On iki yaşındaydım. Babam, bir gün elinde bir kafes ve iki kuşla geldi eve. Öğretmen arkadaşı hediye etmiş. Ne güzel etmiş! Bir çift muhabbet kuşu… Nasıl da güzellerdi. Hiç beklemediğimiz bir anda renklendirmişlerdi hayatımızı. Babam, eve getirince bize teslim etmişti kuşları. Bunların bakımı size âit, dedi. Kuşlar… Uçamıyorlardı kafesin içinde ama ötüşüp duruyorlardı. Neşe olmuşlardı çocuk yüreğimize. Tertemiz, yeni umutlar açmışlardı küçücük dünyamıza.
Annem, sobalı evde dört çocukla bu kuşlara nasıl bakacağız!.. dedi ilk önce. Öyle ya bir de sobalı odada kuşlar yaşayacak, etrafa yemlerini saçacaklardı. Sanki evde gürültü eksikti de. Ayrıca dört çocuk değil; bütün mahalle birlikte yaşıyorduk o yıllarda. Sobalı odalara, yer minderlerine sıkışık sıkışık sığıyorduk. Ama sanırım annem de ev değil, han mübarek! diye iyice kanıksadığından olsa gerek varsın bir de kuşlarımız olsun, demiştir. Çünkü bilirsiniz işte, anneler hem söylenir hem severler. Hem de ne sevmeler… Tabi ki en çok annelerdir emek veren, el eden, çırpınan, çırpınan… Annelerin ninni söyleyen sesi, bazen bülbül bazen kanarya bazen de muhabbettir. Aşk’tır hasılı. Aşk.
“Âşık” ve “Mâşuk” verdik adlarını. Aşık ve Maşuk’tular çünkü. Adlarını biz verdik, ömürleri Allah’tan… Kuşlar da kaderle ötüyordu. Bin kederle. Onlar öttükçe bir meczub daha hayy hakk diye zikrediyordu. Yine anneme sorsanız kuşlar, Allah diyorlardı. Olabilirdi, evet. Anneler, her şeyi bilirdi ne de olsa.
Bir bahar günü bahçemize çıkarmıştık kuşlarımızı. Kadife çiçeklerimizin yanına koyduk kafeslerini. Hani yine anneleri bilirsiniz, biberleri, domatesleri vardır bahçede ama çiçeksiz de duramazlar. Nasıl çiçekten bir dünyaları varsa, mis kokulu elleri. Sevdik bahçede Âşık ve Mâşuk’u. Çok sevdik hem de. Önce Âşık mı Mâşuk’ u sevmişti yoksa Mâşuk, Âşık’a bir baktı diye mi olmuştu bunca muhabbet aralarında, bilemedik. Bilemezdik. Muhabbeti yaradan bilirdi onu ancak.
Babam, Mâşuk kuşu seviyordu ki ellerinin arasından kayıp gitti bir anda. Eyvah, dedim. Eyvah! Uçmayı bilmiyorum ki yetişeyim ardından. Öylece, ümitsizce, günlerce yolunu gözledim Mâşuk’un. Mutlaka gelirdi. Gelmedi. Nafile bekliyordum. Nafile bekliyordu Âşık kuşum. Mâşuk gittikten sonra hiç ama hiç yemedi, içmedi. Üç gün sonra kafesin içinde çırpınmaya başladı. Ta ki bütün tüyleri dökülünceye kadar. Ölse diye bekledim hep. Ölse de bitse çilesi. Böyle çırpınmaktansa… Çırpındı durdu oysa. Bütün güzelliğini Mâşuk’unun yoluna serinceye kadar.
Öldü. O çırpınırken kafeste, öylece bakakaldım. Elime alsaydım ve uçursaydım gökyüzüne. Arayıp bulsaydı Mâşuk’unu. Âşık yürekler bulurdu bir yolunu. Konarlardı sevilen yüreklere. Bilirdim. Bilemedim. Keşke bilseydim. Sezseydim. Ama bilmeseydim sevmek ne zor imtihandır öyle ki Âşık’a tüylerini yol-dur-ur. Bütün varlığını Mâşuk’una feda eder. Fedadır canı, cananına.
Mâşuk’un uçtuğu yere, sarı papatyaların, kasımpatıların, kadife çiçeklerinin toprağına gömdük onu. Taş koyduk mezarının başına, ümitle. Mezar taşından tanırdı da Mâşuk, geceleri gelip dertli dertli öterdi belki başında. Biz ne bilelim? Kuş dili bilmeyiz ki… Aklımız Kaf Dağı’nda. Gönlümüz, Âşık’ın kanatlarında.
“Kışları göç içinizedir buyruluyor ” diyordu ya hani zarif şâir. Hani kuşlara takılıp gidiyordu akıllar. Mecnun’a akıl ne gerekti? Meczub’a da dünya bir gölgelikti? Ne zaman, içim desem, ah içim… Bir kuş çırpınıp duruyor içimde. Çâresiz analar, kahırlı babalar, Allah’tan ölen kuşları için cenneti dileyen çocuklar… “İçimin ta içinde.” İçimin de içinde…
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar