VIP Profesör

İngilizce ‘Very Important Person’ sözlerinin baş harflerinin birleşimi bir kısaltma olan VIP sözcüğü, makam ve statüleri dolayısıyla ayrıcalıklı olan kişiler için kullanılır; bilen biliyordur. Onca sene İngilizce kurslarına gitmeme rağmen sözcüğü duyduktan çok sonra öğrendim açılımını; vay bana, vaylar bana! Türkçeye ‘Çok Önemli Kişi’ biçimde aktarılmış; kısaltması da ÇÖK olmalı, değil mi? Önemli bir hakikati çağrıştırdığı için Türkçe kısaltmayı daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Görebildiğim kadarıyla VIP ayrıcalığına sahip olanların çoğu ÇÖK’me konusunda da özel bir donanıma sahip. Kaderin cilvesi mi desem yoksa o canım Türkçenin ön görüsü mü desem bilemedim. Neyse efendim, kıssayı uzatmayalım.

Telefon sesinin benim odamdan geldiğini anlayınca yorgun adımlarımı sıklaştırdım ve içeri girer girmez daha koltuğa oturmadan kaptım, ahizeyi:

– Hocam sabahtan beri sizi arıyorum. Dekan bey çağırıyor, çok önemliymiş.

– Bu sabah dört saat dersim vardı, Hafize Hanım. Ders arasında odama bile gelemedim, vallahi. Tamam. Geliyorum, hemen.

‘Hayır mı şer mi’ tereddüdü içinde çıktım merdivenleri. Dekan bey güler yüzle ve sıcak karşıladığına göre endişeye mahal yok!

– Mustafacığım, yarın Ankara’dan falanca profesör gelecek, filanca kurumun başkan yardımcısıymış. Senin ilgilenmeni istiyor, rektör. Şoför de verecekler sana, ne gerekiyorsa yap. Belli mi olur belki de iki gün sonra doçentlik sınavında karşına çıkar, adam. Senin de işine yarar.

Birine angarya iş yüklemenin sırlarına iyi biliyordu, uyanık dekan.

– Taman hocam, zaten tanıyorum, gelecek olan misafiri; ilgilenirim ben.

Bir gün sonra iş çıkışında devletlü misafirimizi karşılamak için şoförle buluşup havaalanına doğru yola çıktık:

– Hocam, neden arka koltuğa geçmediniz?

– İkimiz de görevdeyiz İbrahim Abi, zaten araba bana tahsis edilmedi ki!

Vaktinden önce vardık havaalanına. Çıkış kapısında beklemeye başladım, misafirimizi. Kan ter içinde ve eli yüzü kıpkırmızı çıktı, kapıdan. Suratından düşen bin parça. Misafir ağırlamak zor, sinirlenmiş bir misafiri ağırlamak daha da zor. Hem kızgın hem de yaş ve makam bakımında sizin üzerinizde olan bir misafiri ağırlamak hepsinden daha zormuş meğer! Eskilerin ‘düşman başına’ dediği durum…

Cevapsız kalan ‘Hoşgeldiniz hocam’dan sonra ben de susmaya karar verdim. Suskunluk daha çok canını sıkmış olacak ki üç beş dakika sonra kendisi patladı:

-Terbiyesiz adamlar… Atatürk’ün kurduğu bir kurumu temsilen buradayım, ben. VIP’ten geçmeme nasıl müsaade etmezler! Koskoca başkentte sorun yaşamadan VIP geçişini kullandım. Adamların daha protokol kurallarından haberleri yok. VIP listesinde yokmuş adım… Listeyi kim hazırlamış ki? Şahsım için değil tabi… Makamda tevazu olmaz, kardeşim! Oturduğum makamın onurunu korumak zorundayım, ben!.. Başkanı temsilen buradayım!..

Kendisine desteklemek için bile olsa yapacağım herhangi bir yorumun, hocanın bir türlü geçmeyen kızgınlığına kurban gideceğini anladığım için sadece başımla onayladım söylenenleri.

Otele vardığımızda kızgınlığı geçmişti ama bu sefer de gösterdiği aşırı tepkinin yanlış anlaşılacağından endişe etmeye başladı. ‘Makam ve mevki budalası biri’ olduğunu düşünmemi engellemek zorunda hissediyordu, kendini galiba. Endişesinde haklıydı zira bir saat önceki kızgınlığını gören herkes aynı şeyi düşünürdü. Sakin ve tane tane anlatıyordu meramını, ses tonunda pişmanlık var gibiydi sanki. Belki de bana öyle geliyordu:

-Yanlışa müdahale etmezsek nasıl öğrenecekler doğruyu? Ben kendi nefsim hesabına bakmıyorum olaya. Bu yaşa geldim her gün yeni şeyler öğreniyorum; yanlışım varsa düzelmeye çalışıyorum. Bunlar da protokol kurallarını öğrenmek zorunda. Hem sadece öğrenmek yetmez, Mustafacığım; öğrendiğini uygulayacaksın da. Bilgi hayatında değişiklik yapmıyorsa neye yarar ki! Ankara’ya döner dönmez yetkililerle görüşüp havaalanındaki tüm çalışanlar için hizmet içi eğitim talebinde bulunacağım. Öğrenmek sadece okulla sınırlı değil ki hayat boyu bir şeyler öğreniriz… Haa, belki ben de kızmış olabilirim ama makamın izzetini de korumak lazım, değil mi?

Ben onaylamak için başımı salladıkça o rahatlıyordu. Beni ikna ettiğinden emin olunca neşesi yerine geldi. Aynı yollardan geçtiği için genç bir akademisyenin beklentilerini benden daha iyi biliyordu. Henüz başvurmadığım doçentlik sınavına ilişkin oldukça yerinde öğütler verdi, uzu uzun. Kötü başlayan bir karşılaşmanın mutlu sonla bittiğini düşünüyordum ama yanılmışım. Maalesef arkası varmış hikâyenin; benim bittiğini sandığım şey, hoca için bitmemiş meğerse.

İki günlük misafirliği boyunca havaalanında uğradığı haksızlığı her fırsatta dile getirip durdu. Mağduriyeti onaylandıkça mutlu oluyor, yapılması gerekenleri anlatıyordu. Dönüş saati yaklaşınca sorunsuz biçimde VIP’ten geçebilmek için kendisi adına rektörden yardım istememi rica etti. Anlaşılan iki gün önce yaşadığı acı tecrübe yetmemişti; bu işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Kim bilir belki de havaalanı görevlilerine yanlış yaptıklarını fiilen göstermek istiyordu. Zurnanın zırt dediği yerdi, benim için bu talep! Zaten onaylamadığım bir durum için kalkıp bir de yardım mı isteyecektim, başkasından.

– Hocam rektör beyle aramızda ast üst ilişkisi var. Beni çok kolay reddeder. Lütfen beni mazur görün. İsterseniz kendiniz iletin, talebinizi. Hem size hayır diyemez. Ayrılmadan önce sizinle görüşmek istiyordu, zaten.

Bana söylediği kadar net değildi ama yarım ağızla ve örtük biçimde de olsa rektör beye de iletti VIP talebini. Kızgınlık değil mağduriyet dilini kullanıyordu, bu sefer. Doğrusu ben rektör beyin yanında bunu gündeme getireceğine hiç ihtimal vermiyordum. O konuştukça oturduğun koltukta küçüldüğümü ya da koltuğun artık bana büyük gelmeye başladığını hissediyordum.

İsimleri ve mekânları mahfuz tuttuğum bu acınası duruma tanklık etmemiş olmayı isterdim, şahsen. Ama maalesef, Attila İlhan’ın Cinayet Saati şiirinde dediği gibi her şeyi gördüm:

Cinayeti kör bir kayıkçı gördü.
Ben gördüm, kulaklarım gördü.
Vapur kudurdu, kuduz gibi böğürdü.
Hiç biriniz orada yoktunuz.

Mustafa SARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir