. 13. yüzyıldan kalma kilisesi ve akşamları ışıklandırılan Wittgenstein Kalesi ve masalımsı ahşap evleri ile ‘eski şehir merkezi’ misafirlerini dört gözle beklemektedir. Bad Laasphe’ye vardığınızda, ilk büyük sağ virajda Altstadt denilen merkeze doğru devam etmek en iyisidir.

Bad Laasphe

Aman dikkat! Şehir merkezi kısmen yayalara açık ve/veya araçlara. Trafikten muzdarip olmamak için biraz uzakta park edin ve bu güzel kasabanın keyfini huzur içinde gezerek çıkarın. Bad Laasphe elbette konaklamak için birçok fırsat sunuyor. Biraz huzur ve çeşni arıyorsanız, Radyo Müzesi’ni ziyaret etmenizi öneririm. (Ana cadde üzerinde bulunuyor, ayrıca tabelalar gösteriyor).

Biraz güçlenmiş ve dinlenmiş olarak yola devam etmek için ‘saray’ işaretini arayın. Eğer karakolun hemen yakınındaki yokuşu bulduysanız, oraya yönelin. Bu yokuşu yaya tırmanan veya bisiklet ile çıkan bir kimse çok iyi durumda demektir. Schlossberg Kliniği‘ne ulaştığınızda yol daha düz hale gelir ve az bir çabayla kaleye çıkabilirsiniz. Kaleye vardığınızda, biraz soluklanabilir veya Saray Cafe’de kısa bir mola verebilirsiniz. Sarayın önündeki meydanın solunda iri boyut taştan yapılmış geyikleri görebilirsiniz. Sağ tarafta uzanan patika yol yörenin en küçük köyü Stünzel’e iniyor. Ve bu köyde yalnızca 50 kişi yaşıyormuş. Bu yolun bazı uzantıları var; bu yüzden kırmızı geyik işaretini takip etmenin bir zararı yok . İyi orman yollarında yokuş yukarı ilerliyoruz. Arada, yerlere asfalt bile dökülmüş.

Wittgenstein Ormanında Yürüyorum Gündüz Gece

Harikulade gözüken karlı kayın ormanından geçiyorsunuz. Az sonra yol tekrar dikleşecek. Stünzel köyüne varmadan yaklaşık 2-3 km önce ortam büsbütün değişecek ve dağ havası solumaya başlayacağız. Ormandan ayrıldığınızda, sağda Stünzel fuar alanını göreceksiniz. Burada her yıl Haziran ayında Stünzel Festivali düzenleniyormuş. Ama şimdi ortalık ıssız ve sıkıcı. Ünü Wittgenstein sınırları dışına taşan bu olayı her yıl birkaç bin kişi ziyaret ediyormuş. Duy da şaşırma! Yaklaşık 200 m. sonra Bad Berleburg Belediyesi sınırları içinde kalan en küçük köy Stünzel ile tanışacaksınız. Toplam 50 kişinin yaşadığı köyün ortasında sizi bir kahve karşılayacak. Sıcak yaz günleri yolunuz bu yöreye düşerse eğer, deniz seviyesinden 650 metre yüksek bu köyde bir güzel dinlenmenizi öneririm. Otobüs durağının önünden geçerek köyü terk edip Sassenhausen istikametine dönüyoruz. Bu yol nispeten geniş ve buraya kadar sürmek kolay. Soldaki Rothaar Dağları’na ve sağdaki Lahn Vadisi’ne bakıldığında bulunduğumuz noktadan muhteşem bir manzaranın keyfini çıkarmamak imkânsız.

Dotzlar-Bad Laasphe yoluna varmadan yaklaşık 100 m önce, çiftlik yoluna sola sapın. Asfalt yolun yarısını geçer geçmez Sassenhausen köyü görünüyor; hava açık olduğunda, Rothaar Dağları’nın tepeleri üzerinde harika bir panoramik manzara ortaya çıkıyor. Buradan yokuş aşağı iniyor, önce kara yolunda ilerliyor, sonra asfaltlanmış yolu takip ediyorsunuz. Güzergah üzerinde bol bol bisiklet sembolü göreceksiniz zaten. Dotzlar köyünün hemen arkasındaki kara yoluna ulaşacaksınız.

Taş ocağı giden L 553’ü takip ederek Eder ırmağı ve vadisi ile tekrar buluşuyoruz. Eski tarihi kilisesi ile anılan Raumland’ı geride bıraktım, Eder ırmağı üzerindeki taş köprüden geçiyoruz. Hotel Raumland‘ın büyük bir ilan panosu kesin dikkatinizi çekecektir. Doğrudan Bad Berleburg’a gitmek istiyorsanız eğer, 480 nolu karayoluna doğru sağa sapınız. Son 3 kilometreyi devlet yolu üzerinde sürmek elbette çok rahat, ancak günün belli saatinlerinde trafiğin yoğun olabileceğini hesaba katmak gerekir ki güzergâh üzerinde hareket halindeki herhangi bir taşıtı solmamak kesinlikle yasak. Bad Berleburg’u gösteren tabelayı görünce sağa dönüyor ve dolambaçlı sanayi yerleşim alanlarını geçer geçmez ilk hedefimize, Bad Berleburg tren istasyonuna ulaşıyoruz. Kasabayı görür görmez içimi bir hüzün kaplıyor. Yaklaşık iki hafta burada kalacağım ve tedavi gören hasta babama refakat edeceğim.

Âdeta kendimi Thomas Mann‘ın Büyülü Dağ romanının kahramanı Hans Castorp gibi hissediyorum. Buranın Davos’dan hiç bir farkı yok. Klinik de dağın başında ve ormanın içinde bulunuyor. Hemen kendime bir otel odası ayarlıyor ve babamın yanına koşuyorum. Corona yüzünden hekimlerin ve hemşirelerin yüzünde kaygı okunuyor ama can-ı gönülden çalışıyorlar, iş ahlakı onu gerektiriyor çünkü. Babama tek kişilik oda tahsis edilmiş. Bu zor günlerde bu inceliğe seviniyorum. Bakımıyla ilgilenen hemşire -aksanından hemen anlaşılıyor- Doğu Avrupalı. Allah için güzel kadın Elena. Sanki ismiyle müsemma, yüzünden ışıltı ve neşe eksik olmuyor. Berleburg, aşağı ve yukarı olmak üzere iki ayrı semtten oluşuyor.

Berleburg Sarayı ikisi arasında yükseliyor. Daha doğrusu eski şehir merkezinin tam ortasında yer alıyor. Aynı zamanda ünlü filozof Ludwig Wittgenstein’ın atayurdu Wittgenstein’ın merkezi sayılıyor.

Yalnızca Wittgenstein ailesi değil, Bağımsızlık İlanı(1776) ile Federal Anayasa’yı hazırlayanlardan biri olan Joseph Hüster ile etkin bir dini cemaat olan ‘Church of the Brethren’ kurucusu Alexander Marc bu kasabadan Amerika’ya göç etmişler.

Berleburg Dükalığı’nı yüzyıllarca yönetmiş Sayn-Wittgenstein ailesi hâlâ kendi saraylarında oturuyor. Yakın akrabası Danimarka Kraliçesi Margrethe yaz tatilini ekseriyetle burada geçiriyormuş.

Saray kaldığım otelin hemen bitişiğinde ve her gün yürüyerek önünden geçiyorum. Sarayın tam karşısındaki meydanda bulunan Goethe Cafe’de günlük kahvemi Frau Andrea‘nın elinden içiyorum. Henüz seyahat yasağı getirilmemiş ise de hızla azalan müşteri sayısından oldukça şikâyetçi kahve sahibemiz. Teselli olarak meydanın ortasına dikilen Kayzer I.Wilhelm‘in heykelini birlikte selamlıyoruz!

Kendi elleriyle hazırladığı pastayı yerken Almanya’yı birleştiren “Demir Yumruk” Bismark’ı ve Osmanlı Ordusunu tahkim eden Almanya Genelkurmay Başkanı Moltke Paşa‘yı yad ediyoruz… Bu arada şehri dolaşırken yeni bir şey keşfettim: Bad Berleburg ve İspanya’nın başkenti Madrid’in ortak noktasını. Her ikisinin de kent merkezinde ‘ayı’ heykeli bulunuyor! Ancak her iki şehir için ayı özel ve ayrı bir anlama sahip.

Bad Berleburg’da avlanmak sözkonusu iken, Madrid’in armasındaki böğürtlen ağacına tırmana ayı simgesi epey tartışmalıdır. En olası yoruma göre; ağaç, din adamlarını ve ayı, asaleti temsil etmektedir.

Orta Çağ’da ülke toprakları paylaşılmıştı. Buna göre meralar ve tarlalar din adamlarına, ormanlar ve av alanları soylulara düşmüştü. Armayı bu bağlamda düşünmek en doğru yaklaşım galiba.

Belki şehir ismi de hayal gücümüzü kışkırtabilir. Madrid kurulurken ilkin “Ursa” olarak adlandırıldı. Ursa Latince bir sözcük ve “ayı” anlamına geliyor.

Bu isimlendirmenin asıl nedeni, Madrid’in yakınındaki ormanlarda ayıların yaşaması idi.

Ve bu ormanda “madroños”, yani çileklere benzeyen ve ayıların çok sevdiği küçük kırmızı meyvelere sahip ağaçlar bulunuyordu…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir