Ataşçı: “Ben İçimden Nasıl Geliyorsa Öyle Yazıyorum”

Söyleşimize genel bir soruyla başlamak istiyorum. Abdullah Ataşçı’yı okumaya ve yazmaya iten saikler neydi ya da neden yazıyorsunuz? Yazmayı en çok neye benzetirsiniz?

Yazmak için kesin bir şekilde şu saiklerden dolayı yazıyorum demek mümkün değil sanırım. Bir gün ortada hiçbir sebep yokken yazmaya karar veriyorsunuz, aslında karar dahi vermiyorsunuz; birden yazarken buluyorsunuz kendinizi. Yazmak için sizi dürten şey neydi, kimdi, bu soruların cevabı yok. Eğer varsa, yazmak bir işe dönüşür zaten ve bir süre sonra neden ortadan kalktığı veya ulaşmak imkânsızlaştığı için her iş gibi biter.

Yazmak için bir saik aranacaksa eğer, bu kesinlikle okumayla çıkılan yolculukta edinilen derdin kendisidir. Bir gün bir kitap okuyorsunuz ve yazarın kelimelerle ördüğü dünya sizi o kadar etkiliyor ki ondan sonra bir daha okumayı bırakamıyorsunuz. Sonra sevdiğiniz yazarlar, yeri geldiğinde sizi de yazıya davet ediyor ve kalemi elinize alıyorsunuz. Hele bir de zamanın çalkantılı bir dönemindeyseniz, diyelim âşıksanız ya da dünyayı değiştireceğini düşündüğünüz bir devrimin ayak seslerini işittiğinize inanıyorsanız yaşadıklarınıza tanıklık etmesi için yazıya ihtiyaç duyuyorsunuz.

Sorunuzun ikinci kısmı içinse şunu söyleyebilirim: Yazmak, bana göre hiçbir şeye benzemiyor. Nasıl ki herhangi bir şey yürümeye, uyumaya, büyümeye, okumaya benzemiyorsa yazmaya da benzemiyor.

Acı dolu, hüzünlü, kayıplarla dolu bir coğrafyada yaşıyoruz. Sizin öykü ve romanlarınızda bu acılardan, yitiklerden çokça bahisler var. Benim gördüğüm öykü ve romanlarınızın geneline coşkulu, şiirsel, masalsı bir dil hâkim. Neden coşkulu ve masalsı bir anlatımı seçtiniz?

Bu üslupla ilgili olsa gerek. Acılar, kayıplar, zulümler hiç şüphesiz haber diline yakın bir üslupla da yazılabilir. Ben içimden nasıl geliyorsa öyle yazıyorum. Biraz da metnin beni nasıl biçimlendirdiğiyle ilgili bu. Gerçekleri olduğu gibi vermenin -zira hayat her halükârda yazılanlardan daha acımasız- yazıya olan inancımı azaltmasından korkuyor da olabilirim. Hikâyeye sadık olmakla birlikte onu anlatmanın iştahına kapıldığımın ve belki kendi kelimelerimin tuzağına da düştüğümün sonucudur bu. Demek istediğim şiirsel, masalsı ve yer yer coşkulu bir dil kullanmak bilinçli yaptığım bir şey değil.

“Dağda Duman Yeri Yok”, “Susmak Derdi”, “Kimse Bilmesin” adlı kitaplarınızda rüya, ölüm, ses gibi kavramlar göze çarpıyor. Mekân olarak mezarlıklar da kullanılıyor. Neler söylersiniz bu hususlarda?

Rüyaların hayatımda önemli yer kapladığını söyleyebilirim. Rüya görmediğim tek bir gece yok neredeyse. Gördüğüm pek çok rüyanın beni uyardığını deneyimlerimle biliyorum. Sonuçta her kahraman biraz da ben olduğuma göre rüyalarının kahramanlarımı etkilemesi kaçınılmaz oluyor.

Ölüm ise… Her dönemde ölümlerin çok olduğu bir coğrafyada doğup büyüdüm. Her ölüm hiç şüphesiz büyük bir trajedidir. Öte yandan çokça yaşanmasından dolayı sıradanlaştığına da tanık oldum. Ölümü kabullenerek sıradanlaştıranlarla trajedi olarak görüp reddedenlerin buluşma yeri metinlerimin bazıları…

Sanırım metinlerimde en çok kullandığım kavramların başında geliyor ses. Çünkü ses, görmenin eksik kaldığı yerde var olmayı pekiştirir. Hele de harflerin kâğıt üzerinde yan yana gelerek nasıl bir anlam kazandığını bilmeyen insanların içinde doğup büyüdüğümü göz önünde bulundurursak böyle düşünmemden daha doğal bir şey olamaz. Hem sese en çok ihtiyaç duyanlar, birbirlerinden uzak kalanlardır. Aralarında bahçeler, tepeler, nehirler varken birbirlerinin yüzlerini görmeseler bile konuşmak zorunda olan insanların zamanından geliyorum çünkü. Yüzlerin değil, seslerin anlam kazandığı dönemlerden yani.

Benim için ses, aynı zamanda doğanın görünür kılınması için de bir aracıdır. Gözlerimiz bir nesneyi tanımlamakta ya da ona bir anlam yüklemede yetersiz kalabiliyor çünkü.

Kitaplarınızın çok sağlam bir kurgusu var. Hareketli betimlemelere yer veriyorsunuz. Bir roman ya da öykü yazmadan kurgu ve betimlemeleri belirliyor musunuz yoksa roman ya da öykü kendini mi yazdırıyor?

Değerli tespitiniz için çok teşekkür ederim. Dil kadar kurgunun sağlamlığı da önemli benim için. Öyküyle roman yazımı arasında oldukça ciddi farklar olduğunu yaşayarak öğrenenlerdenim. İkisinin yazım süreci oldukça farklı. Öyküye başlarken bazen küçük bir fikirden, bazen bir küçük olaydan, bazen de bir karakterden yola çıkıyorum. Romansa daha çok üzerinde uzun uzun düşündüğüm olayların ve kahramanların etrafında biçimleniyor.

Metinlerimi yazmaya koyulmadan önce gideceğim yol hakkında uzun uzun düşünürüm. Yolu nerede yarılayacağımı az çok tahmin ederim ama yolun nereye varacağını asla bilemem. Bilirsem heyecanımı kaybedeceğimden de korkarım aslında. Hem metnin beni sürüklemesinin hazzını hiçbir şeye değiştirmem. Hele aniden içime doğan bir fikir, bir karakter, kullanabileceğim bir bilgi kırıntısı yazıya dönüştüğü anda, metne olan inancımı da artırır.

Bir psikiyatrist gibi metinlerinizdeki karakterlerin ruh hallerini ustalıkla aktarabiliyorsunuz. Dostoyevski gibi güçlü Rus yazarlarını anımsıyoruz. Okur musunuz Rus yazarları?

Bunu sizden duymak hiç şüphesiz benim için oldukça sevindirici. Bir psikiyatrist kadar iyi tahlil yapıp yapamadığımı bilemiyorum yine de. Yazar olarak kahramanlarımı anlamakla mükellefim.

Rus yazarlarını dünya edebiyatından çıkardığımızda devasa bir boşluk oluşacaktır. Gogol’u Dostoyevski’yi Tolstoy’u ve diğerlerini… İçlerinde hiç şüphesiz beni en etkileyeni Dostoyevski’dir. Onun “Karamazov Kardeşleri”ni, “Yeraltından Notları”nı, “Suç ve Ceza”sını ve diğer kitaplarını defalarca okumuşumdur. Çok şeyler öğrendiğim yazarlardan biridir Dostoyevski.

Gördüğüm kadarıyla öykü ve romanlarınızda arka fon var. “Susmak Derdi”nde göç, “Heder Ağacı”nda Anadolu doğasının zorlukları, aşılmazlıkları… Neler söylersiniz?

“Susmak Derdi”, Türkiye’nin son yüzyıllık zaman dilimi içerisinde farklı coğrafyalardaki insanların kaderine dokunmaya çalıştığım on bir öyküden oluşuyor. Bu öykülerde mümkün olduğu kadar farklı etnik, dinî ve sosyal hayat içindeki kahramanların etrafında dolandım. Bir yerde çok fazla acı yaşanıyorsa orada ister istemez yer değiştirmeler de olacaktır. Tanzimattan bu yana mecburi iskana tabi tutulanlar, bulundukları bölgelerde tutunamayanlar, gönüllü sürgün olmayı göze alanlar olmuştur. Sadece 1990’ların başında dört bin Kürt köyü boşaltılmış ve o köylerin insanları doğup büyüdükleri yerlerin çok uzağında alışkın olmadıkları yeni bir hayat yaşamaya mecbur edilmişlerdir. Bu bile başlı başına büyük bir göç hareketliliğidir. 1915’i, Mübadele’yi, Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül olaylarını, Almanya için yola düşenleri, depremler sonrasında yurtlarını terk edenleri gördük.

Her göç bir trajedidir. Terk edilen yer, onu bırakıp gidenlerden sonra viraneye döner. Orayı yurt edinenler de uzun bir zaman gidenlerin hayaletleriyle yaşarlar. Terk edenlerin trajedisiyse en büyüğüdür. Bellek, geride bıraktıklarını anbean hatırlar durur. Her hatırlama, yeniden kaybetmek anlamına da gelir. Bana göre bu acıları görmeyen, yazmayan her yazar, bir yönüyle suça ortak olmaktadır.

“Heder Ağacı”nı, insanlar kadar diğer canlıların hatta cansız olarak nitelendirdiğimiz taşın, toprağın ve suyun da karaktere büründüğü bir roman olarak tasarladım. O yüzden Murat Nehri, Hüseyin kadar İshak kadar canlıdır.

Son kitabınız “Heder Ağacı”… Bu çok ilginç bir isim. Hangi anlama geliyor? Neden böyle bir kitap ismi seçtiniz? Anlatır mısınız?

Kitaplar için isim seçmek büyük mesele. Romana başlarken bambaşka bir isim vardı aklımda. İlerledikçe bu ismi unutup yeni isimler düşünmeye başladım. Romanı bitirdiğimdeyse “Heder Ağacı” isminde karar kıldım. Bilirsiniz ağaç; doğuran kadar çoğaltan, çeken kadar dağıtan, besleyen kadar örten de… Yani yaşamın atardamarı ağaçlardır. Hederse kelime anlamıyla ziyan olan, yitirilen anlamı taşıyor. Ağaç, kelime olarak nasıl ki umudu, sevinci çağrıştırıyorsa heder de kelime olarak kederi, kaybetmişliği, ölümü çağrıştırıyor. Zıtlıklardan beslenen romana da bu adı yakıştırdım.

“Heder Ağacı”nda Hamidiye Alayları’nı, Doğu’yu, aşiretleri konu ediniyorsunuz. Muhakkak konuyla ilgili araştırmalar yaptınız. Nelerle karşılaştınız? Bahseder misiniz?

Yaklaşık on yılı bulan bir zamanda yazdım “Heder Ağacı”nı. Bu on yılın büyük bölümünü araştırmalar, okumalar, geçmişi iyi bilen insanlarla görüşmeler oluşturdu. Bunları yaparken beni derinden sarsan pek çok olayla karşılaştım. Yüzleşmeyi, sorgulamayı zorunlu kılan olaylardı bunlar.

Davranışlarımızı değiştirmek için okumaya ihtiyaç duyarız. Ama yazgımızı değiştirmek için yazmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Yazdığım her metinden sonra önceki ben olmadığımı hissediyorum. Gittikçe insanlara, geçmişe, şimdiye ve geleceğe daha çok öfkeleniyorum. Ama en çok kendime kızıyorum. Her metnimden sonra önce bir tamamlanmışlık hissine kapılıyorum ama sonrasında daha da eksildiğimi acı bir şekilde fark ediyorum. Tarihin her safhasında onca acı yaşandığı halde, bundan ders alınmayıp daha büyük acılar yaşanıyorsa, insanlığımızın bir parçası eksiliyor demektir. “Heder Ağacı”nı yazarken nelerden eksik kaldığımızı, bunlara sebep olanları göstermek gibi bir derdim de oldu. Bu, ister istemez atalarımızın günahlarını bizlerin taşıdığını söylemektir aynı zamanda. Bunun için bir yüzleşmenin gerekli olduğunu hissettirmeye de çalıştım. Yaşanmış onca acıdan sonra hâlâ onuru aşağılayan bu kadar çok olayla, insanla karşı karşıysak Benjamin’in de dediği gibi eski güzel şeyleri unutup yeni kötü şeylerden başlamak gerekiyor artık.

“Heder Ağacı”nda enfes doğa betimlemeleri var. Anadolu coğrafyasını betimlerken sanki doğa canlı bir unsurmuş gibi. Murat Nehri’ni anlattığınız bölüm mesela: “Çok sonraları kiminin Ararat, kiminin Ağrı dediği bu dağdan bir çıkış yolu buldu su ve yeni doğmuş bir kuzu gibi yuvasından çıkarak sendeleye sendeleye aşağılara inmeye başladı.” İnsanı anlatırken coğrafyayı, coğrafyayı anlatırken insanı anlatıyorsunuz diyebilir miyiz? “Coğrafya kaderdir” diye bir motto var. Ne düşünüyorsunuz bu hususta?

“Heder Ağacı”nda yapmaya çalıştıklarımdan biri buydu. Romanda pek çok iktidar kavgası verilirken aslında en büyük kavganın doğa ile insan arasında olduğunu sezdirmeye çalıştım. Murat’ın iki yakasında insanlar birbirini öldürüyor ama aslında bilmiyorlar, Murat olmasaydı onlar da olmayacaktı. Murat’ın kadim zamanlarda ayağa kalktığını ve onların yurtlarına uğrayarak yaşamı onlara getirdiğini dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Murat gibi Akdağ da yılanlar ve ayılar da romanımın kahramanlardır kesinlikle.

Coğrafya kader midir? “Heder Ağacı”ndaki kahramanlar için öyledir. Hüseyin’in doğduğu topraklara dönmek zorunda kalması coğrafyasının Onu çağırmasındandır. Geçmişte coğrafya insanı geri çağırırdı mutlaka ama artık mümkün olduğu kadar kendinden uzağa atıyor.

Genelde sizin öykü ve romanlarınızda tek bir zaman ya da saatle ifadelendirilen bir zaman yok. Geçmiş geleceğe, şimdi geçmişe, rüya gerçeğe, yaşam ölüme dönüşebiliyor. Aynı zamanda insanların dışında cinler, periler de metinlerinizde yar alıyor. “Heder Ağacı”ndaki üç atlının nallarının sesleri zaman olabiliyor. Neden böyle bir kurguya gerek duyuyorsunuz?

Aslında insanı olduğu gibi anlatma çabamdan kaynaklanıyor bu. “Yara Bende” romanımda anlatıcı, bir yerde insanın bir yönüyle geçmişte yaşamaya devam ettiğini söyler. Ona ekleme yapmam gerekirse bir yönüyle gelecekte, bir yönüyle boşlukta (yani rüyalarda) bir yönüyle ölümlü zamanda (yani uykuda) yaşar. Elbette insanı anlatırken bir yandan anonim belleğimizin diri kalması için bir çaba güttüğümü de söylemeliyim. Bunun için herkesten yardım istiyorum. Doğadan, insanlardan, cinlerden, perilerden, sesini duyamadığımız taştan, topraktan ve diğer her şeyden… Yani metnime katkı sunabilecek ne varsa onlardan. Bunu yapabilmiş miyimdir, çabam görülmekte midir? Bilmiyorum elbette. Belki okurlar verecektir bunun cevabını ya da o meçhul zaman…

Yaklaşık 400 sayfalık bir romana, hayatı sorgulamaya, anlamaya çalışan; insanı düşünmeye davet eden bir üslup da katmışsınız. Betimlemeler, kurgular dışında psikolojik çıkarımlar, insanın ilk varoluşundan bu tarafa hayatın merkezinde olan iyilik/kötülük mücadelesi, sosyo/kültürel tespitler, siyasi/politik gelişmeler ustalıkla bir araya getirilmiş. Neler söylersiniz?

Bunları sizin gibi değerli birinden duymak benim için çok kıymetli. Dediğim gibi romanın içinde yer aldığı zamana biçim veren her unsuru elimden geldiğince kullanmaya çalıştım. Bana el veren yazarlar oldu bunu yaparken. Onlardan öğrendiklerimle birlikte ben de yeni bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim.

Kundera, salt iyilik ve kötülüğü imleyenlerin dinler ve ideolojiler olduğunu söyler. Bana göre sanatın en büyük hüneri hangi konuda olursa olsun sınırları belirginleştiren çizgileri silikleştirebilmesidir. Doğu nerede başlar nerede biter? İstanbul Batı mıdır yoksa Doğu mu? İyilik kötülüğe ne kadar uzak? Sevgi nefretin zıddı mıdır? Bu sorulara hiç kimse tam bir cevap veremez zannımca. Metinlerimde mümkün olduğu kadar zıtlıkların âna ve koşullara göre biçimlendiğini, çok kolaylıkla yer değiştirebildiğini anlatmaya çabalıyorum.

Diğer kitaplarınızda olduğu gibi “Heder Ağacı”nda da aforizma tadında cümleler var. “İnsan en büyük kötülüğü kendine eder de körlüğünden bunu bilemez bir zaman…” gibi. Bu durumdan bahseder misiniz?

Yazdığım metinlerde güzel sözler peşinde koşan biri değilim kesinlikle. Kahramanların doğru yerde doğru sözler söylemesini isterim. Alıntıladığınız sözü romanda Esat, yeğeni Kenan’a söylüyor. Geçmişte doğru bir karar verdiğini düşünerek sığındığı tarikattan konağa pejmürde bir halde dönmesinden birkaç gün sonra söylüyor bunu. Bu sözüyle, sayfalar dolusu konuşmaktan da kurtuluyor. Bu söz, bir özeleştiri olduğu kadar geçmişi konuşmak istememesinin işareti de.

“O yıllarda insanların ölümü düşünmediği tek bir gün dahi yoktu” cümlesi “Heder Ağacı”nın başlarında yer alıyor. Bu cümle ne anlatmak istiyor okura?

Bu cümleyi önce kendime söylüyorum aslında. Diyorum ki anlatacağın bu hikâye çabuk bitmeyecek. İnsanların ölümü düşünmediği tek bir günün dahi olmaması, ölümün her an her yerde olabileceğine işarettir. İnsanlar ölecek ve sen buna hazırlıklı olmalısın. Onları öldürmek aynı zamanda hikâyelerini kendine yük alman demektir.

Anlatmak zorundasın ama anlatmak bazen çok iştahlı olabilir, bunun da tuzağına düşme. Yazıya sadık kal ve anlatacaklarının sınırlarını iyi belle. Her okur, bu cümleden yola çıkarak nasıl bir roman okuyacağı konusunda bir tahminde bulunabilir elbette. Yola çıkan üç insanın öldüğünü söylemem, belki de sonda söyleyeceğim şeyi başta söyleyerek okura bu kitabı hikâyesi için değil; dili için, sana başta söylenmeyen o asıl hikâyeyi ilerleyen sayfalarda bulmak için okumalısın, demek isteğimden kaynaklanıyor.

Son zamanlarda “öykü romanın özetidir” deniyor. Roman ve öykü yazan biri olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Buna katılmam mümkün değil. İkisi de birbirinden oldukça farklı iki tür.

Son olarak neler söylersiniz?

Zaman ayırıp kitaplarımı okuyarak hazırladığınız nitelikli sorularınız için teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Abdullah ATAŞÇI

    • 1973 yılında Elazığ’ın Palu ilçesinde doğdu.
    • İlk, orta ve lise öğrenimini Elazığ’da tamamladı.
    • Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu.
    • Bir dönem gazetecilik yaptıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığında çalışmaya başladı.
    • Öykü ve yazıları; pek çok dergi ve süreli yayında yayımlandı.
    • Bir dönem Türkiye’nin ilk öykü gazetesi olan Kül Öykü’nün Yayın Kurulunda yer alan Ataşçı’nın, Sığ Suyun Balıkları (2006) ve Vicdan Saatleri (2008)’nin ardından bu kitaplarda yer alan seçme öyküler ile ilk kez kitaplaşan yeni öykülerden oluşan Kimse Bilmesin (2017) ve ilki 1915’te Rize’de, sonuncusu 2019 yılında Ankara’da geçen, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yaşanan ve her biri yaklaşık on yıllık bir zaman dilimine denk gelen öykülerden oluşan Susmak Derdi (2019) adlı öykü kitapları yayımlandı. Dağda Duman Yeri Yok (2011) adlı romanını Birîndar (2015), Yara Bende (2018), daha önce Selim Adanır adıyla yayımlattığı Ben Buranın Yabancısıyım (2020), Kar ile Kara (2021) ve Heder Ağacı (2022) izledi.
    • Öykü ve romanlarında Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasi koşulları, bunların insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini ve açtığı derin yaraları ele aldı.
    • Yara Bende romanıyla 2019 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü kazandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir