2025 Yıl Sonu Edebiyat Değerlendirmeleri-II: Mustafa EVERDİ

2026 Edebiyatın Altın Yılı Olacak!

2025 yılı edebi anlamda sizin için nasıl geçti?

2025 yılı benim için çok verimli geçti. Bu yıl 4 kitabım yayımlandı. Pasaport Lütfen; gezi yazıları, Sözlükten Taşan Kelimeler; deneme, İnsan Okudum; portreler ve Kekeme Edebiyat; deneme.

Bir yazar için bundan iyisi Şam’da kayısı. Hece Yayınlarına ve özellikle Ömer Faruk Ergezen’e teşekkürlerimi sunarım. Hangi yayıncı bana böyle bir kredi açabilirdi?

Emeklilikle birlikte, ölmeden bütün yazılarımı iki kapak arasında görmek gibi bir hırsa kapıldım. Bir yaprak bile kıpırdamadı ama benim içimde kelebekler uçuşuyor. Her aydının züğürt tesellisi kabilinden “ben öldükten sonra gündeme gelecek, değeri bilinecek” diye bir beklentim var. Bu nedenle övgü ya da eleştiri beni etkilemiyor ama karşılığı olsa insanî yönden daha çok gönenirdim herhalde.

Bu yıl okuduğunuz ve sizde iz bırakan üç kitap adı söyler misiniz?

Seher Halife, İlk Aşkım Bir Filistin Sevdası Romanı,

Behiç Erkin, Hatıralarım,

Thomas Pynchon, 49 Numaralı Parçanın Nidası.

Seher Halife, Filistinli bir Amerikalı ama ait olduğu toprakları ölümü pahasına seven bir kadın. Aşklarında da bu gücü görüyorsunuz.

Behiç Erkin, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ait dile gelmeyen, anlatılmayan olaylara ve insanlara, faaliyetlere dikkat çekmesiyle beni cezbetti bu yıl.

Thomas Pynchon; William Gibson, David Foster Wallace, Salman Rüşdü ve Neal Stephenson gibi insanları etkilemiş. Beni de etkisine aldı gerçekten.

Türk edebiyatında bugün karşılaştığımız en büyük sorun yazmak mı, yayımlanmak mı, okunmak mı?

Okumak diye kestirip atayım. Yazmak o kadar kolaylaştı ki herkes yazabiliyor artık. Anlatma ve görünmek çabası atbaşı yarıştalar. Hangisi görünür kılıyor, hangisi görünmek için yazılıyor, emin değilim ama birbirini tetikliyor. Yazıyorum sanki son yıllarım bir an önce hayatta edindiğim birikim sayfalara basılsın isteğindeyim. Basılıyor da. Okunduğu ise bir rivayet. Benim sadık okuyucularım geri dönüşlerle bunu ispat etmek zorundalar. Genel bir mahcubiyet herhalde, çok az dönüş var.

Günümüzde bir metnin yayınevince kabul edilmesi daha çok edebi değerle mi, yoksa piyasa sezgisiyle mi belirleniyor?

Bütün yayınevlerine ödül verilmeli ve yayıncılar ulusal kahraman ilan edilmeli. Bu ekonomik krizde hâlâ kitap yayınlamak gibi ekonomik olmayan bir alanda faaliyet gösterdikleri, kültürün bayrağını -dijital çağın kaosunda- burçlara çekmek çabasıyla dayanabildikleri için. Piyasa sezgisi diye bir şey kalmadı. Dövizi olan bile zararda. Yayıncılar kitap yayınlamasa, ithal kâğıdı depoda tutsa daha çok kazanır. Öyle bir ekonomi. Buna rağmen kitap yayınlamak için canhıraş bir çaba içindeler. Bu nedenle yayıncılığı tahfif eden bu soru nedeniyle sizi kınıyorum. Dijital yayıncılar basılı yayının maliyeti ve zorluğu hakkında bir fikre sahip değiller, demek ki.

Güncel anlamda okuruyla yazar arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?

Dijitalle yazara ulaşmak, eleştiri ve övgüleri anında iletmek karşılıklı etkileşim mümkün hale geldi. Bu yazarı sırça fanustan, okuyucuyu da edilgenlikten kurtardı. Artık sosyal medyada arenaya girmek zorunda yazarlar, söz söyleyenler. Linçe de hayranlığa da ulaşabilirsiniz bu zamanda. Beni eleştirmek, hatta “bana vurmak” serbest diye ilan ettim kendimi. Fuzulî torunu olarak görmezden gelinmektense küfür, eleştiri, hakaret yani seni bir şekilde görmeleri daha müreccah benim için. Yani tercih ettiğim bir meydan savaşı ama herkes pusuya yatmayı daha güvenli biliyor. Dijital etkileşim imkânını kullanmalı herkes. Tanrı Yazar, pozundaki herkesi “pabucumun yazarı” kılmak için okuyucuların emrinde her imkân mevcut bugün. Yeter ki körler sağırlar birbirini ağırlar ekranı olan televizyona alternatif buluşma imkânı da yan yana sürebilsin.

Bugün bir yazarın görünür olabilmesi için iyi yazması mı, doğru çevrede olması mı daha önemli?

Bu ikisini iyi kullansa daha iyi olur. Benim “iyi yazdığım” benden menkul. Doğru çevrede olmadığım ise apaçık. Kanonun dışına çıkıp ulaştığım anlayışı ekol kılmaya çalışıyorum. Bazı yayınlarda gençlerde derinden subliminal etkilerim tezahür etmeye başladı. Olan olur, olanda hayır var. Olmak kadar olmamayı seçmek de bir tercih. Binlerce yıldır dervişlerin Budistlerin seçtiği yol gibi.

Okunma, anlaşılma ya da takdir edilme ihtiyacı yazma motivasyonunuzun neresinde duruyor? Ve sizin için yazmak bir özgürlük müdür, yoksa bir bağımlılık mı?

Özgürlük nere ben nere? Her gün bir köle gibi masaya oturup bir şeyler yazmaya zorunlu hissediyorum kendimi. Sahibim de yok ama içten köleliğe talip bir heveskâr olarak yazmayı sürdürüyorum. Hem de hiçbir karşılık görmediğim, bütün Türkiye’nin “dur bakalım, Mustafa Everdi ne yazmış” diye bir beklentisi olmadığı halde.

Bu artık bir hayat tarzı oldu benim için. Başka bir hayat yolu bilmiyorum. Bağımlılık yani sonuçta. Kendimi iyi hissediyorum, yazdıkça. Yazının iktidar hazzını yaşıyorum. Yazdığım yazılardan karşılık bekleyen bir muhasebeye giriyorum, depresyona girmek yerine. Muhasebe, muhakeme ve kendinle hesaplaşmalar da eğlenceli vakit geçirmemi sağlıyor. Yoksa ölmüşüm de cesedimi mezara kadar sürükleyeceğim zannediyorum.

2026’ya girerken edebiyattan beklentiniz nedir?

Hiçbir beklentim yok. Yeni bir romanım yayınlanacak yeni yılda. Binlerce yılın sorunu olan yaşlı biri ile genç bir kız aşkını anlatacak. Mezara yaklaşırken sonbaharda âşık olmanın dinamizmine hasret gidenlere adanmış bir roman. İşte bu yayın, 2026’nın edebiyatın jübile yılı sayılmasına yol açacak.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

7 Comments

  1. cuma özusan Reply

    çok güzel. gayet istikrarlı ve kendini dağıtmayan, yolunu değiştirmeyen sıkı bir yazarla karşıkarşıyayım. yazmaktan başka bir şey arzulamadığı ve kendini bulmaktan başka bir amaçla yazmadığı açık. tebrik ederim. selamlar.

  2. r. özer Reply

    Bütün yazılarınızı okumaya çalışan biri olarak diyorum ki”Gün gelecek, (dur bakalım Everdi ne yazmış”)diyecekler. Selamlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir