Yazar ve Katil – “Didaktik Eğitim” 

“Kültür, ekstrem durumlarda değersizleşir”
Rafiq Tagi

Biri varmış, biri yokmuş… Doğunun bize ait topraklarında hep böyle olmuş… Birinin var, o birinin yok olması için Kabiller Habilleri katletmiş…

Habil’in yeri emredildiği gibi boş olmalı!

O yer öyle bir yer ki oradayken Tanrı’ya ait olduğunuz kadar insana da ait olursunuz; Göksel olduğunuz kadar yerselsiniz; Doğulu ya da Batılı olmanız tartışılır, ancak bilinmez; Ne kadar yüksekte ya da ne kadar alçakta olduğunuz hiç önemli değil! Düşman gibi bakana düşman, dost gibi bakana dost gibi görünüyorsunuz; Fakir olduğunuzda efendisiniz, zengin olduğunuzda fakir; Hükumetle aranızdaki mesafe toplumla arazınızdaki mesafeyle aynıdır; Muhalefetsiniz, ancak muhalefette değilsiniz; İktidarsınız, ama gücü temsil etmiyorsunuz; Tekliğiniz siyasi konumunuz, yalnızlığınız tarihsel öneminizdir; Katılmak için bir sürü aramıyorsunuz!

Rafig Tagi‘nın konumu böyleydi: iyiyle kötünün, Doğu ile Batının, Tanrı ile insanın arasında; Her iki tarafta da daha fazla düşmanı vardı ve merhum yazar “Katil için didaktik eğitimi” öyküsünde müstakbel katilinin geç kalmasından tedirgin oluyordu: “Bul bakalım dün rüyamda ne gördüm: katilim trafikte sıkışmış. Hay aksi!” O, kendi katilinin bile işinin aksamasını istemiyordu. Ancak Rafig Tagi’nin kendisinin de düşman olduğu, mahvetmek için öfkesinden dişlerini qıcırdattığı bir kişi vardı – KİTLE İNSANI ve onun – kitle insanının tek başına ya da kafa denkleri ile  yarattığı kalabalıklar. Rafig Tagi, katilinin bile kitlesel bir insan olmasını istemiyordu, “… Kendi katil geleceğini baltalama … Bazen bir sanat eseri okusana, bazen Beethoven-Wagner dinlesene. Kendini bir katil gibi cilalasana. Yetenekli bir katil hem edebiyatı hem de sanatı bilmelidir” deyip ondaki rudimenter, önemini yitirmiş olan aristokratik içgüdünün cefasını çekiyordu. Onu üzen, kahreden öldürülmesi değil, cahil bir kişi tarafından öldürülmesiydi: “Onun katil olmaya hakkı değil, sadece şansı vardır.” O, kendi infazının adaletsizliğinden değil, onu infaz eden(ler)in cehaletinden ve aptallığından üzülen bir Sokrates idi; Bilgelik ve deliliğin, komedi ve trajedinin, cesaret ve kırılganlığın bileşiminden oluşan bir fikir şövalyesi.

Sözü giden öyküsünde müstakbel katiline didaktik eğitimi vermesine rağmen, Rafig Tagi’nın Azerbaycan’daki yeri entelektüelin dünyadaki yeridir; o, kendisi gibi katilini de kaderin bir kölesi olarak değil, tarihin bir efendisi olarak görmek istiyor: “Tarihe geçmeği düşün, … hiçlikten kurtulmanın tek yolu bu.” Rafig Tağı, katilini tarihi ortağı olarak görüyor ve onunla tarihi ortağı olarak ilgileniyordu. Kader hiçliktir ve ondan kurtulmak için kişi sadece kendi ölüm hükmünü kendisi yazmakla kalmamalı, aynı zamanda kendi katilini de kendisi yaratmalı, eğitmelidir. Aslında, Rafig Tagi’nın didaktik eğitimi verdiyi yalnız katili değil, bir bütün olarak Azerbaycan halkıdır: “Tarihe geçmeyi düşünün, … hiçlikten kurtulmanın tek yolu budur.”

Rafig Tagi müstakbel katilini önce öyküsünde yaratmakla kendi entegre imajını yaratıyor; platonik yarımlığını bütünleştiriyor. Rafig Tagi Platon’dan farklı olarak düşünüyor ki, bir kişinin kayıp yarısı sevgilisi değil katilidir. İnsan hayatını bütünleştiren kayıp bir katille karşılaşmaktır. Rafig Tagi, dünyada veya Azerbaycan’da katilini arıyor, katilini bekliyordu. Aynı zamanda kendisi de yazdığı her kelime ile ona doğru yaklaşıyordu. Platonik sevgilisinin değil platonik katilinin uzaklarda yalnız olduğuna inanıyordu. Rafig Tagi, ahlakı, düşüncesi köleleştirilmiş, ayrıcalık ve koruma arayan bir kolonyal aydın, komünizm rahibi değil, çürümüş sömürge değerlerini “öldüren” bir entelektüeldi.

Entelektüel, bir kurttur, hasta eskiliyi parçalar ve sağlıklı yenilerin doğmasına neden olur.

Her gerçeklik tek bir fikirle ifade edilmek ister; Kendisinden bahseden fikir her varlığın etiketidir. Düşünce, insandaki başka bir yaşamın, zekânın yaşamının pratik kazancıdır; zekâ bu kazancı koruyup biriktirmesi için karısı hafızaya verir. Hafıza da hayattaki tüm karılar gibi, eline geçeni biriktirir ve çoğaltır. Zekâ ve hafıza dünyadaki en zengin çifttir. Fikir adındaki en parlak elmas onların kulübelerindedir.

Hem Tanrı hem Şeytan; Hem kadınlar hem de erkekler; Hem hükumet hem de muhalefet; Hem toplum hem de aile bu elması ele geçirmek ister, yani her varlık ona değer verecek, koruyacak, yaşatacak, zamanı geldiğinde düşmanlarını yok edecek, en güçlü fikre sahip olmak ister, ona yatırım yapar. Aynı zamanda her gerçeklik de düşünce adamının kendi tarafında olmasını ister. Şeytan nasıl inananların kalbini kazanmanın bir yolunu ararsa, Tanrı da ateistlerin kalbini kazanmanın bir yolunu arar. Çünkü sonuçta her varlığın değeri kendi hakkında olan bir fikirdir. Er ya da geç her varlığın kendisi bir düşünce malzemesi haline gelir. Ama maddeyi düşünceye dönüştürmek ve korumak her zekânın ve her hafızanın işi değildir; bu işin kendi azizleri vardır; düşünce adamları. Evrensel ve sonsuz çatışmaya dahil olan her gerçeklik, aynen Tanrı ve şeytan gibi fikir adamlarının kendisini desteklemesinden yanadır; yani düşünce adamları düşünceni aradıkları gibi düşünceler de düşünce adamlarını arar.

Dolayısıyla insanları düşünceler büyütür; er ya da geç her insan onu besleyen düşüncenin vücuduna dönüşür. Bu nedenle düşünürler, daha çok insanı etkilemek, düşüncelerinin bedenlerini büyütmek ve çoğaltmak için boy gösterebilecekleri bir yer, bir konum ararlar. Ancak insanlar gibi fikirlerin de bir büyüme özgürlüğü ve büyüme ihtiyacı vardır. Bazı fikir adamları insanlarla uğraşmazlar, onlar fikirlerin büyümesinde çaba harcarlar; genellikle doğrudan fayda sağlamadıkları için, insanlar onlarla ilgilenmez, bazen onları ötekileştirir hatta linç bile ederler. Bu düşünürlerin hem kendileri hem de düşünceleri yalnızlığa terk edilir. Onlar kendi çağlarının “Başsız atlı”sına dönüşürler. İşte onlar entelektüeller! Hitlerin “toplumun çöpü” dediği kişiler.

Bir düşünce adamının entelektüel olması, olabilme olasılığı sadece Azerbaycan’da değil, tüm Müslüman dünyasında kimsenin işine gelmeyen bir  mazeret; Ağrıyan çürük diş pense arar, akıl değil. Bu nedenle, kardeşi Habil’i öldürdükten sonra Kabil’in yuvasını kurduğu Doğu’nun bize ait topraklarında bir entelektüelle karşılaşmak beyaz bir sinekle karşılaşmak kadar zordur. Müslüman ülkelerde bir entelektüelin yeri ya tımarhane, hapishane ya da mezardır! Neden? çünkü bir entelektüel, geleceğin bir felaketle sonuçlanacağı korkusuyla depolanmış, artık manevi bir kaynak olmaktan uzaklaşarak, politik ve ekonomik pazarlamaya aracılık eden geleneksel değerlerin koruyucusu ya da hizmetçisi değil, kendisi bir değer yaratıcısıdır. Zekâ, evrimin şartlarını hiçe sayan bir yılan gibi entelektüelde kabuğunu değiştirir ve yeniler. Bu anlamda entelektüel kendi görevine, didaktik skolastisizmle silahlanmış, geçmişi canlı tutmakla görevli, mevcut durumun bir “güvenlik hizmeti” olarak hareket eden aydınların eleştirisiyle başlar. Entelektüelin ilk görevi, böylesine aydınların geleceğin yalancıları olduklarını ifşa etmektir.

Azerbaycan yazarları Celil Memmedguluzade, Cafer Cabbarlı‘nın, milli kimliğini kültürel kimliğine feda ettiği için yüzsüz dediği, Türkiye yazarları Şükrü Hanioğlu’nun “Asyalı kafaların Batılılaşması”, gibi yorumladığı, Cemil Meriç’in ise “entelijansiya” olarak nitelendirdiği bu sözde aydınlar “yalancı peygamber”lerdir. Aynı zamanda “entelijansiya”, bu “sahte peygamberler”de entelektüeli ekmeğini yedikleri değerlerin ve toplumun gözünde itibarsızlaştırmak için her türlü çabayı göstermektedir. Çünkü onlar farkındadırlar ki, artık hakkın değil, gücün yanında yer alan eski değerlerin yüzüne sürülen ev yapımı patatesli salatalık maskesi gibidirler, hizmetkarı oldukları seçkinler çirkin numaralarını onların parıltısının altında halktan saklıyorlar. Örneğin Cemil Meriç’in “Entelijansiya” dediği, benim sömürge aydınları gibi gördüğüm ayrıcalıklı aydın tipi altı yüz elli yaşındaki Fuzuli‘yi gazelin lirik ve estetik eşcinselliğine hayran olduğu için savunmaz, kendisinin edebi ve sosyal itibarına tehdit olarak gördüğü genç Fuzulilerin kafalarını ezmek için eski Fuzuliyi taş baltası gibi  kullanır. Hükumetlerin gözünde “entelijansiya”nın zekâsı fare ilacıdır ve her bir hükumet üzerinde konum aldığı kırılgan sütunları yiyen fare gibi düşündüğü herkesin yemeğine bu zekanın bir tutamını ekler. Entelektüel ise, yalnızca seçkinlerin şöhretinden ve toplumun saygısından değil, genel olarak kültürün kendisinden bağımsız bir zeka türüdür. Evet, entelektüel ruhun özgürlüğü değil, zihnin ve bilginin özgürlüğüdür.

Rafig Tagi’nin entelektüel kimliği “entelijansiya” topluluğunun ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyordu ve bazen arkasına saklanıp para sayan bu aydınların açgözlülüğünü halka göstermek için Fuzuli’nin kendi gözyaşlarına bakmazdı bile: “…Sert gerçekler varsa, yumuşak fantezilere ne gerek?” Ve bu yüzden her yanı ağızlarla dolu kafalar tarafından lanetlendi; O, en azından sahip olduğumuz kültüre kozmik bir ışık tutmaya çalışıyordu. Kültür deyip de içinde boğulduğumuz girdabın yalakası olmak istemedi. Katilinin bile bu kültürün bir ürünü olmasına kızıyordu, örneğin ona okuması için bir literatür listesi veriyordu: “Yesenin’in şiiri suça kayıtsız değildir“.

Biz Rafig Tagi’nin yazar karakterini entelektüel-aydın çatışmasında daha net ortaya çıkarabiliriz ve deminden bunu yapmaya çalışıyoruz. Bugün hala tüm Müslüman Doğusu’da var olan bu Habil-Kabil çatışmasını ortaya çıkararak, biz yazar-toplum ilişkisi altında gizli bir pazar da göreceğiz. Her ne kadar “intelligence” (anlamak) ve “lecture” (anlatmak) sözcüklerinin nikahından doğmuş olsa da, bildiğimiz geleneksel “entelijansiya” üyesini “entelektüel” adlandırmak çok yanlış olurdu; çünkü Farsça yazan Nizami Gencevi‘den Rusça yazan Cingiz Abdullayev‘e kadar tüm Azerbaycanlı yazarlar kurumsallaşmış, sınıflandırılmış halleri ile boy gösteriyor ve bununla gurur duyuyorlar. Orta Çağ’ın Müslüman âlim ve filozoflarının haleflerinden daha entelektüel olduklarına da dikkat edilmelidir; onların işi bilgiyi satmak değil, üretmekti. Bu yüzden zulüm gördüler; köleler onları tahkir, efendiler tehdit etti. Sokrates, bilgiyi Atinalılara satmadığı için, belki de satamadığı için zehirlemeye “davet edildi”; Spinoza, “Yahudi pazarına” uymayan yeni bilgiler ürettiği için saldırıya uğradı. Akundov dinin kendisini batıl inanç ilan ettiği için cenazesine Müslüman Azerbaycan’dan kimse katılmadı, cenazesi ortalarda kaldı… Benda’nın da yazdığı gibi hemcinslerini maddiyatın dininden başka dinlere yönelten insanlar oldukları için her zaman entelektüeller, içinde yaşadıkları kültürle kafa-kafaya geldiler. Aydın olarak nitelendirdiğimiz “kültürel polis” ise elitlerin elinin altında çalışan, her zaman mevcut kültürü temsil eden, mevcut kültürün ve kendisinin çıkarlarına hizmet eden bir tür bilgi tüccarıdır.

Bugün bile aydınlar kültürün dostları değil, hizmetkarlarıdır; “ağam ne derse odur” elçisidirler ve yüzlerinden sahte gülümseme hiç eksik olmaz. Rafig Tagi, katilini bile onlardan uzak durmaya çağırıyor ve öyküsünde katile anlatdığı “didaktik derslerinde” onları, sözde aydınları gıyaben şöyle sınıflandırıyor: “Bazısı  – sadece Hafizi anlıyor, bazısı – aforizmaları. Bazıları gazelin dikdörtgen kafesinde bülbüllere dönüşürler. Krala armağan edilen ilahilerle büyütülen adamlar tanıyorum. Ayrıca tanıdıklarımın içinde oligarkın arkasındakı siyah mağarada münzevi olan adamları da var.”  İşte “entelijansiya”nın bazı yüzleri.

Bardağın dolu tarafından bakarsak, aydın, kendisinin evine dolu sepet şeklinde giren insanı, entelektüel onu aç tutan insanlığı düşünür. Aydın, kendisine şöhret zevkini veren toplumun cefakeşidir, entelektüel ise  kendisi de kavramlar ortamında şöhret açlığından kahrolan insandan yana mustariptir. Nobel Ödülü’nü reddetmekle, kurumsallaşmış bir yazar, yani aydın olmayı reddeden Sartre‘a göre, “bir entelektüelin değeri herhangi bir sınıf konumu değil, kağıt ve kalem olmalıdır”; Sartre, nükleer enerji mühendisi örneğini kullanılarak entelektüeli, bilimin kendisini üreten ve pratikte test eden değil, bu deneyimin insan yaşamındaki zararlarını ve faydalarını araştıran ve toplumla paylaşan kişi olduğunu söyler. Entelektüel, bir nevi bilim ve bilginin peygamberidir. Bir bilim adamının aksine, insanlar onu taşlayarak seviyor. Nefret, entelektüelin ödülüdür.

Toplumumuz bu ödülü Rafig Tagi’dan asla esirgemedi. Kendisi bu nefretin bir gün bir kelimeden eyleme, sinsi bir duygudan gerçek bir katile dönüşeceğini biliyordu; ama o, böyle bir toplumun katilinin de kendisi kadar abuk-sabuk olacağından endişeliydi: “…Katilimin trafikte sıkışıp aciz kalması beni hayal kırıklığına uğratıyor. Böylesine yozlaşmış ve çocuksu biriyle nereye gitmek mümkün ki! Millet onun basiretsizliğini duyarsa, cesareti kırılacaktır. Hayır, ben katilimi herkesten üstün kılmak için onu haklı haksız idealize etmeliyim. Bunun için trafik sıkışıklığından asla bahsetmemeliyim! Her saat, her an, yaratıcı-ideal bir katil yaratmakla uğraşmak zorundayım …

Rafig Tagi muhtemelen Julien Benda‘nın “Aydınların İhaneti” adlı kitabında bizim aydınlar dediğimiz grup hakkında anlattığı “bu grup artık hakikati söylemekten çok uzaktır, politik çıkarlara hizmet ederler. İktidarların ihtiraslarının güdümündedirler. Kendi gruplarının çıkarlarının peşindeler.” gibi tümceleri gözünü bile kırpmadan imzalardı. Benda’ya göre, gerçek entelektüel gerçeği söylediği için kendi Engizisyon ateşinin sönmesine izin vermeyen, çarmıhını omzunda taşıyan, kendi evinde bile  sürgünde yaşayan bir kişidir.

Rafig Tagi kendi Engizisyon ateşini asla söndürmedi. O, sadece kendi kaderinin yaratıcısı değil, aynı zamanda kendi ölümümün, kendi katilinin  de yaratıcısıydı: “…Yaşıyor olsaydım, onun için harika bir arkadaş olurdum… Katili fotorobotunda vakfetmekteyim. Ben haklı haksız onu yüceltiyorum. Görünüşünün bir kısmını Köroğlu’dan, bir kısmını da kaçak Nabi’den aktardım. Benim işim bir fotorobot yapmak değil, cesur bir adamın icadı… Şimdiden ona “teşekkür ederim” diyorum. “

İngiliz yazar Aldous Huxley, kendine seksten daha çekici bir şey bulan herkesi entelektüel adlandırıyor; yüzden fazla çocuğunun hiçbirine sahip çıkmayan Rousseau‘u entelektüellerin babası olarak gören tarihçi Paul Johnson’a göre ise entelektüel, toplumun geleneklerini, ahlaki ve manevi değerlerini umursamayan, siyasi veya ekonomik önyargısı olmayan, kendi felsefi, politik, ahlaki “dünyası” olan ve bu “dünyayı” insanlara yaşadıkları gerçek dünya karşılığında sunan kişidir. Yani Paul’a göre, entelektüel, bir nevi bizim Nizami Gencevi gibi herhangi bir “izin belgesi” olmadan herkese sürekli akıl verir, ancak Nizami Gencevi gibi sipariş ve hediye kabul etmez. Şahlardan aldığı eser siparişleri ve bu siparişleri yerine getirmeyin karşılığında ödül olarak kabul ettiği 9 köy ve Afag Hanım meselesi olmasaydı, biz gelmiş geçmiş tüm entelektüellerin büyük atası Nizami Gencevi’dir diyebilirdik.

Ne yazık ki, vadimizde saf bir entelektüel olmak hiçbir zaman mümkün olmadı. “En saf” entelektüelin gömleğinde bile geçinmek çabasının çorba, ucuz şöhretin şarap lekesi var. Belki bir gün bu hayatını sürdürmek lekesi Rafig Tagi’nın da ceketine düşebilirdi. Ancak yarattığı ve inandığı değerler buna izin vermedi. Katili hem de Rafig Tagi’nın bir hizmetçisiydi; Yazar, müstakbel katile yazdığı “didaktik derslerde” ona hizmetçi muamelesi yaptı. “… Salak, ona diyorum, trafikte sıkışmamak için evden acil çıksana! …Bir yandan cinayette şansının yaver gitmesini istiyor, öte yandan gelmek için can çekişiyor. Ayı gibi uyuyor.”

Tarih boyunca, “aydın” dediğimiz “bilgi tüccarları”, mevcut sistemlerin rahipleri olmuştur. Onlar ilkel topluluk yapısındaki aşiret liderinin, kölelik yapısındaki köle sahibinin, feodalizmde feodal efendinin, kapitalizmde patronun ve sosyalizmde hükümetin “okşayan eli” oldular. Her din, kitleleri sihirlemek için kendi hurafesini yaratmaya mahkum olduğu gibi, her siyasi ve sosyal organizasyon da aynı amaç için kendi “entelijansiyasını” yetiştirmeye mahkumdur. “Entelijansiyanın” işlevi temsil ettiği sisteme göre değişir, değişmesi gerekir. Örneğin, Çarlık Rusya’sının aydınları dinsel-liberal düşünceyi desteklediler, Komünist Rusya, onların yerine ateist-proleter düşünceyi göklere çıkaran aydınları aldı. Entelektüel böyle bir ideolojik, morfolojik adaptasyon yeteneğine sahip değildir, olsa o da dönüp bir aydın olacaktır. Entelektüel karakter mevsimsel olmadığı için zamanda büyür ve miras alınır. Mevsimlik ürün aydındır; Mevsim hoş olduğunda bol, kötü olduğunda kıttır.

Rafig Tagi asla aydın olmak istemedi, hep ödüllendirilmekten korktu.

Bir aydın, geçim ve şöhreti uğruna içinde öldürdüğü, bazen de içinde can çekişe çekişe yaşayan,  ölmek bilmeyen entelektüelin intikamını herkesten almaya hazır olan bir “kamu görevlisidir”. Toplum ve iktidar karşısında görevi vardır. Bir aydın, hem alt hem de üst sınıfların karına yarayan kişidir. Toplumun bir entelektüelden daha çok, bir aydına ihtiyacı vardır; “entelijansiya” hem aşağıdan hem de yukarıdan siparişleri kabul ettiği için kendisine genellikle “toplumun vicdanı” denir. Bir entelektüel ise kendi zihninin ve kalbinin siparişlerine hizmet eder ve kendi vicdanının sesini dinler. Bir aydın hevesle beklenen, bir entelektüel ise davetsiz bir misafirdir. Aydın bir toplumda beyinler, düşünceler arasında koşan bir “ambulanstır”. Hem arabulucu, hem de arabozucudur. Ve şu hizmetleri karşılığında bir yandan ödüllendirildiği gibi, öte yandan da aşağılanırlar. İkisine de katlanmak zorundadır, hem de kültürel bir şekilde de hoşgörülmelidir. İsyan, aydının içinde öldürdüğü entelektüeli uyandırabilir ki, bu, ev halkının açlık çekmesi ve toplumda aydına saygısızlık edilmesi anlamına gelir.

Entelektüelin böyle bir sorunu yoktur, ailesi gerçeğine müdahale ederse, karısını başka biriyle evlendirip çocuklarını büyütmek için yaşlı annesine gönderir. Ülkemizde bu tür insanlar önce aydınlar tarafından taşlanır ve dışlanır; çünkü aydın aynı zamanda genel ahlakın hafiyesi, aile terbiyesinin casusudur. Halk ve hükümet aydınları alışılmış değerleri koruyan korkuluk olarak görmek istiyor.

Rafig Tagi hiçbir zaman toplumsal bir korkuluk olmadı. Aksine, “entelijansiya”nın koruduğu değerlerin zararlı olduğunu ironik bir dille eleştirdi: “Suçlarımız esas olarak ahlaktan doğar ve doğacaktır… “Ülkede mutluluk ve mutsuzluğu suç yoluyla da olsa dengelemek mümkündür… Suç ailelerimizin en azından yarısını mutlu etmek için zemin oluşturur.” Bu acı gerçekleri yazdığı için aydınlar Rafig Tagi’ya saldırdılar ve bu saldırılarının karşılığında toplumun elinden “şişman dikeni” kaptılar.

Entelektüel, bir bakıma bilgi dünyasının hayalperestidir, modern çağın maceraperestidir, Don Kişot‘udur. Sisteme, topluma veya kendisine fayda sağlamaz. O, sadece ortalarda bir beyin fırtınası gibi dolaşıyor. Bu nedenle entelektüel, kendi toplumunun (hatta bazen dünyanın) yalnızıdır. Bu yalnızlık nedeniyle entelektüel kültürün içinde değil dışında yer alıyor; ait olduğu kültürün bir tür yapay uydusudur.

Örneğin bir entelektüel, Stalin’in zamanında Yazarlar Birliği’ne üye olmayı düşünürseydi, önce aydına dönüşürdü. Gerçek bir entelektüel için aydın olmak yapabileceği en kötü şeydir. Bizim Doğuda entelektüeller genellikle düğün gecelerinde aydın olmaya başlarlar. Her şeyden önce, toplum onları kollarına soktuğu karılarıyla “etkisiz” kılıyor. Davul, entelektüelleri uzaktan etkisiz hale getiren ulusal bir silahtır.

Halk, bir aydından entelektüellik değil medeni bir örnek olmayı talep ediyor. Aydın dediğimiz, sosyal, hatta yönetsel bir model, ulusal bir örnek olmalıdır. Öyle kültürel bir örnek ki, gecenin üçünde de  kullanılabilir olsun. İnsanlar onu asla uyumayan, yemek yemeyen ve tuvalete gitmeyen evrensel bir varlık olarak düşünmelidir. Aydın dediğin yeri gelince bir çekiç aynı zamanda bir çivi olmalı. Stalin, Sovyet aydın türünü bu modele göre yarattı; Son yüzyılın geleneksel Azerbaycan aydınlarının mimarı Stalinizmdir. “Nesli tükenmekte olan” “Sovyet entelijansiyası” türü, Stalin’in halk ve toplum nezdindeki temsilcisiydi. Onun gibi giyinmeli, onun gibi gülümsemeli, onun gibi öksürmeli, onun gibi…

Entelektüelin medeni olma diye bir yükümlülüğü yoktur. Aksine o kültürü özgürlükle değiştirir. Genellikle gerçek bir entelektüel uygar olmaktan kaçınır çünkü uygarlığın kendisini seçkinlerin ve kitlelerin hizmetkârı yapacağını bilir. Entelektüel kültürden özgür (belki de kurtulmuş) bir kişidir. Bir aydının bir entelektüele savaş ilan etmesi gibi, bir entelektüel de bir aydının temsil edildiği kültüre savaş ilan eder. Çünkü o, amaca yönelik güzelliğin yanı sıra, maksatlı çirkinliğin de bu kültür tarafından yaratıldığını biliyor: “Güzellik, suçları çözmede en ufak bir rol oynamıyor. Güzelliğin olsa olsa suç işlenmesinde bir rolü vardır. Güzellik – suç oluşturur!” Rafig Tagi, özgürlüğü kültüre karşı koyarken, gerçeği de güzelliğin karşısına koyuyor: “İnsanlık, gerçeği savunanları güzelliği savunanlara tercih ediyor. Güzelliğe atıfta bulunularak yapılan işler hiç de objektif sayılmaz. Dürüst olmak gerekirse, gerçek kim, güzellik kim.” Güzelliğe ihtiyaç duyularsa da, bu, gerçeğin güzelliği olmalıdır. Kültürel olan vaziyetin güzelliğidir, entelektüel olan hakikatin güzelliği. Vaziyetin güzelliği etik, hakikatin güzelliği estetiktir. Kültürel olan entelektüel, entelektüel olan kültürel görünmek istediğinde ya da böyle yapmaya zorlandığında kaybeder. Muhtemelen bizi okuyan herkes Dostoyevski’nin Büyük Engizisyonu’nu biliyordur. Orada, İsa peygamber entelektüelin (hakikatin), yargıç ise  aydının (vaziyetin) arketipidir. Sanki, “Toplum için hangisi daha yararlıdır?” sorduğunuzu duydum. Bu sorunun önündeki kalabalık, işte entelektüelin yalnız kaldığı yerdir.

Çünkü entelektüel bilginin kâr için değil, hakikat için sömürülmesini savunan bir kişidir ve yararlı olmak isteyen bir entelektüel değil bir bilim insanıdır. Bir entelektüelin medeni olma yükümlülüğü olmadığı gibi, yararlı olma yükümlülüğü de yoktur. Yararlı olan bir mümindir, ancak çoğu zaman gerçek Şeytan’ın dilinden gelir. Bu anlamda entelektüel, kârlılık ilkesini paraya çeviren şirketler için kendisini helak ederek bir beyefendinin kedisi gibi yaşayan bilim adamlarının da “Robin Hood”u olur. Entelektüelin amacı okumak, görmek, yaratmak değil, okuduklarının, gördüklerinin ve yaratılanların arasından en iyisini seçmektir. İyilerin içinden en iyisini seçmek. Çünkü o, iyinin, en iyinin düşmanı olduğunu bilir. Entelektüelin emeğinden çoğu kez kazanan bilginin kendisidir. Sokrates bir demokrasi eleştirmeniydi ve Sokrates’in infazından en çok demokrasi kavramının kendisi yararlandı.

Rafig Tagi da istiyordu ki, kendi cinayeti eleştirdiği toplumun, memleketin işine yarasın: “Bırak da, bu gürültülü, gümbürtülü cinayetin şöhreti abidik gubudik birilerine nasip olmasın. Katili tarihe yazacaksak, onu milletimden seçerim.”

Hakikati değil, vaziyeti değerlendirmeyi milli-ahlaki boyuta yükselten toplumumuz, bir bütün olarak hâlâ medeni olana, aydın  olana tapmaktadır. Bizler entelektüeli anlamıyoruz. O bir üvey. Kültürel çevremizde yabancı bir unsurdur. Kendi toplumunu aramalı. Ne çoktur gözü yolda kalan gurbet! Rafig Tagi, gurbetin gözlerini yola koydu. Katilinin bile vatanda yalnız kalmasını istemedi, çünkü bir adamın memleketinde yalnız kalmasının ne demek olduğunu kendisi de iyi biliyordu. “Onun canlanabilmesi için benim ölmem gerekiyor… Şu an katilimi hayalımda görsem de (görüyorum, geliyor) gerçekte onu asla görmeyeceğim. Suikast olmazsa, o nadir kişiyle asla karşılaşmayacağım. Onunla temasım, bir ateşli silahla, en azından soğuk bir silahla gerçekleşir. Cinayetten sonra birbirimiz için kaybolacak insanlarız: O bulunsa bile ben bulunmayacağım.”

Gerçekten de cinayet gecesinden sonra kimse katili aramıyordu, herkes Rafig Tagi’yi arıyordu; bilen de bilmeyen de. Hatta ifademi almak için beni polise davet eden soruşturmacı benden Rafig Tagi’nin kitaplarını istedi; Karakolda, buradaki herkesin Rafig Tagi ile ilgilendiğini, Rafig Tagi’yı aradığını hissettim ve hiç kimse katille ilgilenmiyordu. Ama artık çok geçti, Rafig Tagi bir daha asla bulunamayacaktı, bizi hayattayken uyarmıştı: “…Bir daha bulunmayacağım.”

Aqşin YENİSEY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir