Her insanın çocukluğunu yaşadığı bir masal ülkesi vardır. Benim masal ülkem de Adana’dır. Adana, öykülerimin beslendiği, dil bilincimin yeşerdiği şehirdir.
Çocukluğum 60’lı yıllarda işçi mahallesi Denizli’de geçti. Evimiz tren yolunun kıyısında, büyük bir avlunun içinde derme çatma bir mutfakla iki göz odadan oluşan bir evdi. Bir avluda beş aile oturuyordu. Trenler geçtiğinde evler gürültüyle sarsılırdı. Tren yoluna paralel bir de küçük bir sulama kanalı vardı. Mahallemiz, çırçır, dokuma, yağ ve tütün fabrikalarıyla çevriliydi. Biz avlu çocukları, babalarımızın gece vardiyasından dönmesini beklerken birbirimize siyah-beyaz film hikâyeleri anlatırdık. Radyolar ve yazlık sinemalar bizim için büyülü birer hayal/zaman makineleriydi. Sinema günlerinde avluda âdeta bir bayram havası eserdi.
Ortaokula başlamıştım. Babam, “Kolunda bir altın bileziğin bulunsun,” diyerek, etim kendisinin, kemiğim ustamın olmak üzere okul çıkışlarında beni bir berberin yanına çırak vermişti.
Ortaokul ikinci sınıftaydım, Kanalköprü semtine taşındık. O yaşlarda ilk kalp ağrısını tattım. Gülçin adlı bir kıza âşık oldum. Gülçin için şiirler, mektuplar yazıyordum.
Türkçe öğretmenimiz Cemil Çağlar bir röportaj ödevi vermişti. Arkadaşlarımın çoğunluğu şehrin tanınmış kişileriyle röportaj yapmayı tercih ederken, ben, Yaşar Kemal‘in röportajlarını okuyup etkilenmiş bir öğrenci olarak farklı bir şey arıyordum. Okul çıkışı eve giderken tren yolunun kıyısındaki boş bir tarlada çadırlar gördüm. Roman göçebeler orada konaklamışlardı. Çadırların önünde iri kangal köpekleri vardı. Korkumu bastırıp yanlarına sokulmayı başardım, meramımı anlattım, sorularımı sordum, izlenimlerimi Yaşar Kemal’i örnek alarak yazdım. Sınıf arkadaşlarımın çoğunluğu ödevlerini şehrin ünlü simalarıyla soru-yanıt biçiminde yapmışlardı, ben farklı bir şey yapmıştım. Öğretmenimin övgü dolu sözleri, röportajımı sınıfa okurken arkadaşlarımın imrenen bakışları gururumu okşamıştı.
Ortaokul son sınıftaydım, yeni gelen Türkçe öğretmenimiz Sabit Kemal Bayıldıran bir ödev için bizi sinemaya götürmüştü. Yılmaz Güney‘in “Ağıt” filmini izleyip hakkında yazı yazacaktık. O ödevimden de iyi bir not alıp öğretmenimin gözünde geleceğin yazar adaylarından biri olmuştum.
Halamın kocasının lâkabı ‘Binbirçeşit’ti. Binbirçeşit, semt pazarlarında ikinci el kitaplar, çizgi romanlar, oyuncaklar, Amerikan mecmuaları satıyordu. Babam berber olmamı isterdi. Beni yanına çırak olarak verdiği berberden kaçıp Binbirçeşit’in çırağı olmayı başardım. Tek amacım kitapların içinde olmaktı. Semt pazarlarında çocuklara saati 25 kuruşa çizgi roman okutarak ustama ek bir gelir sağlıyordum. Binbirçeşit’in kitapları evlerinin çatı katındaydı. Yemeğimi yer yemez oraya çıkıp kendimi dış dünyaya kapatır, kitaplarla baş başa kalırdım.
Biz yoksul semtlerin çocukları, şehrin varsıllarının ve İncirlik üssünde görevli askerlerin oturduğu Reşatbey mahallesine ‘Amerikan Mahallesi’ adını vermiştik. O mahalleye gidip onların oynamaktan sıkılıp attıkları oyuncakları, giysileri, ayakkabıları toplardık. Binbirçeşit’in en iyi müşterileri Amerikan çocuklardı.
Fransa’da yaşayan Adanalı varlıklı hayırsever bir kadın, Gazipaşa Bulvarının kıyısında bulunan arsasını, üzerine bina yapılana kadar kullanması için Binbirçeşit’e vermişti. Binbirçeşit arsaya ahşaptan barakalar kondurup çoluk çocuk oraya yerleşti. Geceleri lüküs lambasıyla aydınlanan barakada halamın çocuklarıyla birbirimize hikâyeler anlatırdık. Yağmur yağdığında evin çatısı akar, halam evde ne kadar tencere, leğen, kova varsa akan yerlerin altına koyar, damlaların sesi bize ninni gibi gelirdi. Gazipaşa Bulvarının iki yanında uzanan portakal bahçelerinin yerini çok katlı apartmanlar almaya başlayınca, Binbirçeşit, barakanın önüne bir sucuk ekmek tezgahı kurdu. Çevredeki inşaat işçileri öğle paydosunda bize sucuk ekmek yemeye geliyorlardı. Ben mangalı yakıyor, ekmekleri kesiyor, içecekleri soğutmak için üçtekerli bisikletle buzhaneye gidip buz alıyor, işim bitince içeriye kapanıp kitaplarla baş başa kalıyordum. Orada çizgi romanlar dışında, Varlık cep kitaplarıyla: İstrati‘yle, Steinbeck‘le, Gorki‘yle, Çehov‘la, Jack London‘la, Mark Twain‘le tanıştım.
Adana’nın ‘Sular’ meydanı akşamları çok hareketli oluyordu. Meydanda sekiz yazlık sinema bir aradaydı. Akşam oldu mu şehrin her mahallesinden Sular’a doğru bir insan seli akardı. Sinemalara ortak uzaklıkta, loş bir yerde sıralanmış kebapçı, köfteci, bici bici, çizgi roman tezgahları, şırdancılar, salgamcılar, haşlamacılar (meyankökü şerbeti) dondurmacılar, sinema seyircisinden nasibini alır, meydanı yanık yağ ve et kokusu sarar, havada incelmiş dumanlar yüzerdi. Sinema tutkunları filmlerin başlamasını beklerken, bahçe hoparlörlerinden yükselen Şükran Ay, Mine Koşan, Zeki Müren şarkılarını dinleyerek kartele denilen afişlerin önünde oyalanır, haftaya izlenecek filmler seçilir, gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşurdu. Biz Binbirçeşit’le meydanın bir köşesinde yerimizi alıp sucuk ekmek satışı yaptıktan sonra filmlerin başlama vakti gelir, seyirci sinemalara girer, sessizliğe bürünen meydanı sinemalardan yükselen film repliklerinin sesi doldururdu. Benim de sabırsızlıkla beklediğim anlar işte o anlardı! Binbirçeşit, “Bravo ufaklık, iyi iş çıkardık, şimdi git istediğin filmi izle,” derdi. Kapı görevlilerine sucuk ekmeği bedava verdiğimiz için onlar da bizden bilet istemezlerdi. Sinemaya film başlayınca girer, film bitmeden çıkmak zorunda kalırdım; çünkü sinemadan çıkacak seyirciyi doyurmak için hazırlık yapmalıydık; bu yüzdendir ki o sinemalarda hiçbir filmin başıyla sonunu izleyemezdim.
O akşamlardan birinde yine buzhaneye buz almak için gitmiştim. Dönüşte bir apartmanın girişindeki kalabalığı gördüm. Yılmaz Güney “Umut” filminin bir sahnesini orada çekiyormuş. Hep beyaz duvarlarda izlediğim Yılmaz Güney’i karşımda kanlı canlı görünce heyecanlamıştım. Setteki çekimi izlerken dalıp gitmişim, buz kalıpları kasada erimiş. Binbirçeşit’ten o akşam iyi bir azar işitmiştim ama yine de sinemaya giriş iznimi iptal etmemişti.
Ülke gergin günler yaşıyor, köşe başlarında pusular kuruluyor, genç insanlar birbirini öldürüyordu. Devrimci öğrenci derneklerinin birindeydim; duvarlara afiş yapıştırıyor, fabrikalarda bildiri dağıtıyorduk. Lisede edebiyat öğretmenimizin hazırladığı duvar gazetesine yazdığım bir öykü yüzünden okuldan bir yıl uzaklaştırıldım. Evden kaçan iki kafadarın İstanbul serüvenlerini anlatan bir tiyatro oyunu yazmıştım. Biz de oyundaki çocuklar gibi liseden kafa dengi üç arkadaş anlaşıp İstanbul’a gitmeye karar verdik. Yazdığım oyunu İstanbul’da bir tiyatroya verip meşhur olacağım diye ikna ettiğim babamın o gün maaşını alır almaz istasyona yakın fabrikadan koşa koşa yetişip trene binerken cebime koyduğu 250 liranın kokusu hâlâ burnumdadır.
Hayallerimiz İstanbul’un acımasız gerçekliğiyle çatışınca parasız kalmış, dönüş biletini almak için bir süre inşaatta çalışmıştık. Liseyi bitirdikten sonra babamın çalıştığı çırçır fabrikasında mevsimlik işçi olarak işe başladım. Fabrikada bildiri dağıtınca işime son verildi. Hayatla mücadeleye erken yaşlarda başladım. Askerliğimi yaptıktan sonra bir kundura mağazası açtım. Evlenmiştim, çocuğum olmuştu. Bir süre sonra kitap okumaya, işi gücü asıp arkadaşlarla macera peşinde koşmaya başlayınca iflas edip dükkânı kapattım. Elimde kalan bir miktar ayakkabıyı paraya çevirmek için semt pazarlarında sattım, sonra Kuruköprü’de beş yıldızlı bir otelin bitişiğinde bir kundura ve terlik tezgâhı açtım. Zabıtalarla boğuşarak, yağmurlu günlerde tezgâhı kapatıp güneşli günlerde açarak 90’lı yılların ortalarına geldim. Bir ara zabıtalara direnmekten yıldım, evimin yola bakan bir odasını bozarak bakkal dükkânı yaptım. Sermayem kıt olduğu için dükkânı kısa sürede kapattım. Babamın, “Kolunda bir altın bileziğin bulunsun, gün gelir lazım olur,” diyerek beni çırak olarak verdiği berberden öğrendiğim kadarıyla berberlik yapmayı denedim. Sakal tıraşı yaparken müşterilerden birinin suratını kesince mesleğe nokta koyup yine Kuruköprü semtine, ayakkabı satıcılığına döndüm. Kuruköprü, Adana’nın kültürel renklerini yansıtan insan manzaralarıyla, yaşayan hikâyeleriyle benim için âdeta zengin bir öykü atölyesi olmuştur. Tezgâh başında “Kedi” adlı bir öykü yazmıştım. O öyküm Orhan Kemal Öykü Yarışmasında mansiyon alınca bu beni yeni öyküler için yüreklendirdi. Çukurova Gazeteciler Cemiyetinin düzenlediği Orhan Kemal Öykü Ödülüne bu sefer dosya boyutuyla katıldım ve birinci oldum. Ödül töreninin yapılacağı gün tezgâhımı erken topladım, eve gidip eşimle çocuklarımı aldım. Yolda yağmura yakalandık, cemiyetin kapısına gelene kadar sırılsıklam olmuştuk. Birincinin ödülünü dönemin bir bakanı vereceği için cemiyetin kapısında yoğun güvenlik önlemi alınmıştı. Bizi içeri almak istemediler, kimliğimi incelediler. Ödül alan yazarın ben olduğumu kanıtlamam için içerden beni tanıyan birilerinin gelmesi gerekmişti.
Ödülü alan ‘Bir Uçumluk Kanat Lütfen’ adlı dosyam, şair Adnan Yücel’in desteği ve önerisiyle ‘Öteki’ yayınevinde kitaplaştı. Bu ödül bana ödül gibi bir işi de getirmişti: Bir özel okulun kütüphanesinde göreve başladım. Muzaffer İzgü‘nün önerisiyle kitaplarım Bilgi yayınevinden çıktı. ‘Çal Dedim Klarnetçi Çocuğa’, ‘Aşkgüzar’, ‘Soyka’ adlı kitaplarımı okulun kütüphanesinde yazdım. Oktay Akbal Öykü Ödülünü, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Ödülünü aldım. Emekli olup İstanbul’a taşındıkları sonra, ‘Kimselere Yâr Olmayan Kuşlar’, ‘Karsambaç’ ve ‘Âlemciler’ adlı üç kitabım Sel yayınevi tarafından basıldı.
Hayata hep öykü penceresinden baktım. Bütün bu yaşadıklarım hayatın gerçeklikleri ve tatlı tesadüfleriydi. Bana bir şans daha verilseydi bütün bunları yeniden yaşamak ister miydim; evet, yine yaşamak isterdim. Esnaflıkla ticaretle uğraştığım yıllarda amacım çok para kazanmak olsaydı belki kazanabilirdim ama öykü yazmanın mutluluğunu tadamaz, bana öykü yazdıran hayatları tanıyamazdım.
Zafer DORUK

Ne kadar içten anlatmışsınız.
Öykü tadında !
teşekkürler, selamlar..
Saadet
Hikayeniz çok güzel güzelmiş. Siz de samimi bir anlatıya dönüştürmüşsünüz. Kaleminize sağlık.