Mosel Nehri üzerinden geçen Ürzig yakınlarındaki Hochmosel Köprüsü uzaktan heybetli görünüyor. Biz karşıya geçmek isterken Bay Li, inşaat işinin sekiz yıl sürdüğünü söyledi. “Bunu yapmamız en fazla iki yılımızı alırdı.” İnşaat işçileri gece gündüz çalışıp iyi para kazanmanın mutluluğunu yaşamışlar. “Almanya’da işçiler akşamları bir şişe bira açar ve bir koltuğa oturup televizyonda maç izler”. Bay Li, bu köprünün ilk planlarının 1960’larda yapıldığını ve 80’lerde çok tartışıldığını bilseydi ne düşünürdü acaba? Neyse ki Bay Li, yılan hikayesine dönen Berlin Havaalanı konusuna hiç girmedi. Geçen yıl açılan köprü, Hunsrück ve Eifel yörelerini birbirine bağlıyor aynı zamanda. Nehir bu iki yöre arasında kıvrılarak akıyor; ve bu kavisli manzarayı yeryüzünün bir başka bir yerinde asla göremezsiniz.
Gelirken yol üzerinde rüzgâr estiğinde dönen birçok çirkin rüzgâr türbini gördük, sözde atom santralı yerine düşünülmüş! Bay Li, kırk yaşlarında ve Mosel nehrinin hemen kıyısındaki bir evde yaşıyor. Karısı ve iki küçük kızıyla birlikte yaşadığı bu ev eski bir şarap imalatçısına ait. Seçim tesadüf değil tabii ki. Bay Li, yirmi yıl önce eğitim görmek için -benim de eğitim gördüğüm- Trier’e gelir, sonra bölgenin tek geçim kaynağı olan şarap ihracatı işine girer. Burada üretilen Riesling marka şaraplar tüm dünyada tanınıyor ve seviliyor. Benim zamanımda da üniversitemizde okuyan Çinli seçkinlerin bıçkın çocukları -çift fatura kesmemiz kaydıyla- şirket kurmamız ve ticarete atılmamız için yalvarırlardı. Ancak 1989 yılında kanlı bir biçimde bastırılan Tian’anmen isyanı sonrası hepsi ülkelerine geri çağrıldılar.
Bay Li
Üniversitemizde Konfüçyüs Enstitüsü(1985) açıldıktan sonra Çinli öğrenciler gelmeye başladı. Karl Marx‘ın Trier’de doğmuş olması da muhakkak şehirde bir Çin Community oluşmasında rol oynamıştır. Ancak onlarla bırakın dost olmayı, doğru dürüst ilişkiye geçmek bile zordu. Kendi aralarında kalmayı tercih ederlerdi ki çoğu zaten -bir devlet politikası gereği- evlenip eşleriyle gelmişti. Kendi bölümündeki Çinli öğrenciler ile tanışan, sonra onlar gibi giyinip ve onlar gibi yaşamaya başlayan Diyarbakırlı bir arkadaşımız vardı. Ali, bir ziyaretimde beni Çinli arkadaşlarına takdim etti ve o günden sonra okulda yada şehirde karşılaştığım tüm Çinliler selam vermeye ve zamanla benimle samimi olmaya başladılar. Birçok adet ve örflerini tanımam o vesileyle oldu diyebilirim. Kısaca, aralarına girmek veya kabul edilmek büyük çaba ve sabır gerektirir. Son Paris ziyaretimde iyice emin oldum ki, bizdeki Çinli öğrenciler orta sınıfa mensup kimselerdi, yani babaları en fazla bir şirketin/fabrikanın yöneticisi idi. Paris’te karşılaştığım Çinli kız öğrenciler tıpkı Orhun Yazıtları’nda anıldığı şekilde çok hoş ve alımlı kadınlardı. Giyim kuşamları kadar davranış biçimleri de zarifti. Onların yeni Çin burjuvası ile üst sınıfa mensup olduklarını sanıyorum. Benim tanıdığım ya da arkadaşlık ettiğim Çinli öğrencilerin ise birçok yönden bizden farkları yoktu.
Bay Li, Almanya’da yaşamaktan hoşnut ve aksanlı da olsa Almancayı rahat konuşuyor. Ha, aklıma gelmişken onu da sorayım: Aksansız Almanca konuşan Türklerden başka bir topluluk var mıdır? Alman televizyonlarında sunuculuk yapan Türkleri görünce hemen cevabını bulursunuz bu sorunun. Fakat ortada başka bir olay, ayrı bir dünya var. Çinliler gelenek ve göreneklerini hor görmezler, onlara değer verirler. Avrupa’ya geldik diyerek yok saymazlar. Trier Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler okudum dediğimde “Politikayla pek ilgilenmiyoruz” diyor Bay Li. “Önce aile gelir, sonra iyi yemek ve en son iş” demekle yetiniyor. Çin hakkında Alman gazetelerinde çıkan olumsuz haberleri andığımda, Batı tarzı bir demokrasinin Çin’de hiç şansı olmadığını söyledi, özellikle de Son İmparator Xi Jinping yönetimi altında. Çinliler yüzyıllardır otoriter yönetime alışkınlar. Aslında, Çin’de bugün uygulanan sosyalizm en saf haliyle kapitalizmden başka bir şey değil. Gerçek durumun farkında olan Li, “Sosyalizm, Almanya’da var” demek zorunda kalıyor.
Ürzig Köyü
Misafir ağırlamak en önemli Çin geleneklerinden biridir. Eski bir tüccar olarak ticaretin zorluklarından bahsederken, Bay Li’nin genç karısı yanımızdan geçip mutfağa giriyor. Utangaç bir hanım ve evlilik nedeniyle Almanya’ya gelmiş. İçecek isteyip istemediğimizi sorduğunda, bir bardak çayın içilecek en doğru şey olduğunu söyledim. Cevabımdan çok memnun kalmış görünüyordu. Çok geçmeden küçük bir porselen çaydanlıkta yeşil çay getirdi. Ancak bir anda sıska ve yaşlı bir adam çıktı ortaya. O da Çinli; genç kadın kadar sessiz ve içine kapanık ve tek kelime Almanca konuşmuyor. Mutfakta hiç gürültü çıkarmadan çalışıyor. Bay Li, tam yeni projesinden söz açtığında, masanın üzerine büyük bir tabak çıtır kızarmış morel (mantar) ve alışılmadık bir tadı olan bir sos kasesi kondu. Böyle bir incelik her zaman bulunmaz. Bay Li, nezaket gereği tek bir mantar deniyor ve uzanmamızı söylüyor. Hafta sonu kahvaltılarımızda eşim da sofradan mantar kavurmasını eksik etmez. Çok sevdiğini bildiğim için tabakta birkaçını bırak dedim usulca, çünkü Çinliler için boş bir tabak, misafirin hâlâ aç olduğu ve yeterince doymadığı anlamına gelir. Çin’de misafirin karnını iyice doyurmak ev sahibinin en asil görevidir. Burada bize sunulan her şey, duvarları şarap şişeleriyle kaplı olan geleneksel bir mekânda gerçekleşiyor. Ve Alman şarap markalarının büyük isimleri bu köyde yerleşikler: Gevşet, Prüm, Molitor, Haag…
Ancak mutlu Çinli yakınmaktan geri durmuyor; “Yurttaşlarımız iyi şarabı, özellikle de Bordeaux ve Burgundy beğenir, ama ilgi göstermez” diyor. Otoriter rejimlerde bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyor olamaz diye içimden geçiriyorum. Rüşvetin de bin türlüsü var elbette. Ticari başarınıza bir şişe Château Lafite ile gerekli desteği verirseniz, siyaset tarafından şımartılmış bir vatandaş olduğunuzu kanıtlayabilirsinizi söylemiyorum. Bu dünyada sadece imtiyazsız bir kesime mensup olmak satın alınamaz. Kısaca, hiçbir zaman talih kuşu düz vatandaşın başına konmaz.
Bağ bozumu
Dediğim gibi, Bay Li Almanya’da yaşamayı çok seviyor. Ama Almanları nedense anlamıyor. “Çok güzel, yeşil ve zengin bir ülkede yaşıyorlar. Ama neden hayata hep böyle karamsar bakıyorlar?” Bay Li ise olumlu ve iyimser düşünüyor. En azından bende öyle izlenim bıraktı. Bir yandan değişik mantar türleri yetiştirmeye soyunurken, bir sonraki atılımına şimdiden hazırlanıyor: mikro yeşillikler. Bunlar karnabahar, brokoli ve bezelye gibi yeni filizlendiğinde çiğ veya pişirilerek yenebilen ürünler. Sözde sağlıklı süper yiyecekler oldukları reklamı yapılıyor! Anlaşılan yakında ithalat işine de girmeyi düşünüyor Bay Li, ama hızlı ve yüksek sesle konuşuyor ve ‘yalan’ dünyaya dair hiçbir şüphe belirtisi göstermiyor. Çin’in 21. yüzyıl içinde yoksulluktan kurtulup zenginliğe nasıl yükselebildiğini böylece anlamış oluyorum. Almanya ve Avrupa, pandemi ve iklim değişimi kaosuna batarken, Çin sürekli büyüyor. Almanya’nın eski güzel erdemleri söz konusu olduğunda bile, Bay Li’nin ülkesi şimdiden çok ileride.
Bay Li, “Çin’de gönderilen bir paket bir günde alıcıya ulaşıyor” diyor. Demiryolu hakkında konuşmak bile istemiyoruz. Çin’de, her durumda, yüksek hızlı trenler dakik işliyormuş. Doğru olup olmadığını Çin’de üç yıl yabancı dil öğretmenliği yaptıktan sonra geri dönen Alman arkadaşıma sormalıyım. Sıska ve yaşlı adam hâlâ mutfakta çalışıyor. İçerden hoş bir yemek kokusu geliyor. Ancak akşam yemeği davetini reddetmek zorundayım çünkü yarın sabah yüzlerce rüzgâr türbinini geçeceğim uzun bir yolculuk beni bekliyor. Akşamları otelde tabii ki -karantina yüzünden- lokanta açık değil. Öyle ki odamızda birkaç bademli çikolata atıştırabileceğimiz minibar bile yok. Resepsiyondaki genç adam bana en yakın pizzacıyı tavsiye ediyor. Mutsuz ve midem guruldayarak yatağa giriyorum. Artık eminim ki bu ülkede bazı şeyler ters gitmeye başladı..
Keşke Bay Li’deki ziyafeti geri çevirmeseydim!
Bağ bozumu
Alaattin DİKER

Teşekkürler, sayenizde biz de Bay Li’nin konuğu olduk.