“Oysa hayat gülmek kadar acı,
Susmak kadar fırtınalıymış.
Yaşarken anladım.
Belki de gülerken…”
Mirza
Nöbetim vardı. Boğaziçi Köprüsü’ndeki gece devriyesini bize yazmışlardı. Kaderimize belki de. Yanımda ekipten iki arkadaş daha vardı. Telefonum çaldı. Arayan ilçe emniyet müdür yardımcısıydı. Normalde acil bir durum olmazsa ilçeden aramazlar. Açtım. Bir ihbar aldıklarını, takviye ekip için en geç saat üçte orada olmamız gerektiğini, söyledi. “Tamam.” deyip kapattım.
Ekip arkadaşlarım teşkilata yeni başlamışlardı. Biri eğitim fakültesinden mezun olmuş, diğeri arkeoloji. Atanamayınca polis olmuşlardı. Aldım elime dilin keskin tarafını, sözcüklerle biledim ağzını; sonra inceden inceye doğradım zamanı. Zamanı öldürmenin en güzel kaidesi muhabbettir. Başladım kendi tarzımda mesleğin inceliklerini anlatmaya. Arada uzmanlık alanım olan bel altı fıkralar anlatıyorum. Gülüyoruz, keyfimize diyecek yok.
Mart ayının son haftasındayız. Hava halen kışın kokusunu taşıyor teninde, acayip bir ayaz var. Boğazın bedenini saran sis gecenin de etkisiyle kapkara bir hal almış. Tam ekip otosuna bindik gidiyoruz, bir tır gişelere yaklaştı. Durdurduk. Gerektiği şekilde evraklarını istedim. Verdi. Yalnız şoförün davranışları biraz tuhaf geldi bana. Acayip bir tedirginlik asılmıştı yüzüne. Hemen cezayı yazıp Taksim’deki adrese yetişme telaşındayız. Tabii benim içime bir kurt düştü. Ekip otosuna doğru kaç kere gidip tekrar geri döndüm. Şoföre kasayı açmasını söyledim. Şoför açmamaya ısrar ettikçe arkadaşlar da şüphelendiler. Neyse zor bela açtık kasayı. Ne görelim? Tonlarca narkotik madde!
Hemen telsizden anons geçip takviye ekip istedik. Şoförü ters kelepçeyle ekip otosuna aldık. On dakika geçmeden polislerden önce gazeteciler geldi. Daha sonra basından öğrendiğim kadarıyla Cumhuriyet tarihinin en büyük uyuşturucu operasyonu olarak kayıtlara geçmiş. Bilmem kaç ton… Tabii biz de kedi olalı bir fare yakalamışız. En güzel pozları vermeye çalışıyoruz. Telefonum çalıyor, arayan amirimiz. Bakmıyorum bile. Nasıl olsa burada boş durmadık diyorum, içimden. Ekipler de geldi. Her şeyi kayıt altına aldık.
Ödül beklerken o günün akşamında emre itaatsizlikten ve görevini kötüye kullanmaktan meslekten men edildim. Kendime yanmıyorum, yanımdaki acemi iki polise yazık oldu. “Amirim niye böyle oldu, anlamadık!” dediler. Bir şey diyemedim, sadece üzüldüm. Sonra güldüm ahvalimize.
Hayat bu pes edecek değiliz ya. İki hafta sonra Bebek’teki bir pavyonda badigard işi buldum. İlk başlarda güzel gidiyordu. Sonraları çalışan kadınlardan biri bana kafayı takınca işler sapa sardı. Patron: “Çalışmaya mı geldi yoksa kadınlarla fingirdeşmeye mi? Gönderin gitsin pezevengi.” diye haber yollayınca, “Eyvallah!” deyip, oradan da ayrıldım.
Yaklaşık iki ay iş aradım. Çoğunda “Biz sizi ararız!” dediler ama… Telefonum çaldı. “Akşama kadar sana mühlet, birikmiş kiralarını ödeyemezsen pılını pırtını dışarı atarım!” diyen ev sahibimdi. Sözünün eriydi doğrusu! Dediğini yaptı.
Evden de kovuldum. Ben nerede hata yapıyorum diye, kendimi sorgulamaya başladım. Beceriksiz miyim, işgüzar mıyım, aptal mıyım? Hangisi doğru bunların? Ya da doğru bildiklerimin hangisi yanlış? Yanlış ve doğrunun sınırı, tarifi ne? Kime göre, nasıl, neden… Sonra anlamsızlık girdabında sürüklendim. İyice hırpalandıktan sonra yaşamın kıyısına zor attım kendimi. Boğulmaktan kurtulmuş bir insanın en çok özlediği şeyi yaptım. Nefes almak. Hem de kaç kere? Üst üste ve hızlı başlayıp gittikçe yavaşlayan nefesler… Ve de normalleşen, sıradanlaşan, değersizleşen… Sonra ağzımın kenarına usul usul tebessüm yerleşti. Her şeye inat sürdürdüm; gülüşümü. Ya da denildiği gibi; sürgünümü.
Bir banka kuruldum. Gece ilerledikçe bankların gerçek sahipleri birer birer ortaya döküldü. İlk kez bu kadar evsizin olduğuna şaşırarak baktım. Bırakın empati yalanını. İnsan düşmediği derdin acısını, içmediği suyun tadını bilmezmiş. Bilir gibi yapar belki de. Bilmiş gibi… Sırtınızı bankların sert kaburgalarına saldığınız vakit evsizliğin ne olduğunu hemen anlıyorsunuz. Bir boşluğa düşüyorsunuz ilkin. Uzay kadar bir boşluk. Kara delik gibi anlamsız belki. Ben de mi böyle olacaktım diyorsun. Atadan yadigâr bir saltanat arıyorsun adına şans dediğimiz. Veyahut da baht. İnanmıyorsun, inanmak istememek de denilebilir. Zaman ilerledikçe işler değişiyor. İnsanoğlu kendi kendisini bir kez daha şaşırtıp en zor şartlardan birine daha alışıyor. Alıştım. Hatta tuhaftır hiç bu kadar emniyette hissetmemiştim kendimi. Bilmem kaç kilitle kapalı tuttuğumuz çelik kapılı dairelerin aksine hiç bu kadar güvende olduğumu inanın hissetmemiştim.
Ne zaman ortalıktan el ayak çekilip şehrin gerçek sahipleri karanlığa nüfuz edecek olursa o vakit ben de zuhur ederdim. Herkes gibi benim de sabit bir yerim vardı. Komşularım vardı. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayıp anlatacak çok şeyi olan komşular… Daha da tuhafı içine hapsolduğum memuriyeti bana tekrar vermeye kalksalar beni nasıl ikna edeceklerini düşünüyordum. İmkânı yok gitmem, diyordum. Cidden gitmezdim. Gerçekten ne kadar uzaksam hakikate o kadar yakın bir yerdeydim çünkü. Hissediyordum. Hayatın asıl manasını yaşar gibiydim. İlk kez hem de. Bu tuhaf duyguyu kelimelerle anlatacak kadar aptal değilim. Bu cümleden sonra gözünüzü kapatıp hissetmeye çalışın. Aslında düzenli bir hayatın ne kadar zor olduğunu anlayacaksınız. Her gün belli bir saatte uyuyup, uyanacaksınız. Aynı yoldan geçip, aynı amirin karşısında duracaksınız. Her ayın aynı günü maaş alıp aynı yerlere ödeme yapacaksınız. Belki de çoğu zaman bir hamal gibi gelen paraları alacaklılara aktaracaksınız. Bir hamal kadar yorulup, bir hamal kadar terleyeceksiniz. Tuzlu tuzlu. Ama asla bir hamal kadar okkalı küfredemeyeceksiniz. Aidatlar, faturalar, krediler, kiralar… Derken kısır bir döngünün kısır bir robotu olacaksınız. Oysa çimen kokusu burnunuza çarparken, çekirgeler koro halinde şarkılar söylerken, bir bankta uzanıp gökyüzünü izlemek; yıldızların sevişmelerine şahit olmak ne güzel lütuftur. Bu empatiyle olacak iş değil. Boşuna gözünüzü de kapatmayın, hissetmekle de olmaz. Yaşamak lazım. Gökyüzündeki maviliği, yıldızları, ayı ve limitsiz özgürlüğü anlamak için bizatihi yaşamak lazım.
Bir gece içimize yeni bir arkadaş dâhil oldu. Kokusundan, kıyafetlerinin renginden ve kullandığı kelimelerin şeklinden hemen anladık yeni olduğunu. Tereddüt dolu hareketlerle uzandığım banka yaklaştı. Yer verdim. Usulca yanıma uzandı. Sabah uyanınca kokusu gibi yüz de tanıdıktı. Çekindim önce, sonra duraksadım. Artık öyle bir yerdeydim ki korkuya yer yoktu. Hem bu âlemde ben daha kıdemliydim artık. Belki de daha rütbeli. Omuzlarımda ağırlık yapmayan sade bir apolet…
Ne yani esas duruşa geçip: “Buyurun amirim, emrinizdeyim!” mi deseydim!
Güneş doğmuştu. Uyandırdım. Bana baktı, güldü. Ben de güldüm.
Gülüştük işte…
Recep TURAN

Son Yorumlar