Burada güneş memleketi yaktı, kavurdu sonra da yerini kalın, siyah bulutlara bırakarak kaybolup gitti. Dün gece şiddetli bir yağmur, sabaha kadar süren gök gürültüsü ve çakan şimşekler artık sonbaharın gelişini duyurur gibiydiler. Sabah yağmurun hiddeti ve şiddeti durmuştu. Saat yedi civarında birazcık çiseledi sonra ortalığa ağır bir rutubet havası bırakıp durdu. Ancak saat ona doğru cesaret edip dışarı çıkabildim.
“Dışarı” dediğim Köln’ün doğusunda kalan Kalk isimli uzun bir cadde… İki taraf da Türk dükkanlarıyla dolu. “İstanbul Saray Lokantası” mı ararsın, “Nimet Abla’nın Yeri” ni mi, yoksa “Doy Doy Lokantasını” mı… Hepsi var burda… İsmini (Kalk) caddenin başındaki bir Katolik kilisesinden almış. Yazılanlara göre buranın temeli 1000’li yıllarda atılmış ve İkinci Dünya Savaşı’ında yüzde doksanı bombalanmış, tahrip olmuş… Şimdi ise dimdik ayakta ve Türklere, Araplara ev sahipliği yapıyor.
Benim yürüyüşlerimin yönü yok. Bazen yukarıya, Köln’ün merkezine doğru yürüyüp Ren Nehri kıyısında bir kahve içip dönüyorum. Bazen de daha çok Tunus’lu Araplar’ın yaşadığı kirli bir caddeye giriyor, orda “Amen” isimli bir kahvenin bahçesinde oturup yeşil yapraklı nane çayı içiyor ve yanıbaşımda oturan, bağıra bağıra konuşan Arapların sohbetlerine kulak asıyorum. Birşey anladığım yok ama yine de dinliyorum. Sessizliğin içinde bu gürültü insana spor gibi geliyor.

“Amen” kahvesinin önünde kocaman, belki de yüz yaşında olan bir çınar ağacı var. Ağacın dalları kocaman bir alanı kaplıyor. Ben hep caddeye bakan tarafta oturuyorum. Arada bir önümden yaşlı Almanlar geçiyor. Ne Araplara ne de bana aldırış ettikleri, yüzümüze baktıkları yok. Kimi zincire bağlı küçücük köpeği ile ilgileniyor, kimi de dükkanların birinden aldığı Türk yiyeyceklerini doldurduğu torbasını oflaya puflaya evine götürüyor. Bir seferinde böyle yaşlı Almanlardan biri eşyasını bana taşıtmıştı. Seksen yaşlarında , saçları sarıya boyalı, oldukça şık giyinmiş bir kadındı.Yaşlıların sokakta iyi yürümeleri için aldıkları dört tekerlekli bir dayancağı vardı. Ona dayanarak markete gelmiş bir süri eşya almıştı. Ben tam kapıdan çıkacakken bana çok şefkatli bir sesle, “Beyefendi bana yardım edebilir misiniz?” diye sordu. Böyle bir sesi, böyle şık bir hanımefendiyi reddetmek mümkün mü? “Tabii ki ederim” dedim ve iki ağır torbayı yüklendim. Yanyana yürüdükçe bana durmadan sorular soruyordu. Nereli olduğum, ne zamandan beri burda yaşadığım v.s.
Eve varınca ana kapıyı açtı, asansörle yukarı çıktık. Eşyaları kapının önüne bırakıp çıkacaktım, bırakmadı. “Lütfen içeri taşıyın”, dedi. Torbaları mutfakta gösterdiği yere bıraktım. Salona döndüğümüzde iki kocaman kedi kadının üzerine çullandılar. Kadın kedileri kucaklayıp başlarını şefkatle okşadı. Çoğu insanın duymak için deli olduğu en güzel iltifatları kediler için söyledi. Beni tamamen unutup onlarla sohbete daldı. Onun bütün dünyası bu dört duvar ve bu iki kediydi. Çabucak kapıdan çıkıp kendimi caddeye attım. Gözlerimin önünde o anda bütün ailem, akrabaların, arkadaşlarım canlandı. Derin bir nefes aldım. Şükür kedilerim yoktu ama bir sürü akraba ve tanıdığım vardı.
Evet, burası yalnızlıklar ülkesi… Bunu ben demiyorum. Almanya’nın gazeteleri yazıyor. Bir kaç yıl önce Köln Express Gazetesi birinci sayfaya kocaman bir başlık atılmıştı:
“Yalnızlık bir Halk Hastalığı!”
Almanların yüzde 51’i yalnız yaşıyormuş. Tabii ki bu durumda sokakta rastladığın adama bir selam vermekle de dost ve akraba olabiliyorsun. Nasıl mı? Anlatayım…

Geçen yine hafif yağan yağmura aldırmadan kendimi dışarı attım yukarıda ismini, hikâyesini anlattığım caddeye çıktım. Artık hiç bir yerde unutmayacağım dediğim şemsiyemi yanıma almıştım. Şemsiyemi açıp yürüdüm. Tam Arapların olduğu sokağa dönecektim ki duvarda yeşil, kocaman bir ilan gördüm. Baktım o ilandan cadde boyu her yerde vardı. Yaklaşıp okudum. İlanda şunları yazıyordu:
“Kıvırcık Saçlı Güzel Adam!
Biz 20.04 tarihinde Cumartesi günü öğleden sonra burada Kalk caddesinde iki defa karşılaştık. (Sonuncu defa Casablanka’da).
Sen bana (Ben gözlüklü, esmer ve renkli etekli) hoşça gülümsedin.
Seninle daha fazla konuşmak isterdim ama utangaçlığım yüzünden sadece “Merhaba” ve “Hoşçakal” diyebildim.
Eğer senin için de bir etkilenme söz konusu ise aşağıdaki email adresime yaz lütfen…”
İlana bakıp gülümsedim. Bizde “bir kahvenin kırk yıllık hatırı vardır,” derler. Burda Almanya’da sokakta bir gülümsemenin ne kadar hatırı olduğunu varın siz anlayın artık….
Orhan ARAS

Son Yorumlar