“Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir”
11 Aralık 1975’te aramızdan ayrılan Atsız, genç nesiller arasında etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Ölümünün üzerinden 45 yıl geçmiş olması, onu gençlerin gözünden uzaklaştıramadı. Gençliğe adım atmakta olanlar yine “Bozkurtların Ölümü”nü okuyarak Türk oluyorlar.
Atsız, kendinden önce nesilleri etkileyen ülkü adamları ile aynı kaderi paylaşmıştır: Hayatını hep sıkıntı içinde sürdürmüştür. Ziya Gökalp da, Süleyman Nazif de, Mehmet Âkif de hayatlarını ihtiyaç içinde sürdürmüşler ve geriye yazdıklarından başka bir şey bırakamamışlardı. Ülkü erleri, dünyada kazandıkları parayı da, ülkülerini yayma yolunda harcamışlardır.
Atsız, bunun en son ve zirve örneğidir. Onun ölümünden yıllarca sonra süren ve sürecek olan etkisi, elbette her türlü maddî kazancın üzerindedir. Ülkü adamlarını büyük yapan, rahat yerine çileyi seçmeleri ve buna sabırla katlanmalarıdır.
Prof. Dr. Ömer Faruk Akün, Atsız’ın mücadele adamlığı yönünü şöyle değerlendirir:
“İnandığı dava yolundaki mücadeleleri, bu gaye peşinde kırk sekiz yıl boyunca çalışan yorulmaz kalemi, Atsız’ı Türkçü düşünüşün Cumhuriyet yıllarında en kuvvetli temsilcisi ve önderi yapmıştır. Yazdıkları ile Türkçü düşünceye açıklık getiren, belirli prensipler ve hedefler çizen Atsız, Türk seciyesini ve Türklüğü bozmaya yönelmiş, millî şuura gizliden veya açıktan cephe alan Türklük aleyhtarı düşünce ve tertiplere karşı aralıksız mücadele etmiş, Türklüğü kendisini bekleyen tehlikeler önünde daima uyanık tutmaya çalışmıştır.” (DİA, c.4, s.88)
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun da Atsız’ın birinci özelliğinin “ülkü adamlığı” olduğunu belirterek şunları söyler:
“Atsız her şeyden önce bir ülkü adamıdır. Onun birinci vasfı ülkücülüğüdür. Bütün faaliyet sahaları; tarihçiliği, edebiyat araştırıcılığı, romancılığı gibi şairliği de, bağlı bulunduğu ülkünün mihveri etrafında döner.” (Atsız’ın şiirlerinde ülkü, Atsız Armağanı, İstanbul 1976, s. CXXXI)
Her iki değerli bilim adamının belirttikleri gibi, Atsız’ın hayatında ülkücülük ve bu uğurda mücadele adamlığı daima ön plana çıkar. Atsız, bu yolda üniversitedeki asistanlığından çıkarılmış, öğretmenlik yaptığı okullardan pek çok kere sürgün edilmiş, hapishanelere düşmüş, işkencelere uğramıştır. Bütün bunlara rağmen o yılmamış, mücadelesini sürdürmüştür. Hatta ölümüne yakın bir zamanda, ömrünün iki buçuk ayını (15 Kasım 1973-Ocak 1974) yine ceza evinde geçirmiştir. O sırada 69 yaşındadır. Suçu daima aynıdır: Türk milliyetçisi olmak…
Ülkü adamlarının ölüme bakışları önemlidir. Zira onlar gözü pek oluşlarını, ölüme bakışları ile de beslemektedirler. Atsız, ölüm hakkında ne düşünmektedir? Ölüme bakışının yansımaları nelerdir?
Onun çok okunan romanlarından birinin adı “Bozkurtların Ölümü” adını taşır. Romanlarındaki kahramanlar daima ölümle burun buruna yaşarlar. Hatta Ruh Adam’daki Selim Pusat ölüm sonrasını bile romanda yaşar. Ölüme gözünü kırpmadan giden Kürşad, Atsız’ın en sevdiği ve ortaya çıkardığı bir Göktürk prensidir. Kürşad, Atsız tarafından fark edilmiş gerçek bir tarihî şahsiyettir. Onun bu yönünü yine Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün yazısından aktarıyoruz:
“Atsız’ın Türk tarihi konusunda getirdiği yeniliklerden biri de kendisinden önce varlığı fark edilmemiş Kürşad adlı büyük ve meçhul bir Türk kahramanını ortaya çıkarmasıdır. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın Çin boyunduruğuna düştüğü ve kağan ailesinin Çin hükümdarının sarayında esir tutulduğu bir zamanda, yeğenini kurtararak kağan olarak oturtmak ve bu suretle Türk Devleti’ni yeniden diriltmek için, kırk fedai arkadaşı ile birlikte fağfurun sarayına inanılmaz bir cesaretle yaptığı baskın sonunda ölen Göktürk şehzadesi Kürşad’ı, Atsız cesaret ve fedakârlık bakımından Türk kahramanlarının en büyüğü olarak görmektedir. Atsız, Kürşad’ı yalnız tarih yazılarında ele almamış, Bozkurtların Ölümü adlı romanının baş kahramanlarından biri yaptıktan başka adını sık sık andığı şiirlerinde de örnek ve emsalsiz bir kahraman sıfatıyla devamlı yüceltmiştir.” (DİA, C.4, S. 89)
İşte Atsız, Türk tarihinden, milletinin bağımsızlığı için kendini çekinmeden ölümün kucağına atan bir kahramanı, yani Kürşad’ı birinci örnek olarak seçmiştir. Atsız’ın ölüme bakışı, onun ülkü yolundaki mücadelesinde sebatının kaynaklarından belki de en önemlisidir. Biz bu yazımızda, onun Yolların Sonu (İstanbul,1977) isimli kitabında toplanan şiirleri üzerinde ölümü ele alış tarzlarını inceleyeceğiz.

Atsız’ın şiirleri incelendiğinde, ölümün altı açıdan ele alındığı görülür. Elbette bu açılar ülkü uğrunda ölümle çok yakından ilgilidir. Ancak aradaki bazı nüanslar bir sınıflandırmayı gerekli kılmaktadır.
Hayattan bezginlik sebebi ile ölümü isteyişi hariç tutarsak, Atsız’ın ölümü arzulayışı, hep ülküsüne kavuşmak amacı etrafında döner. Atsız’ın ölümü arzulayış şekillerini şöyle sıralayabiliriz:
- Ülkü uğrunda ölmek,
- Yurt ve şeref uğrunda savaşırken ölmek,
- Ecdada layık olmak için ölmek,
- Kahramanlığın gereği olarak ölmek,
- Gelecek nesillere örnek olmak için ölmek,
- Hayattan beginlik sebebiyle, Tanrı’ya kavuşmak için ölmek.
Atsız bu fikirleri çeşitli şiirlerinde –bazen birkaç mısra veya kıt’a hacminde, bazen de bütün bir şiir boyunca- işlemiştir. Onun iki şiiri vardır ki, bunların temini bütünüyle ölüm fikri meydana getirir. Bunlar GEL BUYRUĞU ve SONA DOĞRU isimli şiirlerdir. Bu iki şiirdeki ölüm fikrini gördükten sonra diğerlerine geçeceğiz.
Gel Buyruğu (Yolların Sonu, s.90) isimli şiire, ölümün Tanrı’nın tatlı bir buyruğu olduğu ve can kuşunun bu emri alır almaz Tanrı’ya uçacağı düşüncelerini taşıyan iki mısra ile girilir:
“Tanrı’nın gel buyruğu tatlılıkla erince
Ona doğru can kuşu uçmasın nice?”
Biraz derince düşünüldüğü vakit, insan ölüme kavuşunca dünya ile hiçbir derdinin kalmadığı anlaşılır. Yaşamak endişesi, dünyanın kanunları ve bin bir çeşit kaygı hep yaşayan insanlar içindir. Ölüler için böyle bir dert yoktur. Can kuşu yükünü derleyip Tanrı’ya kavuştuğu zaman, saydığımız dertlerden kurtulur. Bu şiirde ölüm, dünya dertlerinden bir kurtuluş olarak ele alınmaktadır:
“Ne yaşamak tasası, ne dünyanın yasası,
Ne de bir kaygı kalır, can yükünü derince.”
Hayat ve ölüm birbiriyle iç içedir. Hayat kılıç ise, ölüm bunun kınıdır. Ve her yaşayan mutlaka ölecektir:
“Bu dirlik bir kılıçsa, ölüm onun kınıdır;
İkisini birlikte verirler, bir verince.”
Bu iki mısrada dikkati çeken nokta, şairin hayatı ve ölümü anlatmak için kullandığı sembollerdir. Hayat kılıç, ölüm ise onun kınıdır. Bu semboller, Atsız’ın savaşçı ruhu ile tam bir uygunluk gösterirler. Atsız bir “ülkü eri”dir. Onun hayatı kılıç gibi savaşta geçer. Ölünce de bu savaş artık biter ve kahraman mezara, bir başka deyişle kılıç kına girer.
Yiğitler için ölüm korkulacak bir şey değildir. Hatta onların lezzetle içecekleri Kevser şerbeti’dir. Her yiğit vakti geldiği zaman, bu şerbeti gözünü kırpmadan içmelidir:
“Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir;
Gözünü kırpmadan iç, içme çağı erince.”
Bunları izleyen dört mısrada, ölümün insanı ayırdığı dünya zevkleri ele alınır. Meselâ, göz bir kere yumulunca, şair sazını öyle “inceden ince” çalamaz. Ne güneş kalır ne de ay. Irmak ile çay akmaz olur. Ölüm meleği, yiğidi yere serince, yiğit her şeyi unutmalı ve Tanrı’ya kavuştum saymalıdır:
“Bildiğin neyse unut, Tanrı’ya kavuştun tut,
Bir gün ölüm meleği seni yere serince.”
Atsız, sonraki dört mısrada kendini tasavvufî düşüncenin derinliklerine bırakır. Ölümü Tanrı’ya kavuşmak olarak ele alır. Onu, vahdet-i vücut anlayışı ile izah eder. Fakat bunu anlamak için derince düşünmek lâzımdır. Varlıklar birer küçük su damlası gibidirler ve hepsi sonunda denize kavuşacaklardır:
“Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır,
Bir denize akıyor hepsi yerli yerince.”
Son gibi görülen mezar, yeni bir âlemin başlangıcıdır. Ölüler de sanıldığı gibi canlılıklarını kaybetmemişlerdir. Yeni bir hayatın eşiğindedirler:
“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,
Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.”
Bu mısralar, Atsız’ın tasavvuf düşüncesine ne kadar yatkın olduğunu da göstermektedir. Ölüm, hayattan daha gerçek ve süreklidir. Dünya hayatı geçicidir ve öldükten sonraki hayatımız yanında sözü edilmeye bile değmez. Bu anlayış Atsız’ın 1952 yılında yazdığı “Veda” başlıklı yazasında da net cümleler hâlinde yer alır. Atsız’ın söz konusu cümleleri şöyledir:
“ Hayat ve ölüm.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı bir kâinatın sinesinde yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağı’nda bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.” ( Orkun, 18 Ocak 1952, nr.68, s.7)
Gel Buyruğu isimli şiir ölümü umursamayan iki mısra ile biter. İnsanın teninde can durdukça ölüm düşünülmemelidir. Ölüm gelince, insan zaten hayatta olmayacaktır. Öyleyse ölümden korkmak gibi bir duygu, insanın yanına asla yaklaşmamalıdır.
“Atsız! Ölüm gerekmez teninde can yaşarken,
Sen burada olmazsın ölüm kanat gerince…”
Atsız’ın bütünüyle ölüm temini işlediği ikinci şiiri de Sona Doğru (Yolların Sonu, s.108)’dur. Bu şiir hasret, hüzün ve ölüm düşünceleri ile doludur. Şair, dünyaya artık bıkkın nazarlarla bakmaktadır. Tahayyül ettiği yerlere kavuşamayışın verdiği yakıcı hasretle gönlü kavrularak, son menzile yetmiştir. Artık devamlı o kutlu yerleri, Altayları ve Tanrıdağı’nı özlemektedir. Ölüm onu, özlediği bu kutlu yerlere kavuşturacaktır:
İçinde bulunduğu bezgin ruh hâlinin etkisiyle Atsız, bu cihana hiç önem vermemekte, cihanın hiçbir şeyi onu ilgilendirmemektedir. O, ülküsünün mehabetinin (heybetinin) en yüksek noktasında olarak, son menzile ermiştir. Dünya, bayağılıkların mekânıdır. İsteyenler bu dünya ile ömürlerini doldurabilirler, ama Atsız Türk ırkının şerefli sayfaları arasında yaşamayı seçer. Türklüğün kutlu dağları Altay ve Tanrı Dağları’nın çevresinde dolaşır. Onun özlemi budur. Ölümünde bu kutlu yerlere, orada ruhları dolaşan kutlu ecdada ve nihayet Tanrı’ya kavuşmaktır:
“Bilsin bu cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,
Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.
Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,
Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.
Herkes bir özleyişle yaşar… Ben de öylece
Altayların ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.”
Bu mısraları izleyen dört mısrada ölüme adım atılır. Atsız bir ülkü eri olarak, ayrılıklara mertçe katlanmayı bilir. Bu dünyadan ayrılık vakti gelmiş çatmıştır. Şimdi hüzün dolu bir köşktedir. Ölümün yaklaştığını hissetmektedir. Bütün bir ömrü mücadeleler içinde geçirmiş, her türlü cefaya, vefasızlığa katlanmış, mahrumiyetler çekmiş bu ülkü eri, onun yorgunluğunu bütün ağırlığı ile duymaktadır. Belki bundan daha ağırı, kimsesizliktir. Atsız, bu kadar mücadeleden sonra yalnız başına ölüme yürümektedir:
“Merdanelikle şöyle bakıp ayrılıklara
Son menzilin hüzün dolu kâşânesindeyim
Artık vedâ zamanına pek fazla kalmadı;
Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim.”
Aslında onun gönlünde yatan ölüm de biraz bu şekilde sessiz, kimsesiz ve gözden ırak olanıdır. O, soyadını bile bu düşünce ile seçmiştir: Atsız… adı olmayan. Ancak kendine has mücadeleli yaşayışı bu “Atsız” imzasını onun adı hâline getirecek ve bu adla tanınan gerçek bir kişi olacaktır. 1952’de yazdığı şu satırlar, Atsız’ın yaptığı hizmete karşılık beklememek anlayışını ölüme de nasıl yansıttığını gösteriyor:
“Yaşamak, sadece kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise kâinatın ebedîliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.
Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel, hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Her fedakârlık muhteşemdir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek her şeyden daha muhteşemdir.”
Atsız’ın bütünüyle ölümü işlediği bu iki şiirini gözden geçirdikten sonra, onun ölüm fikrini işleyiş tarzlarını, diğer şiirlerinden örneklerle ele alabiliriz.
Ülkü İçin Ölmek

Atsız’ın eseri, onun Türkçülük ülküsü etrafında bir daire oluşturur. Bu bakımdan, onun şiirlerinde ülkü için ölmek önemli bir yer tutar. Ülkü uğrunda savaşanlar için ölüm korkulacak bir olay değildir. Aksine ülkü için ölünmelidir. İnsan ülküsü yolunda öldüğü zaman, sanki Tanrı’nın eli ona değer. Tanrı’ya kavuşmak gibi bir ödül, ölümü sevdirmeye yeterlidir:
“Ülkü uğrunda gönüller delidir
Kişiler ülkü için ölmelidir.
Tanrı’nın insana değmiş elidir,
Şu ölüm adlı güzel şey.. Saralım.”
(Kömen, Yolların Sonu, s. 36)
Atsız, başka bir şiirinde ise hayata hiç aldırmaz. Ülkü yolu Tanrı yoludur ve uzaktır. Onu ulaşmak için erkenden hazırlanmak gereklidir. Ömür boyu ülküye kavuşmak için yürünür. İşin içinde menzile ulaşamamak da vardır. Bu hayıflanılacak bir durumdur. Ömür boyu kavuşmak için çaba gösterilen Kızılelma, çok uzaklarda kalmıştır:
“Yüz paralık kurşunla gider hayat dediğin;
Tanrı yolu uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızılelma’na varmadan öleceksin.”
(Yolların Sonu, s.69)
Fakat sonraki şiirde, şairin ruhunu bir heyecan sarar. Menzile yetmese bile, o da bu yolda “coşkun bir sel”dir. Atsız, ülkü yolunda kaybedilen hayatı, çekilen çileleri ve ölümü hiç umursamaz. Önemli olan bir ülkü için savaşmış olmaktır:
“Hey arkadaş, tipisine, karına..”
(Yolların Sonu, s. 71)
Yazımızın birinci bölümünü, yine Atsız’ın 1952’deki Veda yazısından cümlelerle bitiriyoruz:
!.. Bu yolda ben de coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne, gamına
“Ülkü yolunda ölenlerin, ebedî karanlık içinde kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parıldamaları güzel, fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkla bir olmaları ondan daha güzeldir.”
Atsız’ın bu anlayışına en güzel örnek de, onun tarafından keşfedilene kadar tarihin karanlıklarında bekleyen, keşfedildiğinde Atsız’ın gözlerini kamaştıran Göktürk şehzadesi Kürşad’dır.
Atsız, yurdu ve şerefi korumayı en önemli görev olarak bilir. Onun şiirlerinde ölümün ele alınış tarzlarından biri de “Yurt ve Şeref İçin Savaşırken Ölmek”tir.
Yurt ve Şeref İçin savaşırken Ölmek
“Yurt için ölümdür en güzeli ölümün;
Ölümler yaşatır bir ırkın vatanını”
(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)
mısralarında Atsız’ın tercihi açıkça ortaya çıkar. 1956 yılında Ruslara ayaklanan Macar milliyetçilerinin, yurtlarını onlardan korumak için tank paletleri altına kendilerini atışları Atsız’ı da etkilemiş ve ona, Macar milliyetçilerini öven bir şiir yazdırmıştır. Bu şiirden alınan yukarıdaki mısralar, vatanın ancak kan dökülerek elde tutulabileceğini söylemektedir. Vatan üzerinde daha sonra yaşayacak gençlere kahramanlık örneği olmak ve onlar tarafından yaşatılmak, yurt için ölümü, ölümlerin en güzeli hâline getirir. Bu uğurda ölen insan, düşman karşısında yenilmiş görünse bile, gerçekte o galiptir. Kendisinden sonrakilere şan bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. İleride mutlaka onu örnek alacak kişiler yetişecektir. Yurt için ölen kişinin dökülen kanı, o zaman hürriyet meş’alesini tutuşturan bir ateş olacaktır. Bunun için Atsız, yurt için ölümü yenilmek olarak kabul etmez:
“Ölmek yenilmek değil,
Yüceltmektir şanını…”
(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)
Er kişiler ise, şanlarına leke sürmektense ölmeyi tercih ederler. Bunun için, gerekirse, yiğit kendi canına bile kıyabilir. Yeter ki şanına leke gelmesin:
“Er kişiler kıyar da öz canına,
Bir damlacık leke sürmez şanına.”
(Sarı Zeybek, Yolların Sonu, s. 27)
İnsan nasıl yaşarsa yaşasın, sonunda ölecektir. Beşikte büyümeye başladığı andan itibaren, insan ölüme doğru yol alır. Kahramanların diğer insanlardan farkı, onlar gibi rahat döşekte ve amaçsızca ölüme gitmeyişleridir. Kahramanların ölümü farklıdır. Onlar canlarını yurda adarlar ve onu yaşatmak için ölürler:
“ İnsan büyür beşikte
Mezarda yatmak için… Ve…
Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için…”
(Kahramanların Ölümü, Yolların Sonu, s.19)
Atsız, hayata, felsefe ve ilim açısından bakmaz. Çünkü o, durgun bir yaşayışa asla katlanamaz. Onun için yaşamak o kadar önemli değildir. Hayat bir oyundur. Çelik pençeli yiğit, hayatı bir oyun zarı gibi atabilmelidir. Durgun, gailesiz bir hayat sürüp, rahat yatakta ölmek kahramanın kabullenebileceği bir tarz değildir. O daima sınır boylarında savaşmalı, ülküsüne erişmek için gerekirse canını vermelidir:
“Anlamayız hayatı felsefeyle ilimle
Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.
Rahat yatakta ölmek acap olmaz mı çile?
Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.”
(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)
Vatan için savaşırken, sınır boylarında ölen kişi, ölümsüzleşir. Görünüşte ölmüştür, ama sonsuza kadar “ırkının şeref taşan efsanesinde” yaşar. Türklüğü cihana hakim kılmak şeklinde ifade edebileceğimiz ülkü için can vermek, kahramanın ezelî kalp ağrısını bir ölçüde dindirebilir. Kurşun ve süngü, onları öldürebilecek silahlar değildir:
“Bu kurşunlar süngüler öldüremezler bizi,
Belki onlarla diner ezelî kalp ağrımız.”
(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)
Ecdada Lâyık Olmak İçin Ölmek
Yurt için ölmek, aslında sonraki kuşaklara örnek olmak için seçilen bir ölüm şeklidir. Bu bölümde madalyonun diğer yüzü ile karşılaşırız. Atalarını tanıyan Türk genci, onların boşuna ölmediğini anlamış ve atalarının ülküsü uğrunda, onlara yaraşır bir evlat olmak için ölmeyi seçmiştir. Atsız’ı hiçbir zaman geçmişten, milletinin yetiştirdiği kahramanlardan ayrı düşünemeyiz. O, her zaman “ırkının şeref taşan efsanesinde”dir. Daima atalarına lâyık olabilmek için çalışmıştır. Türk tarihinden kendisine seçtiği birinci örnek ise Kürşad’dır. Şair, kırk kişiyle Çin sarayını basan Kürşad’ı hiç unutamaz. Ona hayrandır. Yurt ve şeref uğruna savaşırken ölmek istemesinin bir sebebi de, öte dünyada Kürşad’ın huzuruna vardığı vakit, “İşte sana lâyık oldum.” diyebilmektir.
“Yurt ve şeref uğruna sen de seril toprağa
Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!
Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca
Iztırabı dinecek belki o gün Kürşad’ın.”
(Yakarış, Yolların Sonu, s. 8)
Atsız, mazimizdeki kahramanlara hayran olduğu kadar, gelecekte de onların benzerlerinin yetişmesini arzu eder. O takdirde, hemen o yiğide tâbi olup savaşmaya; öldüğü zaman da, belirsiz mezarlarda adı anılmadan yaşamaya razıdır:
“Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince
Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.
Kanlarımız sebildir, akıtarak hepsini
Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız…”
(Yakarış II, Yolların Sonu, s. 7)

Yukarıdaki kıt’anın son mısrasından, Atsız’ın ölümü son kabul etmediğini, aksine vatan uğrunda ölenlerin yaşamaya devam edeceklerine inandığını anlıyoruz.
Daha önce belirttiğimiz gibi, Atsız’ın en önemli arzularından biri, atalara lâyık olabilmektir. Ahirette, Tanrı’ya kavuşmuş erleri görüp onların takdirini kazanmak ister. Ancak, onun mücadelesini en iyi anlayacak olan kişi Kürşad’dır:
“O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da Kürşad uzatarak elini;
Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun diyecek.”
(Yolların Sonu, s. 7)
Atsız, Orkun’da çıkan “Veda” yazısında, ölümü hayata tercih eder. Çünkü ölüm gerçek ve ebedîdir. Kahramanı atalarına ve Tanrı’ya ölüm kavuşturacaktır. Onun bu fikrini işlediği paragrafı buraya alıyoruz:
“Hayat ve ölüm… Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kâinatın sinesinde yatmak… İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağlarında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür.” (Orkun, 18 Ocak 1952, 68. Sayı)
Kahramanlığın Gereği Olarak Ölmek
Ölüm fikrine bakılan bir başka açı da, kahramanlık gereği ölmektir. Kahramanlar alelâde insanlar değildirler. Onlar hayatlarını çelik elleriyle bir zar gibi atmasını bilirler. Onlar hayatı önemsemezler, çünkü ölüme âşık olmuşlardır. Kahramanlar için ölüm, kavuşulması gereken sevgilidir. İnsan sevdiğine kavuşmak için nasıl koşup giderse, ölümün kucağına da öyle atılır. Ve onu, bir sevgili gibi kucaklar:
“Kahramanlar yürür gider ölüme karşı,
Bir sevgili gibi onu basar bağrına!”
(Yolların Sonu, s. 12)
Ve Atsız, ardından bir kahraman edasıyla ölüme hitap eder. Kahramanın talihi ölümde saklıdır. O, dünyada her yiğide nişanlıdır… Ölüme kavuşmak, ona âşık olana doyulmaz zevkler verir:
“Sen ne kadar güzel şeysin ey şanlı ölüm!
Bizim bütün talihimiz sende saklıdır.
Ey dünyada her yiğide nişanlı ölüm,
Zevki sende arayanlar elbet haklıdır.”
(Yarının Türküsü, Yolların Sonu, s. 33/34.)
Kahramanda ölüm korkusu yoktur. Dünyada ölümsüzlük olmadığına göre, ölümden korkmak abestir. Kahraman ise daima ölümü göze almıştır. Her an ölümle kucaklaşarak, onun acı içeceğini yudumlamaya hazırdır. Kahramanlığın en temel iki şartı korkusuzluk ve ölümdür. İnsan ölmeden kahraman olamaz:
“Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.
…
Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından,
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.”
(Kahramanlık, Yolların Sonu, s. 46)
Kahramanın dünyada ve onun güzelliklerinde gözü yoktur. Ceylân gözlü güzeller kahramanı oyalamaktan başka bir şey yapmazlar. Onun kahramanlığını göstermesini engellerler. Kahramanın sevgilisi kılıç ve süngüdür. Kahraman yatakta değil savaşta ölür:
“Gam mı ceylân gözlüler bize yâr olmasa?
Yeter ki kılıçlarla süngüler bize yâr olmalı.
Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa?
Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı.”
(Yakarış, Yolların Sonu, s. 8)
Şu mısralarda da Atsız, kahramanın tarifini yapıyor gibidir. Hiç ölümü sevmeyen, onu kıskançlıkla kendine saklamayanlar kahraman olabilirler mi?
“O batırlar ki basıp bağra kucaklar ölümü,
Özgelerden sakınıp kendine saklar ölümü.”
(Kömen, Yolların Sonu, s.36)
Gelecek Nesiller İçin Ölmek
Atsız için, ülkü yolunda savaşırken ölmekten bir gaye de, sonradan gelecek nesillere örnek olmak ve onlar tarafından hayırla anılmaktır. Şairin kendisi nasıl daha evvelki kahramanlara hayran idiyse ve onları saygıyla anıyorsa; sonraki nesiller de kutlu topraklar üzerinde dolaşırlarken, Atsız’dan bir hatıraya rastlayarak, onu anmalıdırlar. O zaman Atsız’ın ruhu da bundan büyük bir zevk duyacaktır:
“Karışınca gövdem yurdun topraklarına,
Ruhum uçar ırkımızın bayraklarına.
Varlığının sevgisini onlara taşır;
Kendisi de ay-yıldıza belki karışır.
Bir gün gelip ırkımızın gürbüz erleri,
Adım adım dolaşırken kutlu yerleri,
Vaktiyle bir Atsız varmış, derlerse ne hoş!
Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?”
(Selâm, Yolların Sonu, s. 45.)
Hayattan Bezginlik Sebebiyle Tanrı’ya Kavuşmak İçin Ölmek
Atsız, kırk yedi yaşında iken yazdığı bir dörtlükte, ölümden başka her şeyin yalan olduğunu söyler. Onun bu kırk yedi yıllık ömrü çeşitli olaylarla dopdoludur. O, devamlı ülküsü yolunda çalışmış ve çok ıstırap çekmiştir. Sürgünden zindana kadar her eziyeti görmüştür. Bu yüzden onun kırk yedi yıllık ömrü, gerçekten üç ömre bedeldir. Ama bu zaman yine de bir gün kadar çabuk geçmiştir. Atsız bir başka cihan, bir başka hayat özlemektedir. Buna giden yol da ölümden geçer:
“Üç ömre bedel kırk yedi yıl gün gibi geçti,
Dünyadaki her zevke dedim; yok kadar azmış.
Bir başka hayat, başka cihan özlüyorum ben,
Bildim ki ölümden öte gerçek olamazmış.”
(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 100.)
Her şahsın yaşayışı ve ölümü farklıdır. Fakat Atsız’ın hayatı herkesinden daha başkadır. Ölümü de değişik olacaktır. O bir ülkü adamıdır ve bu yolda mücadele ederken yollarda tükenip kalacaktır. Atsız’ın bu konudaki dörtlüğü Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ındaki;
Bu emel gurbetinin yoktur ucu,
Daima yollar uzar kalp üzülür.
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.
mısralarını hatırlatır. Atsız’ın mısraları şöyledir:
“Kimi sessiz yaşayıp öyle göçer;
Kimi teşyî olunur kollarda…
Biri vardır: Yaşamış fırtınalı
Kalacaktır tükenip yollarda…”
(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 102)
Şair, bazen çektiği bunca acıdan bizar olur. Hayatı düzensizlikler içindedir. Zihni karmakarışıktır. Ama bütün bunları ezelden, Yaradan yazmıştır. Tanrı öyle istemiştir. Bu dertlerden kurtulmak da ancak ölmekle mümkündür:
“Darmadağınık ve perişan aklım,
Beni sersem ediyor bunca acı.
Çâre yok: Yazdı ezelden Yaradan,
Çâre yok: Sade ölümdür ilâcı…”
(Dörtlükler, Yolların Sonu, s.105)
Atsız, hayattan ve acılardan şikâyetçidir. Huzursuzluk içindedir. Ama, hayatın acıları onu isyana götürmez. Aksine teslimiyet içindedir. Bütün zorlukları Tanrı yazmıştır. Dünyadaki zorluklardan kurtulma çaresi olarak da ölümü vermiştir. Öyleyse dertlerden kurtulmak ve Tanrı’ya kavuşmak için ölümü tatmak gereklidir. Burada Atsızın ezel, ebed ve kader fikirleri ile tam bir uyuşma içinde olduğunu görüyoruz.
Atsız’ın şiirlerinde ölüm fikri geniş yer tutmaktadır. Hemen her şiirine bu fikir girmiştir. Onun arzuladığı ölüm, ülkü uğrunda olanıdır. Atsız, rahat yatakta ölmeyi hiç istemez. Maziden örnek aldığı ve özlediği şahıslar hep savaşırken ölen ve ölümden korkmayan kahramanlardır.
Atsız, ölüme, insanı hayatın dertlerinden kurtaran, Tanrı’ya kavuşturan, yeni bir hayatın başlangıcı olan ve yine Tanrı’nın ezelden yazdığı bir akıbet olarak da bakar.
Özetle Atsız, bir ülkü adamına yakışacak şekilde, ölümü, ona kavuşulduğu zaman bütün acı ve hasretlerin dineceği bir sevgili olarak kabul etmiştir.

Ülküye ulaşmak için, hayatı yok sayarak çalışmaktan başka bir çarenin olmadığı da bir gerçektir. Tarihte iz bırakan kahramanların ortak özellikleri, hayatı göz ardı etmeleri ve ölümden korkmamalarıdır. Ölüm onlar için asla korkulacak bir son olmamıştır. Aksine bu kahramanlar, ölümü sımsıkı sarılacakları bir sevgili olarak görmüşlerdir.
Atsız’ın bir vasiyet niteliği de taşıyan “Veda” yazısından bir bölümü alarak, yazımızı bitiriyoruz:
“Türkçüler! Sıkı saflar hâlinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk alayı gibi, ülküye doğru ilerleyiniz.
Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile, en küçük karşılığını beklemeyiniz.
Tanrı Türk’ü korusun!”
(Orkun, Ocak ve Mart 1999)
İsa KOCAKAPLAN

Son Yorumlar