Zamansız Açar Badem Çiçekleri

Zamansız açan badem çiçeği gördünüz mü hiç? Ben gördüm. Bir rüya kadar pembe ve hayat kadar gerçek. Juliet gibi saf ve Leyla gibi tertemiz. Yalnızca çiçekler değil aşklar da zamansız doğabilir. Romeo âşık olduğunda henüz 14 yaşındaydı; Mecnun ise daha küçük… Oysa her aşk gözlerimizden kalbimize aktığı an başlar. Ve her sevda kış ortasında baharı beklerken biter.

Ve bir sabah bütün gece Hıdırlık tepesine yağan karın lapaları arasından gördüğüm badem çiçekleri ile uyanırım. Hoş; badem çiçeklerinin ne kadar şaşkın olduğunu herkes bilir. Gün dönümünü önce onlar sezer çünkü. Havaya kanmaları ve erken açmaları sırf bundan… Ama muştu şaşmaz. Onu görenler kesin bilirler ki Bahar gelmiş; ruh bedene inmiştir artık.

Annemin öğretmenleri -hepsi de Cumhuriyet Öğretmenleri- şehrin çıplak tepelerine, çıplak elleriyle dikmişler fidanları. Ama Cumhuriyet solarken açmış ilkin çiçekleri fidanların. Bademler çiçek açtığında bembeyaz bir örtüyle kaplanırdı Hıdırlık. Bembeyaz bir çiçek denizi… Çıplak tepelerin yamaçları onlar açınca renklenir ve sessiz bir görsel şölen sunardı. Yarenler uçar gelirdi semtimize…

Çocukluk günlerim yamaçtaki badem ağaçlarının beyaz çiçekleri ve bahçemizdeki badem ağacının bereketiyle geçti. Şimdi anlıyorum ki, bereket kelimesinin dünya üstündeki karşılığı bu ağaçmış. O zamanlar Halil İbrahim sofrasına oturuyormuşuz meğer; topladığımız çağlalar konu komşu herkese yetiyormuş da fark etmiyormuşuz.

Bütün yalancı baharlarda, ilk güneşi görmesiyle çiçeklenmesi bir olurdu badem ağacının. Kuru yapraklar arasında çicekler patlamaya başlar başlamaz, ben de Sümer mahallesindeki evimizin penceresinden gözlemeye başlardım. İple çekerdik ağaçların meyveye duruşunu. Çağla toplayıp getirirdik o tepelerden mahallenin kızlarına. Ama esas mesele üst dallardaki, en üstteki bademleri koparmaktı. En taze ve en güzel bademler en tepedekilerdi çünkü. Bu çağlalar için ağaçlara tırmanmak zorunda kalırdık çoğu kez. Bekçinin hışmına uğramaktan da çekinirdik… Ürkek bir ceylan gibi dört gözle bizi beklerdi kızlar. Ellerinde tuzluk eksik olmazdı; biz çocuklar da utancımızdan tuz basardık yaramıza.

Çünkü kimi zaman bekçiye yakalanır ama söyle(ye)mezdik. Gözlerinde genç kızlığa uzanan ufukların aydınlığı vardı her birinde. Badem gözlerinin beyazlığında sanki kendimizi bulurduk. Eril yaratıldığımızı kavrardık. Tepeden tırnağa beyaza boyanmış sokağımızda neşe eksik olmazdı o baharlarda. Tıka basa ceplerimize doldurduğumuz çağlalar ortaya dökülünce ak libaslar giyinmiş kızların yüzlerine aydınlık, içlerine sevinç dolardı hep. Badem çiçekleri renk katardı yanaklarına. Kadife gibi yumuşak saçları bukle bukle dökülürdü gözlerinin önüne. Kelebekler konardı bazen dudaklarına. Çığırdıkları türküleri dinlemek için sabahı zor ederdim. Ezberimdedir hâlâ muhacir kızının dilinden düşürmediği o türkü…

Evreşe yolları dar
Bana bakma benim yarim var..

Ne yalan söyleyeyim. Evlenip giderken mahallede yolunu kesmediğim tek gelin arabası onundur. Sözlendiği oğlanın özlemine türküler çığırdığı vakitler.. İçime bir eziklik çökerdi. Bahar, badem çiçekleriyle birlikte geliyordu; ama ben, onu dinlerken bu yaz gelin olacak diye içimden ağlardım. Yalancı bir rüzgâr atardı beni kapısına her gün. Saçlarının arasına tutuşturduğu badem çiçekleri bana düşte gezdiğimi hatırlatmaktan öyle haz duyarlardı ki anlatamam. Lakin rüzgârın savurduğu sarı saçları gibi çark etmekten usanmazdım. Yeşil mavi gözleri Akarçay‘da boğardı beni her baķışında. Sessizce uyur, yüreğinden sürgün edilirdim başka diyarlara. Uzaklara kıvrılıp giden yollar binbir hatıra saklarmış. akşam ülkesinde havalar soğuk, ahh badem çiçeklerinin arasındaki gülümseyişi ılık ılık içime akan kız, sert geçen kışlar seni de öldürdü içimde… Yelken açtım sıcak denizlere. Belki senin yüzündendir yalnızca sarı saçlı kızları sevmem, gözlerinde fırtınalar esen. İşte o yüzden, başımı çevirip bir gün, yüzüne bakamadım tekrar…

“Yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla,
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu ,
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından,
gözlerim nemli değil,
gözlerim namlu…”
İsmet Özel

Şimdi bir kez daha anlıyorum ki, badem sadece dallarda açmaz, gönüllerde de açar; yüreklerde sevdaya dönüşür badem çiçekleri. Şairlerin şiirlerine, ressamların tablolarına ilham kaynağı olmaları da bu nedenle… Mesela Van Gogh, ünlü “Badem Ağacı” tablosunda ne güzel resmetmiş badem çiçeklerini… Efsanelere de konu olmuştur. Demophon’la Phyllis’in aşk hikâyesidir aslında bu. Truva Savaşı yeni bitmiştir. Savaştan dönenlerin gemisi Trakya kıyılarına uğrar. Kral Lycurgus kazananların onuruna sarayında bir yemek düzenlemiştir. Yemekte Truva’da büyük başarı elde eden kahraman Demophon da vardır ve kralın güzel kızı Phyllis’le (Filiz) tanıştırılır. İki genç o an yıldırım aşkına tutulur! Ardından gizli buluşmalar başlar. Ama günler haftalar su gibi akar, geçer. Ve sonunda ayrılık vakti gelir. Demophon ayrılırken limanda Filiz’e sarılıp söz verir; “Sevgilim, Atina’da işlerimi halledip, hemen döneceğim ve seni babandan isteyeceğim” der. Aradan aylar geçer ama Demophon bir türlü geri dönmez. Filiz her gün limana yaklaşan her gemiyi gözetler. Ancak bu bekleyiş boşunadır. En sonunda umutsuzluğa kapılır, hayata küser ve bir kış günü intihar eder. Tanrıça Athena olan biteni duymuş ve bu aşktan çok etkilenmiştir. Hemen kendini astığı yerde Filiz’i bir badem ağacına dönüştürüverir. Aradan yıllar geçer… Demophon yaşadığı birçok maceradan sonra nihayet, bir bahar günü Trakya’ya döner… Ama neye yarar ki, Filiz artık hayatta değildir. Hemen söylenen o ağaca koşar. Gözyaşları içinde kuru dallarına sarılır. İşte o anda ağacın dalları bembeyaz çiçeklerle doluverir. Ve yeryüzünde ilk kez badem çiçekleri açmıştır…

“Navrûz irişüp hurrem olup âlem açıldı
Yüzi gözi güldi çemenün bâdem açıldı”

“Bahar erişti, tabiat ve insanlar ferahlayıp neşelendi; kırların yüzü güldü ve badem ağacı çiçek açtı” şeklinde düz yazıya çevirebileceğimiz gazele şâirin “navrûz” kelimesiyle başlamış olması ilginç değil mi?

Nev’î bu deyimi tabiatın rengârenk bezenmesini ifade etmek için tercih ederken, “bâdem açıldı” ifadesiyle hem baharda ilk çiçek açan meyve ağaçlarından biri olan badem ağaçlarının çiçek açtığını, hem de “tabiatın kış uykusundan uyanıp gözlerini açtığını” ifade etmektedir. Burada bitkilerin çiçek açıp, tomurcuk verdiği noktalara da “göz” denildiğini hatırlamakta fayda vardır. Nev’î’nin bahar tasviri içeren bu harikulâde gazeline, böyle bir coşku ve neşe içinde başlamış olmasının sebepleri arasında, bahar mevsiminin, şâir bir ruhta uyandırdığı duyguların da yer aldığı şüphesizdir. Ancak bahar yalnızca duyguların çoştuğu değil özgürlük ateşinin de tutuştuğu bir mevsimdir. Kendini arayana sevgi sırlarını da, yiğitlik nurlarını da verir.

“Sendedir mahzen-i esrâr-t mahabbet sende
Sendedir ma’den-i envâr-ı fütuvvet sende”

Çocuklukta yaşadığım son âdet ‘Gavur Küfürü’ diyebilirim. Hıdırellez öncesi Badem çiçeklerinin açmasıyla birlikte kutlandığını iyi hatırlıyorum. Avrupa’dan olaya bakınca; Paskalya bayramını gölgeleme amaçlı düzenlenen bir şenlik olduğunu anlıyorum. ‘Gavur Küfürü’ yapacağımız gün öncesi, çarşı esnafının belalısı olurduk. Boşaltılmış tahta kasalarını gizlice çalar kaçardık. Ya da komşuların kapıları çalınır ve yakacak istenirdi. Ki ağabeyler o işi önceden ayarlamış olurlardı.

Odunları sabahın en erken saatinde mahallenin orta yerine yığar ve bir büyük ağabeyin ateşlemesiyle, henüz aydınlanmamış gökyüzüne alevleri salardık. Sonra sıraya dizilip Ergenekon’dan çıkarcasına alevlerin üzerinden atlar; ateşin etrafında döner, ‘Gavur Küfürü’ diye başlayan, tekerlememizi hep birlikte söylerdik.

“Gâvur gâvur fettan gâvur,
Çık yukarı yumurta doğur,
İn aşağı harman savur”

Bu sırada evlerden, pençerelerden annelerin başları uzanır, ateşte kaynatacağımız yumurtaları ve onları saracağımız soğan kabuklarını ya da suya atacağımız papatyaları kınalı elleriyle bizlere uzatırlardı. Teneke kaplarda renkli, boyalı yumurtalar kaynatılır, elimize aldığımız kaynayan yumurtalar neşe içinde tokuşturulurdu. ‘Gavur Küfürü’ belleğimizde şimdi tatlı bir hatıra olarak kaldı; bizden sonraki kuşaklar bu geleneği yaşatamadı…

İnsanda gerçekten tatlı bir sarhoşluk, bir aşkınlık yaratır bu çiçekler. Tıpkı Japonların kiraz çiçekleri gibi. Bunlar da bizim Sakuramız ama ne yazık ki kimsenin haberi yok! Kutsal kitaplarda anılması bile kimsenin umurunda değil. Yine Aziz Valentinus‘un mezarı başına Azize Julia‘nın diktiği ağaç pembe çiçekler açan bir badem ağacıdır. Çağımızda sevginin simgesi kabul edilmesi bu yüzdendir.  Batı’da 14 Şubat Sevgililer Günü onun için kutlanır zaten. Doğu’da ise sevgililer Hıdrellez günü ince uzun dallı badem ağaçlarının serin gölgesinde huzur bulurlar. Rüzgâr ıslık çaldıkça badem çiçekleri bir sevda türküsü tutturur onlar için… Fakat düşmanlar kıskanır bu vuslatı; kısraklar çatlar, yer yarılır, gök çöker ve gün gelir Tanrı insanı unutur! Çünkü Tanrı, kişi oğlunu yalnızca onu çağırdığı mekân ve zamanda hatırlamaktadır!

Kalb ile bağını koparan akıl, her yer ve devirde zalim, kan dökücü, bozguncu, tamahkâr, hırslarına yenik ve nankör nefsinin peşinde olur. Onu kimse durduramaz. Dünyanın ne yaman çelişkisi bu; kötü insanlar kurtarıyor sürekli bizi kötülükten. Antoine de Saint-Exupery “Küçük Prens” öyküsünde şöyle der: “Sadece kalbinle iyi görüyorsun. Esas gözler için görünmez” Akıl yetisinin zayıflığından dolayı ruhun iyilikten alacağı nasipten kötülerin haberleri olmaz. Bu sırra vakıf badem ağaçları tarifsiz acılarla yüklüdür.

Hakikat aynasını gün gelir insanlığın yüzüne tutarlar. Kaderin çizdiği yolda nelerden ödün verilmez ve kimlerle yola çıkılmaz ona işaret ederler. Cengiz Dağcı‘nın kendi çocukluğuna dönerek, Kırım halkının sürgün yıllarını anlatmaya çalıştığı “Badem Dalına Asılı Bebekler”de de aynı badem ağacı simgesel bir değer kazanır. Bir halkın hafızası yerine geçer. Aslında Badem Ağacı, kültürel ve toplumsal yok edilişe, soykırıma varan korkunç olaylara sembolik dilde verilmiş bir cevaptır. Tomak amcanın kendini astığı badem ağacı, cenaze kaldırıldığı günden üç gün sonra kesilir. Ama ilkbaharda toprakta kalan köklerinden yeni badem filizleri yeniden fışkırır. Ölüm ile yaşam arasında kurulan bu bağ öyküde şöyle açıklanır:

“Badem ağacı yok. Ama badem ağacı orada olmalı. Ve olacak. Kimse gelip kesmeyecek badem ağacını. Duracak orada – yaz, kış, bahar, güz. Yeşerip çiçek açacak baharda. Yaz aylarında güneş ışığında ısınacak; ölümü ve yaşamı temsil eden bir heykel gibi duracak orada. Ve duruyor orada, yeşil mi yeşil; gölgesinde bozkaya; bozkaya üstünde kertenkele; ve badem ağacının dalında bir ip; ipin ucunda bir bebek…”

“Badem ağacı
Sende dünya çiçek açtı
Bende sessizlik.”
Şükrü Erbaş

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir