Sarı: “Bir Dilin Kaybolması, İnsanlığın Düşünme Yetisinin Günden Güne Eksilmesi Demektir.”

Hocam kitabınızın önsözünde ‘Babaannemden Yörük Sözleri’nin mersiye mi yoksa methiye mi olduğu sorusunun yanıtını okura bıraktığınızı söylüyorsunuz. Müsaadenizle ben size sormak istiyorum: Kitabınız bir mersiye mi yoksa bir methiye mi?

Kitabın birçok yerinde özellikle kalıp sözlere ilişkin bölümlerde methiye ön plana çıkıyor olsa da esasında bir mersiye yani ağıt sayılır, yazdıklarım… Kaybolup giden sözcükler ve sözcüklerin taşıdığı kültürel değerler için yakılmış bir ağıt.

Tarihçilerin muhteşem bir maziyi vurgulaması, bir anlamda mevcut durumdan memnun olmadıklarını gösterir. Esasen ikide bir muhteşem mazi hatırlatması, içinde bulunduğumuz hal’den şikayetçi olduğumuza işaret eder.

Bu kitaptaki temel düşünce de böyle. Ben de dilimizin ve kültürümüzün bugün gelmiş noktadan memnun değilim. Bu yüzden de atalarımdan sesle devraldığım sözcükleri kültürel bağlamlarına sadık kalarak yazıya geçirmeye çalıştım. Bu sözleri ve bu sözlerin taşıdığı kültürel değerleri başka insanlar da bilsin ve anlasın, istedim. Çukurova’da, küçücük bir köyde yokluklar içinde yaşam mücadelesi veren bir avuç Yörüğün ürettiği değerlerin ne kadar evrensel olduğunu başka insanlar da bilsin ve sevsin, istedim.

Asıl amacım konuya ilişkin kayıt oluşturmaktı. Hatasıyla sevabıyla yaptım, bunu. Beklentim mi? Kaydettiğim bu sözlerin yeniden kullanıma girmesi… Onu da zaman gösterecek. ‘Denize atılan bir şişe, her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.’ diyor Cemil Meriç. Hepsi olmasa da kaydettiğim bir kısım sözlerin yeniden kullanıma gireceği konusunda umutluyum…

Neden böyle bir kitap hazırlama ihtiyacı duydunuz?

Bu kitabın ortaya çıkmasında iki temel sebep var: Vefa ve korku… Başta nenem olmak üzere çocukluğumda bana dupduru ve tertemiz bir Türkçe öğreten insanlara karşı hissettiğim VEFA BORCU ve atalarımdan tevarüs ettiğim bu sözleri kaybetme KORKUSU…

Kitabın adında gördüğünüz gibi ben sadece nenem dedim ama aslında bana bu sözcükleri öğreten çoğunluğu kadınlardan oluşan geniş bir kitle var. İlki, bu insanlara ve onların sözlerine karşı vefa borcu… İkincisi yüzlerce yıldır atalarımın hafızasında yaşayıp döne devrile bana kadar ulaşmış olan sözleri kaybetme korkusu…

Sözcükler kültürün hem yaratıcısı hem de taşıyıcısıdır. Esasen yapmak istediğim şey, sözcüklerden yola çıkarak Tarsus özelinde Yörük kültürünü anlatmaktı. Kaybolan sadece sözcükler gibi görünse de yüzlerce yılın birikimi olan Yörük kültürüydü aslında kaybettiğimiz… Mesela artık bütün dünyanın ittifakla Türkçe dediği yoğurt sözü ve bu sözle oluşturulmuş deyim, kalıp söz ya da atasözünün hikayesini anlatırken asıl derdim, bu sözcüklerle birlikte kaybolan kültürel değerlerdi.

Kendi evinde yoğurt yapan kaç kişi kalmıştır acaba bugün? Hazır yoğurt satan şirketler, her yıl kârlarını arttırıyor. Üstelik devlet bu firmalar daha çok kazansın ya da halk daha ucuza yoğurt yiyebilsin diye süt tozu gibi katkı maddesi oranını yüzde otuza çıkardı, birkaç yıl önce. Tüketici dernekleri bir iki protesto etti ama sessiz sedasız yasalaştı, bu oran. Zarar içinde zarar yani… Hem kültürümüzde yoğurda ilişkin bilgileri kaybediyoruz hem de sağlığımızı. Geleneği kaybeden insanın bu yanlışlara karşı duyarlı bir tavır ve tepki geliştirmesi zordur.

Neden yıllar önce söylenmiş sözlerin tarihsel izini sürüyorsunuz?

Başka bir soruyla açıklamaya çalışayım, bu soruyu… 1909 yılında, tarihî Harezm bölgesindeki (Saraycık) arkeolojik kazılarda bir testi bulundu. Saraycık testisi diye adlandırılan bu testinin üzerinde Karahanlı Türkçesiyle yazılmış iki beyit tespit edildi. Şimdi dil, kültür ve medeniyet tarihimiz açısından testinin kendisi mi daha değerlidir yoksa üzerinde yazılı olan şiir mi? Benzer biçimde, Kazakistan’da 1969’da başlayan arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan Altın Elbiseli Adam’ın zırhı mı yoksa aynı kazıda tespit edilen gümüş bir kap üzerindeki iki satırlık Runik harfli Türkçe yazı mı daha değerlidir? Altından yapılmış yüzlerce pulun yine altın iple işenmesiyle yapılan zırhın milattan önce 4-5. yüzyıllara ait olduğu söylenmektedir. Bu bilgi Türk diline ait yazılı metinlerin tarihinin de bugün bilinenden daha eskilere gittiğini gösterir.

Kuşkusuz dil, kültür ve medeniyet tarihimiz açısından birini diğerine tercih edemeyiz. Saraycık testisi ne kadar değerli ise üzerindeki yazı da o kadar değerlidir.

Uygarlığın bugünkü seviyeye nasıl ulaştığını tespit etmek ya da geçmiş medeniyetlerin izini sürmek için dünyanın her yerinde arkeolojik kazılar yapılmakta; ulusal ya da uluslararası kuruluşlar bu arkeolojik kazıların devamı için çok büyük bütçeler ayırmaktadır. Mesela, genel ağ üzerinden yayın yapan Arkeolojik Haber sitesinde verilen bilgilere göre 2023 yılında ülkemizde, 750 arkeolojik çalışma için 200 milyon liralık bütçe ayrılmış. Tabi, konunun bir de insan emeğine bakan yönü var. Yüzlerce uzman, toprak altında kalmış antik bir eseri, zarar vermeden gün ışığına çıkarmak için iğneyle kuyu kazar gibi çalışmaktadır.

Bütün bunları takdir makamında söylediğimi, insanlığın tarihsel serüveni ve bu serüvene ulus olarak neler kattığımızı tespit ekmek için harcanan emeğin de paranın da boşa gitmeyeceğini, mümkünse daha fazlasını yapmamız gerektiğini vurgulamak isterim.

Sözcüklerin etimolojisi, tarihsel ve kültürel uzantıları üzerinde çalışmak da arkeolojik kazı yapmaya benzer; dikkat ve incelik isteyen bir iştir. Bugün için unutulmuş olsa da arkaik sözlerimiz hele hele kalıplaşmış sözlerimiz de antik çağlardan kalan bir eşya kadar değerli ve korunmaya muhtaçtır. Bu yüzden arkeolojik kazılar için gösterilen duyarlılığın dil çalışmaları için de geçerli olması gerekir. Hem dil çalışmaları arkeolojik kazılar kadar masraflı da değildir.

Daha özele gelecek olursak kitabımda Yörüklerin dil, kültür ve medeniyet tarihimize katkılarını anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken de sözlerin tarihsel uzantılarına da değinmek gerekiyordu. Bazı sözlerin hatta metaforların bin yıl öncesine, Eski Türkçeye kadar gittiğini görünce okuma yazma bilemeyen atalarımın hafızasına hayranlık duydum. Kültürel devamlılığı sağlayan muhteşem bir değer bu.

Dil ile uğraşan birçok bilim insanı yeryüzündeki çoğu dilin yok olduğu ya da yok olma tehlikesi içinde olduğunu belirtiyor. Bir dilin yok olması ne demektir? Ne olur bir dil yok olunca?

Birleşmiş Milletlerin verilerine göre bugün dünyada konuşulan dillerin sayısı 6-7 bin arasında. Bağımsız bir dili belirleyen dilbilimsel ölçütlerin tam oturmamış olması, rakamın kesin olarak tespitini zorlaştırmakta. Bu dillerin yarısının konuşan sayısı on binin altında, yine yaklaşık iki bin dil de bin kişiden daha az insan tarafından konuşuluyormuş. Dilbilimcilerin dediğine göre bu diller yok olma tehlikesiyle yüz yüze… Mesela, Almanya’da yaklaşık yedi bin kişinin konuştuğu Aşağı Sorbca dili tehlike altındaymış. Yine Amerika’da sadece 250 kişinin konuştuğu Cayuga ile sadece 11 kişinin konuştuğu yerli dili Dalabon ölmek üzere olan diller arasındaymış.

Türk dilleri için de durum hiç iç açıcı değil. Tehlikedeki Türk dillerinin durumuna ilişkin hazırlanan Son Sesler adlı projenin verilerinde Ahıska Türkçesi, Başkurtça, Çuvaşça, Hakasça, Kırım Tatarcası, Nogayca, Tuvaca ve Yakutça risk altında; Afşar Dili, Çalkanca, Dolganca, Gagauzca, Halaçça, Kumandı Türkçesi, Pamir Kırgızcası, Sibirya Tatarcası, Şorca, Telengitçe, Teleütçe, Tofaca ve Tuba Dili kritik eşikte; Çulım Türkçesi, Dayı Dili, Duha Dili, Horasan Türkçesi, Fu-yu Kırgızcası, Kırımçakça, Karayca, Lopnor Türkçesi, Salarca, Sarı Uygurca, Sungur Türkçesi, Truhmence, Urumca ölüm derecesinde; Kumanca ve Soyotça ise ölü diller kategorisinde değerlendirilmiştir.

Sarı: “Bir Dilin Kaybolması, İnsanlığın Düşünme Yetisinin Günden Güne Eksilmesi Demektir.”. Bu cümleyi Yaşar Kemal’den mealen aktardım. Ölen her dil beynimizin küçülmesi, düşünme ve anlatım yollarımızdan birinin tıkanması demek… Mesela biz ‘dağın eteği’ diyoruz ama İngilizler ‘dağın ayağı’ diyor. Bunlardan birinin kaybolması demek, insanlığa ait o büyük beynin ya da dilin eksilmesi anlamına gelir. Bu yüzden bence yağmur ormanlarının talan edilesi, ozon tabakasının delinmesi ya da küresel ısınma kadar belki de onlardan daha fazla tehlikelidir, insanlık için dillerin ölmesi… Diller ölüyor; insanlık, günden güne konuşma yetisini kaybediyor.

Hocam kitaptan anladığımız kadarıyla Yörüklere mensup bir ailedensiniz. Özellikle Toros Yörükleri hakkında neler söylersiniz? Ve tabi ki onların dili hakkında… 

Evet, Yörük bir aileden geliyorum. 1968 yılında Tarsus’a bağlı Özel Bahşiş köyünde doğdum. Tarsusluların asla unutmadığı meşhur sel baskını sonunda mağdur köylüler için kurulan Huzurkent kasabasında büyüdüm, Tarsus Lisesinde okudum.

Köyümüzün neredeyse tamamı, Bahşiş Yörüklerinden oluşmakta… Nenemin söylediğine göre Bahşiş oymağı Karakoyunlu Yörüklerindendir. Oldukça geç bir tarihte, 19. yüzyılın ikinci yarısında iskân edilmiş bizimkiler. Her oba, kendi adıyla kurulmuş olan köye yerleşmiş. Mesela Köselerli Yörükleri bize yürüme mesafesindeki Köselerli adıyla kurulan köye; Aydınlı Yörükleri de Aydın adıyla bilinen köye yerleştirilmiş. Resmi kayıtlarda coğrafi bir terime işaret eden Kulak diye görünse de eskiler hala Aydın der, bu köye… Devlet iskanı cazip hale getirmek için her aileye 25-30 dönüm toprak bağışlamış ve bizimkilerden pamuk yetiştirmesini talep etmiş…

Bizim iskân sürecimizin Avşarlardaki kadar acı hikâyesi yok. ‘Ferman padişahın, dağlar bizimdir.’ dememiş, Bahşiş Yörükleri. Ama çocukluğumdaki ihtiyarların nerdeyse tamamı yerleşik hayata geçmiş olmaktan şikayetçi idi. Hele nenem gibi geleneği devam ettirmeye çalışanlar, yerleşik hayata da Yörükleri yerleşik hayata zorlayan yöneticilere de lanet okur dururdu.

Yaşam biçimini değiştirmek kolay bir iş değil… Köyden kente göçen ve yaşam biçimi değişen insanların çektiği sıkıntıları anlatan filmleri hatırlayalım. Züğürt Ağa, Diyet ya da Gelin filmlerini mesela… Trajik ya da trajikomik filmler Ya da Sabahattin Ali’nin ‘Hasan Boğuldu’ hikâyesini… Aşkı uğruna alışık olmadığı Yörük hayatına sürüklenen ve bedelini canıyla ödeyen delikanlının acı hikâyesi… Filmi de çekildi bu hikâyenin…

Yörüklerin Çukurova’da hayvancılıktan çiftçiliğe geçiş sürecinin canlı tanığıyım ben. Nenem hayvancılıkta en çok direnen bu yüzden de en çok lanet okuyan kadındı, köyde. Yaylaya çıkamamak olacak iş değildi, Ona göre. Çukurova’nın sıcağında kendi eliyle yaptığı tereyağı ya da peynir bozulacak diye korkardı, sürekli… Deriye basılmış peyniri kuytu gölgelere taşır, tereyağını yoğurmak için de buz kalıpları getirtirdi Tarsus’tan. Sıcakta keçilerin kolay hastalanması ya da beslenme sorunu da cabası. Bunların hepsi oldukça zahmetli ve masraflı işlerdi.

Toros dağlarında kalan Yörükler bizim gibi ovada iskana mecbur edilen Yörüklere göre daha şanslı, çünkü onlar kendi yaşam şartları çok da değiştirmek zorunda kalmamış. Tabi ki bugün onlar da birçok sorunla karşı karşıyalar ama o başka bir konu…

Dilin inançla, inançları anlatmakla ilişkisi yadsınamaz. ‘Benim Elim Değil Fadıma Anamızın Eli’ başlıklı yazınız, kültürümüzde önemli yeri olan bir sembolden Fatma Anamızın elinden bahsediyor. Zamanımızda inanç sembolleri de metalaştı, ticari nesneler haline geldi. Bu hususu geçmişle bugün arasında bir kıyaslamaya tabi tutsanız neler söylersiniz?

Modern insanın dilinde inancına ait bilgiler gittikçe azalıyor. Bu sadece bize özgü de değil, dünyanın her yerinde böyle… Dinden arındırılmış bir dil, ağırlık kazanıyor günden güne. Benim çocukluğumda günlük sıradan işlerde bile dini sözlerin yansımaları çok net ve aleni idi. Her ezan duyduğunda şefaat talebinde bulunmak, yanından hızla geçip gittiğin bir mezarlıkta alelacele okunan dualar, bir işin başlangıcında ya da bitiminde dile getirilen temenni ya da şükür ifadeleri, selamlaşmalar vs…

‘Benim elim değil, Fadıma anamızın eli’ kalıp sözü de bazen bereket bazen şifa umuduyla çok sık kullanılırdı, eskiden. Yeni nesil yadırgasa da bu tür duaları günlük hayatta kullanmayı çok seviyorum ben. Hz. Fatıma, Alevi kültüründe olduğu kadar Sünnilerde de (özellikle Yörükler arasında) önemlidir.

Dinî değerlerin ya da sembollerin ticari meta haline gelmesi, birilerinin dinî duygular üzerinden para kazanmaya çalışması kuşkusuz eleştirilecek bir durum. Isıya dayanıklı yanmaz kefen(!) ya da hesap gününde sorulacak sorular (lise yıllarımda bir gazete böyle bir kitap vermişti.) gibi akıllara zarar işler karşısında herkesin uyanık olması, saçma sapan yalanlara kanmaması lazım.

Hz. Fatıma elinin takı ya da kıyafetlerde baskı olarak kullanılması yukarıda verdiğim örneklerle kıyaslanamaz tabi… Dini ve kültürel bir değer, görsellik kazanmış oluyor, sadece. Kimseyi aldatma ya da boş bir vaatle kandırma söz konusu değil, bu durumda.

Tabi ki şarlatanlara meydan vermeyelim ve kimse dini duygularımızı istismar etmesin ama dini boyutları da olan kültürel değerlerin görünür olması normal hatta istediğim bir şey benim. Bu konuda Selefilerle aynı fikirde değilim ben. Dinden kültürel değerleri ya da kültürel değerlerden dini dışlamak doğru gelmiyor bana.

Hocam çocukluğunuzda nenenizden duyduğunuzda ilginizi çeken ve hala unutmadığınız söz ve deyimlerden örnekler verir misiniz?

Açık söylemek gerekirse bu kitabı yazarken nenemin bu kadar öne çıkacağını ben de bilmiyordum.  Kaybolan sözleri ve bu sözlerin taşıdığı Yörük kültürünü yazarken baktım ki işin ucu hep neneme çıkıyor. Hayatı mücadelelerle geçmiş ve bundan da bir defa bile şikâyet etmemiş olan bu bilge kadın, kendini yazdırdı desem yalan olmaz. Nenemden duyduklarım nasıl aklımda kaldı, buna ben de zaman zaman hayret ediyorum. Güçlü bir hafızadan ziyade yeri geldiğinde nenemden duyduğum sözleri sık kullanmakla ilgili galiba… Ses tonu ve vurgulamaları bile hâlâ taptaze ve capcanlı hafızamda…

İşte birkaç örnek:  ‘Havaslık ne yorgan gor ne yastık’ (heves etmek evde ne yorgan bırakır ne yatık) Olmadık şeylere heves eden, gençler için kullanırdı. Boş gezen, düşünmeden iş yapan insanlar için de Akılsız iti yol gocadır.’  

Birisi yüzüne karşı hatalarını söylerse hele de bunda ısrarcı olursa ‘Beninki gün garası seninki gön garası; gün garsı çıkar, gön garası çıkmaz.’ Bendeki ufak tefek hatalar düzeltilebilir; güneş yanığı gibi çabuk geçer ama senin kusurların derideki karalık gibi asla çıkmaz, çözümü yoktur.

Kadınsız bir erkeğin yalnız başına hayatını devam ettiremeyeceğini, her erkeğin mutlaka kadın aklına muhtaç olduğunu belirtmek için de ‘Avrat yok akıl yok.’ derdi. Kocası evden gider gitmez işi gücü bırakan kadınlar için de ‘Herif evde yok keyfin beyde yok.’ sözünü kullanırdı.

Fakir fukara insanlarda bir şey beklemenin doğru olmadığını ‘Ben umarım bacımdan, bacım ölüyor acından’ sözü ile anlatırdı.

Kendi kusurunu başkasına isnat etmeye çalışana da ‘Eşşeğimin adı (ya da alnı) sakar kendi adını bana takar.’ İşi sürekli ters gidenler için de öksüz hırsızlığa çıkmış ay akşamdan doğmuş.’ derdi. Küçük yaşta anne ve babasız kaldığımız için yaşadığımız olumsuzluklar karşında ağıt yakar gibi ‘Öksüz ölmez amma örselenir.’ kalıp sözünü kullanırdı.

Birinin kendini kandırmaya çalıştığı anladığında ‘Bak bakalım gözümün ağı mı çok garası mı çok?’ derdi. Gözün beyaz kısmının çokluğu saflık, siyah kısmının çok olması da zekâ ve akıllılık işareti sayılırdı.

Kitabın baskısından sonra kaleme aldığım bu yüzden de kitapta bulunmayan bir örnek daha vereyim.

Nenem, içinde fitne fesat olmadığını, kalbinin temiz olduğunu; muhatabını incitecek davranışlardan da sakındığını belirtmek için ‘İçimde iğim yok, dışımda çiğim yok’ kalıp sözünü kullanırdı. Bakın, neredeyse aynısını Yunus Emre’nin divanında buldum. Şöyle diyor

Yunus Emre:

Gönüllerde ig olmagıl, mahfillerde çig olmagıl

Çig nesnenün ne dadı var gel ‘ışk odına biş yüri (Kalbin temiz olsun, insanların gönlünü incitme; toplum içinde çiğ davranışlardan sakın… Çiğ olan şeylerin tadı yoktur; en iyi sen aşk ateşinde piş.)

Nenem menkıbe olarak Yunus Emre’nin hikayesini bilirdi ancak ben Yunus’tan bir beyit okuduğuna hiç şahit olmadım. Bu yüzden Yunus Emre’nin şiirlerini bildiği sanmıyorum. Ama şurası kesin ki Yunus’un oluşturduğu kültür dünyasına ait bir insandı ve doğal olarak her ikisinin söyledikleri birbiriyle örtüşüyordu. Yunus’un şiiri, nenemin dilinde deyim ya da atasözü oluyordu…

Kitabın ikinci cildi de baskıya hazır sayılır. İkinci ciltte yine Yörüklerin eskiden sık kullandığı sözlerin tarihsel uzantılarına odaklandım. Bu yüzden daha çok tarihi metin taradım. Birçok sözün tarihsel kökeninin, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip ya da Yunus Emre’ye kadar gittiğini tespit etmek çok sevindiriciydi, benim için. İlgilisi ve meraklısına bu müjdeyi de vermiş olalım.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bu kitapta hikâyesini anlattığım sözlerin tamamı, Tarsus’a ait. Bu yüzden de Tarsus’taki yerel yöneticilerin bu sözlere kulak vermesini çok isterim. Kitabın baskı aşamasında ulaşmaya çalıştım ama başarılı olamadım, maalesef. Ya onlar konuya ilgi duymadılar ya da ben doğru iletişim yollarını bulamadım. Konya’da yaşadığım için yüz yüze görüşme imkânım da yoktu. Kitabımdan yerel yöneticilerimize birer nüsha gönderdim. Umarım, bundan sonra ilgilenirler. İnanın, Tarsus müzesinde sergilediğimiz tarihi eserler kadar önemli ve en az onlar kadar korunmaya muhtaçtır, bu sözler.

Sesimi duyarlar mı bilmem ama Tarsus müzesinin bir köşesinde, bu sözlere ait hikâyelerin yazılı biçimde sergilenmesini çok isterim. Tabi benim bilmediğim onlarca başka sözün den bu sergiye dâhil edilmesi gerekir. Yazar Şermin Yaşar, geçen yıl Ankara’da çocukların ve gençlerin eğitimine yönelik bir sözcük müzesi açmıştı. Benzer bir çalışma Tarsus sözleri için de yapılmalı bence.

Teşekkür ederim sizlere bu güzel söyleşi için.

Biz teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ 

Mustafa SARI

    • 1968 Tarsus doğumlu.
    • İlk ve orta öğrenimini Tarsus’ta tamamladı.
    • 1990’da Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi.
    • 1993 yılında aynı üniversitenin sosyal bilimler enstitüsünde yüksek lisansını tamamladı.
    • Aynı yıl YÖK tarafından yapılan YLS sınavıyla Harran Üniversitesine araştırma görevlisi olarak atandı.
    • 1996’da Manchester Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Dilbilim bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı.
    • 2001 yılında, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde, Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalında doktora programının tamamladı.
    • 2002 Yardımcı Doçent, 2008 yılında doçent oldu. 2013 yılında profesör oldu. 
    • ‘Türkçenin Batı Dilleriyle İlişkisi’ ve ‘Erzurumlu Darir, Yüz Hadis Yüz Hikâye: Türk Dilinde Art Zamanlı Değişmeler’ adlı kitapları Türk Dil Kurumu; ‘Esbab ve Alamat-ı Semerakandi’ adlı kitabı ise Palet Yayınevi tarafından basıldı.
    • Eski Anadolu Türkçesi, Türkiye Türkçesi, anlam bilimi, tarihsel dil bilimi, dil ilişkileri ve toplumsal dil bilimi alanlarında çok sayıda makale ve bildiri yayımlamıştır.
    • Dergâh, Yedi İklim, Söğüt, Ihlamur ve dibace.net gibi dergilerde, dil ve kültür alanında halen yazılar yazmaktadır.
    • Amatör olarak yağlıboya resimle ilgilenmektedir.
    • Evli ve üç kız çocuğu babasıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir