Açılın Kapılar Şaha Gidelim

16. yüzyıl Anadolu’su o güne kadar görülmedik bir göçe maruz kalmıştı. Sivas’tan, Erzincan’dan, Erzurum’dan kalkan Ahmedlu, Avşar, Baharlu, Bayat, Bayramlu, Beğdili aşiretleri Şah’ın şiirlerini okuya okuya dede baba yurdu Anadolu’yu, sisli yüce dağları, uçsuz bucaksız yeşil ovaları bırakıp Tebriz’e, Erdebil’e doğru akın akın gidiyorlardı.

Bu kadar insanı yurdundan, yuvasından koparan bu akın, bu göç, bu aşk neyin nesiydi? Osmanlı tarihçisi Hoca Sadeddin bu göçü şöyle anlatır:

“Ol taifenin kalanı dahi terki diyar etmek istediler. Ölüsü dirisine yüklenip cümlesi çıkup gitmek istediler.”

Köyler, şehirler, obalar, yaylalar boşalmıştı… Oralarda görevli Osmanlı memurları İstanbul’daki Sultan Yavuz Sultan Selim’e mektup üzerine mektup gönderiyorlardı. Mektuplarda, “Halk buraları terkedip Erdebil’in toprağına yüz sürmeye gidiyorlar,” diye yazıyorlardı. Devlet de, Sultan da huzursuzdu. Ama yapacak birşey yoktu. Gidenlerin ruhları, gönülleri o topraklarda incitilmişti. Kimi zaman onlara “Türkmen”, kimi zaman “Kızılbaş” kimi zaman “Rafizi” denilmiş manevi dünyaları küstürmüşlerdi.

Dillerinde Şah’ın,

“Şah Hatayi der neylersin,
Her müşkili hal eylersin.
Ansın çiçek derersin
Yarın senden gül isterler.”

Deyişine kapılıp gönüllerinin bağlı olduğu Erdebil Şeyhi’nin emaneti olan Şah İsmail’e doğru gidiyorlardı. Şah da onları çağırıyordu:

Ela gözlü pirim geldi
Duyan gelsin işte meydan.
Dört kapıyı kırk makamı
Bilen gelsin işte meydan!” 

Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen ne o benzersiz göçün hikâyesi ne de o insanları çekip götüren “ela gözlü pir”, yani Şah İsmail hakkındaki söylentiler bitip tükenmedi.

Şah İsmail hakkında Azerbaycan’da yayınlanan “Şah İsmayıl Sefevi Tarihi- Diplomatik Senedler Toplusu”nu Türkiye Türkçesine aktarırken okuduğum mektuplarda hep o “Türkmen göçü’nün izlerini arıyordum. Kitabın içindeki mektuplarda hem Sultan Selim’in öfkesini hem de Şah İsmail’ın aşk ve samimiyet dolu satırlarını görmek mümkündür. Sultan Selim Şah’a yazdığı bir mektupta, “Kulağınızdan gaflet pamuğunu çıkarıp, kefen geyip hazır olun,” diye yazarken, Şah İsmail ise ona, “Allah devletinizi daim, ebedi saadetinizi ise tükenmez etsin… Sevgi ve muhabbet dolu selam ve dualarımı gönderir, görüşmek arzusunda olduğumu bildiriyorum[1] ‘diye yazıyordu.

çaldıran

Şah İsmail’ın aslında Yavuz Sultan Selim’in babası İkinci Beyazıt’la ilişkisi bir baba oğulla olan ilişki kadar yakın ve sıcaktır. Yukarıda bahsettiğimiz kitapta Şah İsmail ile İkinci Beyazıt arasındaki yazışmalardan kalan dört mektup vardır. O mektupların birinde Osmanlı Sultanı Şah İsmail’i “Acem memleketlerinin azametli hükûmdarı, Türk ve Deylem diyarlarının emiri olarak selamlıyor.”[2] Yavuz Sultan Selim de mektuplarında Şah İsmail’i “Efrasyap” olarak tanımlıyordu. Yani İran-Turan savaşlarında Turan ülkesinin padişahı olarak…

Machiavelli’ye göre tarih bir laboratuvardır. Ve tarihi sadece “geçmişi araştırmak” olarak görenler de büyük yanılgıya düşerler. Tarih bilmek için ilk başta felsefe, antorpoloji, filoloji, arkealoji, sosyoloji, coğrafya mutlaka bilmek gerekiyor.Tarihçi bunları bilmezse kaynak arayamaz, tasnif yapamaz, tahlil ve tenkit edemez, terkip de bulunamaz. Bunlar olmadı mı o tarihçi objektifliğini yitirir, sebep sonuç ilişkisinde yanılır ve çok yanlış yargılara varır.

Son dönemler tarihe ilgi arttıkça hem Osmanlı sultanı Yavuz Sultan Selim hem de Şah İsmail hakında yalan yanlış bilgiler ortalığa saçıldı. Onların zalimlikleri, yaptıkları yanlışlar, tarih içindeki fiilleri bugüne uyarlanarak tenkit edilmektedir. Bunların tümü objektif tarih anlayışından kesinlikle uzaktırlar. O dönemde her sultan, her kral elbetteki despottu. Despotluk bir kral için eksiklik değil tam aksine faziletti. Türk sultanlarının (Safeviler de dahil) despotlukları ve zalimlikleri bugünki şartlar ve inanışlarla değil o dönemdeki Avrupa krallarıyla kıyaslanmalıdır. Onların düşünceleri, inançları, fikirleri de aynı şekilde değerlendirilmelidir. Şah İsmail de  elbetteki aynen Yavuz Sultan Selim gibi çok insan öldürmüş, Osmanlı’nın zıddına kendi mezhebine yeni inanç tarzı getirmiştir. Ama bütün bunları o dönemin ruhuna, düşünce sistemine, inanç anlayışına ve hayata bakışlarına göre değerlendirmek mecburiyetindeyiz. O zamanlar ne şimdiki gibi hümanist duygular, ne milli kimlik ne de bizim anladığımız manada vatan mefhumu vardı.Vatana hem Osmanlı hem de Safeviler kendi mülkleri olarak bakıyorlardı ve ülkeler şan, şeref ve iktisadi kazanç için fethediliyordu.

O dönemdeki hükûmdarları tasvir ve tenkit etmede o dönemin ölçülerine ve değer yargılarına göre hareket etmek en doğrusudur. Osmanlı tezkirecilerinin yaptıkları gibi o şahsiyetleri göklere çıkarıp hatasız bir kişilik olarak sunmak da yanlıştır.

Kim ne derse desin Şah İsmail tarihlere yenilmiş bir hükûmdar olarak geçse de o sadece 16. yüzyıla değil günümüze kadar zamanın alnına mührünü vuranlardandır. Onun sazı, onun sözü, onun aşkı, onun idealleri bırakın İran’ı, Azerbaycan’ı, Anadolu’yu da hala ayağa kaldırmakta ve binerce insan semah törenlerinde onun sözleriyle kendilerinden geçerek Allah’ı aramaktadırlar. Milyonlarca Anadolu Alevisi hala ‘Medet ya pirim!’ demekte ve sazlarında,

Şah Hatayiyim muhabbete bakarım
Ben doluyum ben dolana bakarım
Güzel pirim bir dert vermiş çekerim
Bir derdim var bin dermana değişmem…”

Diyerek binlerce yıllık dertlerini bayrama çevirmişlerdir. Bu Şah İsmail’in zaferi değil de nedir? İşte bu gönül zaferi nedeniyle  yüzyıllar öncesinde Anadolu’dan kalkan halk, dillerinde yanık türkülerle Erdebil’e, Şah’a doğru gidiyorlardı. Gidemeyen, kolları bağlanan Pir Sultan Abdal gibi ozanlar da darağacına çıkarılırken yine Şah’a olan aşklarını böyle dile getiriyorlardı:

“Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer aldım ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim.”

[1] Şah İsmayıl Sefevi. Tarixi-diploöatik senedler toplusu, s.83-84, Bakı 2014
[2] Aynı yer,s.45

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir