Ansızın uslandı yazı. An’dır, uslandırır insanı. Kutsal Kitap, aharı tutuşturup noktaları elif birr’ledi tevhit ile… Zeytin dalı, dalından düştü. Deli gönül, uzakların yasına… Yapraklarına çiğ düştü zeytinin, kalemine dert. Kaleme and ile başlandı cümlelere. Zeytin, kutsal anıttı, bir sütun olup dağa dayanmıştı. Zeytin, Kutsal Kitab’ındı. Zeytin, bizimdi.
Sazlıktan ayrı düşeli kamışın yüzü gülmedi hiç. Hep Hiç’i meşk etti, tezhib ile hüsn-i talil ile, hatt-ı yar ile. Maktaya yatırıldı, kalbi yarıldı, gönlü mühürlendi. Hicran ile yazdı, yazdı. Mürekkebin renk renk yağmurlar akacaktı gözünden. Karalandı bütün renkleri. Yüzü, asırlık yoldan geldi ansızın yar-ı vefadarın. Yazı, tevekkülle ma’murdu. Bir rüyadan arta kalandı, gülün toprağından aşk kokusunu duyandı. Fasl-ı güldü, hazandı.
Bir an’dı. Ansızındı. Sızılarla gelendi. Bu koskoca şehirden, işten, güçten, telaşla yetiştirilen haberlerden, resmi yazılardan, ivedilikten, arzdan, talepten, dengeden, dengesizlikten bana neydi?… Bir an’dı işte! Çok soğuktu hava, çok sıcaktı tebessümü. O bir an’la sayısız hamdetmeyi öğrenmiştim. Kalk gidelim, emriydi bu, içimde bir ezgi daima, mırıldanıp durduğum. O bir an, o heybetli zaman!
Gülümü görmeye gitmeliydim. Yürünür müydü bunca yol? Yine ansızın düşüverince bileylenmiş parmaklarıma kelimeler, dudaklarıma tebessüm, gözlerime ışık, ellerime kelepçe… Yol olsun yeter ki yürünürdü elbette. Yokluk, O’nun. Yokluğun, uzun yol… Yürümek de rükunu aşkın. Yeterli mühimmat, hazır techizat ile tam teşekküllü bir eylem. Hasret, kalbimizin ışığını söndürürken ve beklemek sarı, kızıl sonbahar iken gül’e, gül’e gitmeliydim işte. Ağlamak karım olmalıydı, “gül” dese de gülüm. Gökyüzünün damarları çekilmişti, kan kaybediyordu cümleler. Cümleler de benimle beraber yürüyordu içimde… Dünya dardı. Yüreğime de dardı yeryüzü bu halden, halsizlikten. Eski bir tren istasyonu, çok çok eski bir liman içim, masum bakışlar, mahzun yüzler, hüzzam nice anlar, nice vedalar, bohçalanmış mırıl mırıl dualar, dualar… Nal seslerine meftun, atlara ve uzaklara hayran!
Selam alınca nefesimi ısıtan hüthütten, inadına gülümserken celladına sanki mehterle uğurlanmışsın gibi adını hiç duymadığım susuşlarla susuyordun. Yavaş yavaş sekiyorken avcıların oltasında, bir avcı vuruluyorken ceylanın son sözlerinde, sözcüklerim ke/ke/me… Hayalin güle, gül, yarin çıplak ayaklarına düşüyor, kırkın arefesinde.
Kitaplardan okuduğum nice mutlu sonları arıyorum ansızın. Hiç yazılmamış uzun yapay destanları, bu asırda?…Yürürlüğe girmemiş, yasal değilmiş daha kelebeklerin uçuşu, gözlerimin önünde. Gözlerin nerede?… Susuz kaldı sözlerim.
Bir yağmur daha yağsa yazı susayınca, rüyaların hafifliğiyle, çölün tozu, dumanı ve ahıyla.
Gülümü görmeye gittim, şehrin yamaçlarına. Mevsimleri değişmişti içimin. “Ben ol da bil.” dedi, bir çift kelam etmemişken daha. Bildin, dedim. “Bilenlere selam olsun” dedi. Bütün yeryüzü senin, bütün şiirler, şarkılar senin ey gül-i rana, gül-i handan! Noksandım, tamam oldum, dedim. Ne güzel, mesnevi gibi konuşuyorsun, dedi. Öyle ya “Mecnun, giderken Leyla’yı kalbinde götürmemiş miydi?… Leylasız olduğu mu vardı ki onun” Çölün bağrı gül, Mecnun’un bağrı taş iken leyla ne bulsundu satırları aşacak, manayı kul köle edecek efendilere?… Uzun hikayelerden kalmaydı bu şiir gibi konuşmalar, susmalar. Kızardı hicabından gülüm, kızardım had bilmezliğimden. Bazen karıştırır oldum acaba ben mi o idim, o mu ben idi? Beni alıp nereye götürürsün, dedim. Yanmana bak sen, dedi. Güneş tutuluyordu. Atların eğeri iyi vurulmamıştı. Düşerdim. Güze gazel, yare güzel, sana ben olurum, dedim. Mütevazi torağına sürgünüm apansız. Ansızın gelir, dedi. Cuma kadar hürriyettir.
Öyleyse susalım. Göğe bakalım. Ansızın.
Yasemin KULOĞLU

Yürüdüğümde kendimi dua etmiş gibi hissediyorum. Evde yaptığım duadan farklı olarak duama tüm evrenin eşlik ettiğini hissettim yürürken. Bunun sebebini “yürümek aşkın rüknüdür” cümlesiyle senden öğrendim Yasemin Abla…
Kalemine, yüreğine, yürüyüşüne, aşkına kuvvet…