Aytekin Yılmaz: “Korkunun Diktatörlüğü İçimizdedir…”

Aytekin Bey, Türkiye’de eleştiriden, kafa konforunu bozucu unsurlardan, ezber bozan bilgilerden genelde uzak durulur. İnsanlar mensup oldukları ideolojik örgütleri, cemaatleri, siyasi düşünceleri kutsarlar ve eleştirmezler. İçinde yer aldıkları yapıları dogmatikleştirirler. Legal ya da illegal bu değişmez. Bu durum aynı zamanda insanlar için bir güvenlik ve rahatlık alanı da oluşturur. Ama siz en başından bu tarafa bütün kitaplarınızda ve konuşmalarınızda bir dönem içinde yer aldığınız örgütü eleştiriyorsunuz, örgüt içindeki yanlışlara dikkat çekiyorsunuz. Neden taraf olmanın konforu değil de eleştiri, doğruyu arama gayreti? Bir yerlere yaslanarak kahramanlık payesi kazanabilecekken, zor olanı seçmek niye?

Bu tamamen nasıl bir insan olmak istediğimizle, nasıl yaşamak istediğimizle ilgili bir tercihtir. Evet rakiplerinizi eleştirmek mensubu olduğunuz mahallede prim yapar. Buna mukabil kendi mahallenizi eleştirmenin hiçbir avantajı olmadığı gibi linç edilirsiniz. Bu bir realite ve insanların yaşadığı her yerde hayatın bir yasası gibi artık. Mahalleyle hesaplaşmak çok az tercih edilen bir şeydir. İnsanlar genellikle mahallelerinde sevilmek isterler, kimse “hain” olmak istemez. Kendi yazın serüvenimi bir insanın özgürleşmesi süreci olarak değerlendiriyorum. Ben özgürleşmek istedikçe mensubu bulunduğum mahallemin/örgütümün bunun önünde engel olduğunu gördüm. Yıllarca dışarıda sandığım  diktatörlerden birinin de içimizde olduğunu gördüm. Dışarıdaki diktatörleri çok rahatlıkla eleştirenler, içimizdeki diktatöre tapıyordu. Hapishanenin dar ama katı ideolojik örgütlü ortamında buna en yalın haliyle tanık oldum. İnsanlar neden korkuyorsa diktatörünün de esasında o olduğunu düşünüyorum korkunun diktatörlüğü içimizdedir. Neyi eleştiremiyorsak diktatörümüz de odur! Ben bu kitapta kendi diktatörüme dokundum.

Yazmaya hapishanede mi karar verdiniz?

Evet, benim hapishanede yazma serüvenim bir özgürleşme girişimidir, her anlamda içerden dışarıya çıkma diyorum ben buna. Edebiyat veya yazma uğraşı denilen şey benim için, özgür ve eleştirel olmak anlamına gelir. Edebiyat tarihinde özgün eserleri yazanların özgür yazarlar olduğunu düşünüyorum. Özgür olmadan eleştirel olamazsınız. Yazmaya başlamadan önce dünya edebiyat deneyimlerini okudum araştırdım biraz. Almanya’da Nazi toplama kamplarından sağ kurtulan yazarların Primo Levi ve Elie Wiesel’in yazdığı kitapları okudum, Rusya deneyiminde Stalin’in Gulag toplama kampları üzerine yazılan Soljenitsin ve Vasili Grosman’ın kitaplarını okudum. Bu yazarların hem eserlerini hem de yazarlık serüvenlerini okudum. 1984’ten beri devam eden Kürt dağındaki savaşı yazmak ve oradan bir barış edebiyatı yaratmak için dersime çalışmam gerekiyordu. Sadece meselenin teorik kısmıyla değil, yaşam biçimiyle de önce kendi yüzleşmemi yapmam gerektiğinin bilincindeydim. Hapishane gibi bir yerde bu yüzleşmeyi yapmak kolay olmadı tabi ki. Ama sonuçlarına katlanıp bu yüzleşmeyi yaptığınızda ise kendinizi iyi hissediyorsunuz. Bana çok iyi geldi mesela. Nereden başlamalı neleri yazmalı sorusunun cevabını da yine kitaplarda ve kendi yaşanmışlık deneyimimde buldum.

Kitaplarınızın çoğu da kendi tanıklığınıza dayanıyor diyebilir miyiz?

Diyebiliriz, çünkü bir dönemin belgesini en iyi tutmanın yolu kendi tanıklığınız olmalıdır. Mesela bu ülkede okuduğum ve tanıdığım yazarların çoğu devleti ve karşı mahalleleri eleştiren şeyler yazıyorlardı. Bunu yeniden yapmak bana tekrar yapmak gibi olacaktı. Başka yeni bir şey denemeliydim ki özgün bir şey yapmış olayım. Bunu hapishane gibi bir yerde yapmaya kalkmak benim için zor olmadı. Hapishanede ilk 3-4 yıl sürekli okudum. Özellikle 19. Yüzyıl Rus edebiyatını detaylı okuma şansına sahip oldum. 1993’te Kırklareli hapishanesinde Dostoyevski’nin “Ölü Evinden Anılar” adlı hapishane anılarını anlattığı romanını okuduğumda kafamda bir şeyler canlanmıştı. Hem Türkiye’de yazılan hapishane romanları, hem de Dostoyevski’nin bu romanı bana neyi yazmamam gerektiğini hatırlattılar. Okuduğum hapishane romanları devletlerin hapishanelerini anlatıyordu. Bu literatüre yeni kitaplar katmak (hele bir de Dostoyevski ve Kerim Korcan’dan sonra) özgün bir şey olmayacağını düşündüm. Bunun yerine kendi tanıklığımdan yola çıkarak, hapishane koğuşlarında sol örgütler tarafından kurulan hapishane içinde hapishaneyi yazmak daha özgün ve daha yeni bir şey olacağını düşündüm ve öyle de yaptım.

Uzun sayılabilecek bir hapishane hayatınız var. Burada daha çok okumayı, günlük tutmayı ve kendi dünyanıza çekilmeyi tercih etmişsiniz. Aynı zamanda da gözlemlemeye… Bu tercihiniz sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Hikâyeler yazmak benim çocukluk tutkumdu. Dışarıda bunu yapma şansım olmadı. Ancak hapis olduktan sonra bunu yapabilme fırsatına kavuştum. (Kitaplarımda uzun uzadıya anlattığım için burada tekrar etmiş olmayayım.) Hapishanede üyesi olduğum örgütten ayrılıp bağımsız kalmayı ve eleştirel olmayı tercih ettim. Önümde yatılacak 9 yıllık bir zaman vardı ve ben hapistim. Ben tercihimi örgütün iyi bir militanı olmaktan yana değil, eleştirel olmaktan, yazmaktan ve edebiyattan yana yaptım. Dışarı çıktıktan sonra yayınlanan bir çok kitabımın mayası hapishaneye aittir. Günlükleri ve notlarımı hapishane koğuşlarında tuttum. Hapishaneye ilk gittiğim günlerde bana söylenen ilk sözlerden biri, “hapis yata yata biter.” diyorlardı. Pek hoşlanmamıştım bu sözden, daha sonraki yıllarda koğuştaki günlük yaşamımdan  yola çıkarak bu sözü değiştirdim, “hapis yaza yaza biter….” dedim, ve öyle de bitirdim. Çıkarken hem “Son Diktatör” hem de birkaç kitap müsveddesi, bir o kadar da ajandalara yazılmış günlük ve notlarla dışarı çıktım. Şu an yayınlanan kitaplarımın çoğu işte bu hapishane külliyatından çıktı.

Son Diktatör kitabınızda “Hapishane İçinde İkinci El Toplama Kampları” diye bir başlık çok dikkatimi çekti. Nedir bu ikinci el toplama kampı? Açabilir misiniz bu kampın kapılarını?

“Son Diktatör” kitabım bir kavramlaştırma kitabıdır aynı zamanda. Totaliter bir örgütte henüz iktidar olmadan, tek adam’ın zamanla nasıl bir diktatöre dönüştüğünü anlatır. İkinci el toplama kampını yaratan şey ikinci el bir diktatörün örgüt sistemidir. Bu kavramlaştırmayı hapishane koğuşlarında kurulmuş örgütün komün yaşamı üzerinden anlattım. Bilindiği gibi bu örgütler ’90’lı yıllarda hapishane koğuşlarında iktidar oldular. Devlet bu örgütleri daha rahat kontrol edebilmek için koğuşları bu örgütlere bıraktı. PKK ve radikal sol örgütler de 23 hapishanede koğuşları yönettiler. Hapishane idaresi iç mekânlardan çekilmişti. Şöyle düşünün, hapishane devletin hapishanesi ama işletmesini bu örgütlere bırakmıştı. Bu örgütler de 20-50 ve 100 kişilik koğuşları toplama kamplarına çevirerek yoğunlaştırılmış ideolojik eğitim çalışmaları yaptılar, ve bu 1991’den 19 Aralık 2000 Hayata Dönüş cezaevi operasyonlarına kadar devam etti. Ben de o yıllarda hapishanede bulunduğum için kendi tanıklığım üzerinden yazdım bu yaşanmışlıkları.

Bu ikinci el toplama kampları dediğiniz koğuşlarda, sözünü ettiğiniz PKK ve radikal sol örgütler 10 yıllık bir sürede toplamda kaç insana hükmettiler sizce? Bu konuda bir araştırmanız oldu mu durumun anlaşılması açısından soruyorum?

Kendi tanıklığımdan ve araştırmalarımdan iz sürerek söyleyecek olursam, bu sayı 100 binden fazladır. ’90’lı yıllarda özellikle Nevroz gibi özel günlerde topluca tutuklamalar olurdu. Tutuklananların çoğu sivil halktan insanlardı. Çoğu Kürtçe slogan atmaktan, bazıları da örgüte yardım yataklık yapmaktan tutuklanıp üç-beş ay içerde tutulurlardı. Bu tutuklamalar sanki bilinçli olarak yapılıyordu. Hapishaneye gelen bu insanlar (bazıları 18 yaşın altında çocuktu) koğuşlarda örgütün yoğun ideolojik eğitiminden geçiyorlardı, tahliye olduklarında ise bazıları örgüte katılıp dağa çıkıyordu. Bu koğuşlardaki imkan dışarıdaki PKK kamplarında yoktu. Örgüt günde 8 saat ideolojik eğitimi zorunlu kılmıştı.

Yine kitabınızda Abdullah Öcalan için ikinci el diktatör diyorsunuz bunu konuşalım biraz?

Sözünü ettiğim  ikinci el toplama kampları,  ikinci el bir diktatör’ün kamplarıdır zaten. Bilindiği gibi Abdullah Öcalan 1980 darbesi öncesi Suriye’ye çıktı, orada örgüt adına illegal kamplar kurdular. Sadece Suriye’de ve İran’da değil, Yunanistan’da da kuruldu benzer kamplar. Bu kamplar bir devletin olmadığı için, bir de başka yerlerde ve illegal oldukları için ikinci el kamplardır. Aynı Türkiye hapishanelerinde olduğu gibi, hapishaneler devletin ama işleten PKK ve sol örgütlerdi. Dışarıda da bu kampların kurulduğu devletler başka, ama bu kampları kuran ve işleten PKK’dir. Benzer şey Abdullah Öcalan için söylenebilir. 1980’den (çıkarıldığı güne kadar) 1998’e kadar, Öcalan Suriye devletinin güdümündedir. Ama 1999 da yakalandığı günden beri de Türk devletinin hizmetindedir. Bunu yakalandığı ilk günde kendisi söyledi zaten, “Devlete hizmet etmeye hazırım” dedi. Aslında bu kişi Öcalan olduğu için değil, bir devleti olmadığı için, başka devletlere yaslanarak örgüt yönettiği için ikinci el bir diktatördür! Ama bunun ikinci el bir diktatör olmasını küçümsemeyelim.

 Küçümsemeyelim derken?

En az bir devlet yöneten diktatör kadar güçlü ve etkisi var. Bunu çoğu insan küçümsüyor ve görmezden geliyor. “Sonuçta o en fazla bir örgüt lideri” diyenler var ve bunlar fena halde yanılıyorlar. Bu yanılgı başta örgüt olarak PKK’yi yanlış değerlendirmekten kaynaklanıyor. Bazıları PKK’yi çevre örgütü sanıyor. 

Burayı biraz açabilir misiniz? PKK konusunda yanıldığımız ya da yanlış düşündüğümüz ne var?

PKK herhangi bir illegal sol örgüt değildir, Ortadoğu’da 40 yıldır Türkiye’ye karşı savaş yürüten ve buna da “Devrimci halk savaşı” diyor. Uzun yıllar dağlarda gerilla sayısı 5-10 bin arası değişiyordu. Ama 2010’lardan sonra Suriye’de YPG üzerinden ordusunu 60 binlere çıkararak düzenli ordusunu kurdu. Türkiye’de HDP üzerinden 6 milyon civarında oy’a hükmediyor. Ortadoğu’da ve diasporada ise 20 milyondan fazla Kürdü etkilemiş durumdadır. Avrupa’da 2-3 milyon nüfuslu devletler var. PKK bir örgüt ama aynı zamanda bir devlet gücüne ve örgütlenmesine sahip. PKK savaşının 40 yıllık bilançosunu henüz kimseler konuşmuyor. Ama bu kanlı bilançoyu konuşmadan Kürt sorununu çözmek kolay değildir. “Yüzleşerek Barışmak” adlı kitabımda bu bilançoyu  yazdım.

Biraz bahsedebilir misiniz bu bilançodan?

PKK ile 1984’ten beri devam eden bu çatışmalı süreçte toplamda 100 bin insanımızı yitirmişiz. Dört milyondan fazla Kürt şehir ve köylerinden göç etmek zorunda kalmıştır. Bazı uzmanlara göre ise bu savaşın ülkeye toplam maliyeti 3 trilyon dolar olduğu söyleniyor. Ülkenin ekonomik krizi üzerine konuşanlar nedense PKK savaşına harcanan bütçe üzerine konuşmuyorlar. Yazarlar savaşı sonlandıramaz ama teşhir edebilirler, yazarları tarafından yazılmamış anlatılmamış bir savaş son bulmaz. Yazanların çoğu da devlet şiddetini ve devletin mağdurlarını yazıyorlar. PKK şiddetine “devrimci şiddet” diyerek kutsayanlar bile var.

Yakalanınca Önderlikten, Kürt halkının liderliğinden, tanrısallıktan “Türk devletine hizmet etmeye hazırım” çizgisine gelen bir Öcalan var. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? İkinci el bir diktatörlüğün ve son diktatör Öcalan’ın serencamı ne anlatıyor bize? Neler söylersiniz?

Abdullah Öcalan 1999 da yakalandığında kendisini kurtarmak için, geçmişini yakmış sıfırlamış bir insandır. Yakalandığı günlerde sorgu sürecindeki tutumlarından dolayı dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, “Abdullah Öcalan siyaseten ölü bir kişiliktir.” açıklamasını yaptı. Kitapta da anlattığım gibi o süreci Bursa hapishanesinde yakından takip ettim. 1998 Kasımında İtalya-Roma’da ev hapsindeyken neler dediyse, yakalandıktan sonra İmralı’da tam tersini söyledi ve yaptı. 22 yıldır da aynı tutumlarına devam ediyor. İlk yakalandığı günlerde Hapishanelerde onun için 44 mahpus kendini yaktı bunlardan 12’si yaşamını yitirdi. En son 2019 da Öcalan için yapılan ölüm oruçlarında ise 8 PKK’li mahpus daha yaşamına son verdi. Öcalan ise 22 yıldır hapis olmasına rağmen bir tek gün bile açlık grevi yapmadı. Şunu da belirteyim 1999 dan sonraki Öcalan PKK için eski Öcalan değildir artık. Dışarıdaki PKK onay verdikçe Öcalan vardır. Yani çoğunun sandığı gibi artık PKK Öcalan’a bağlı değildir. Örgüt ne derse o oluyor. Hükümet bunu anlamak istemiyordu ama  son yerel (2019) seçimlerde onlar da bu gerçeği anlamış oldular.

Bir de bizim topraklarımızda ölümün kutsanmasının yanında lider, önder kutsanması da söz konuda. Hiçbir hususta lider ya da önder sorgulanmaz. PKK’da da “önderlik olmadan yaşam olmaz.” “Önderliği anlamak”, “Önderlik için kendini feda etmek” gibi söylemlere çok sık rastlıyoruz. Bu söylemler örgüte ve öndere mistik bir hava katmıyor mu? Onları dinsel, metafizik, ulaşılamaz kişiliklere döndürmüyor mu?

Bu dediğiniz şeyi kitapta Abdullah Öcalan çarpıcı bir sözle dile getiriyor, “Benim militanlar beni anlamıyorlar, ama benim için ölüyorlar.” der. Militanları bu hale getiren kendisinin totaliter zihniyetidir. Örgütü kurarken Stalinist bir tarzda kurdu, sonrasında ise Ortadoğu’ya çıktıktan sonra oranın diktatör liderlerine özendi. Özenmekle kalmadı onlardan daha beter bir mürit militan kitlesi yarattı. Kendisine biat etmeyenler, eleştiri yapanlar Stalinist yöntemlerle ortadan kaldırıldılar. Şu alıntılayacağım sözler 1998 de Şam’daki kampta militanlarına hitaben söylediği şeylerdir. “Lise dönemlerinde felsefi bunalım yaşadım. Tanrı ile savaşı verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum. Tanrının zavallı bir kulu kölesi değil de, büyük kurtuluş, özgürlük savaşçısı olma savaşımı. Hep Tanrı deseydim basit Tanrı olurdum. Ben de ise aşma yaşanmıştır.” Kendini Tanrı yerine koyan hatta onu da aşan birinden bahsediyoruz. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? O gün toplantıda söylediği bu sözleri ve buna benzer sözleri kitap olarak basılıyor ve örgütün olduğu her yerde eğitim toplantılarında okutuluyor. Buna benzer nedenlerden dolayı Öcalan her hangi bir diktatör değildir. “Son Diktatör” kitabıyla ilgili çıkan yazılara baktım. George Orwell’in “1984”üne benzetenler var. Bu benzetme yapılırken unutulan bir şeyi hatırlatmış olayım, Orwell’in “1984”ü bir kurgudur, “Son Diktatör” ise son 40 yılda yaşanmış gerçek olanı anlatır. “1984”te kurgu gibi olan şeyler, PKK deneyimi olarak “Son Diktatör” de hayata geçmiştir. “Son Diktatör” bir yönüyle de PKK’nin ya da Öcalan’ın “1984”üdür!

Kitabınızda PKK’nın toplum mühendisliği yaptığı, örgüt içinde kişiliklerin sınıflandırılması gibi bir husustan bahsediyorsunuz. Bu sınıflamalar hakkında neler söylersiniz? En makbul kişilik ve en sevilmeyen kişilik hangileri?

Stalinist örgütlerde iyi kişiliklerin/kahramanların olması için, şeytanlaştırılacak “hain” kategorisinde anılacak kişiliklerin olması lazım, yoksa bile yaratılmalıdır. Abdullah Öcalan örgüt içinde bunu yaptı. Militanların kişilik tiplerini önce “Küçük bujuva kişilik” , “Feodal kişilik” gibi tasniflerle sınıflara ayırdı, sonra da “Dersim kişiliği” , “Botan kişiliği” gibi yöresel/bölgelere ayırıp kategorileştirerek sıfırladı. Araştırabildiğim kadarıyla PKK de örgüt içinde  mühendislik yapılarak 20’ye yakın kişilik tasnifi yapılmıştır, bunların çoğunun Öcalan tarafından yapıldığı biliniyor. Mesela en iyi militan kişilik “Zafer kişiliği”dir. PKK de bu kişilik örgüt için savaşırken çatışmada ölen kişiliktir. Bu yüzden de Öcalan sık sık “PKK şehitlerin partisidir.” der. Gerçek PKK’liler dava için ölmüş olanlardır, yaşayanlar ise her an “hain” olabileceği için parti de hiçbir hak ve hukuku yoktur.

Aytekin Bey çok sık dile getirdiğiniz bir gözleminiz var: PKK ve diğer radikal sol örgütler çok katı bir örgütlenme içindeler, farklı düşünce ve seslere yaşam hakkı yok. Farklılıklar anında eziliyor… Bunlar daha iktidar olmadan ya da devim yapmadan baskıcı, tek tip yanlarını ortaya koyuyorlar. Bu iklimde nefes almak bile zorlaşıyor. Bu hususta neler söylersiniz? Niye bu sertlik ve insansızlık?

“Son Diktatör” ve “Yoldaşını Öldürmek” kitaplarım tam da bunu anlatır. Katı ideolojik sol örgütler daha devlet iktidarını ele geçirmeden, kendi küçük iktidar adacıklarında totaliter yapılara dönüştüler. Kitaplarımda hapishaneleri çokça konu etmem biraz bununla ilgilidir. Hem PKK hem de DHKP-C ve TİKKO gibi sol örgütler bir tek hapishane koğuşlarında iktidar oldular.  50-100 kişilik koğuşları 10 yıl süreyle yönettiler. İktidar oldukları bu yerleri toplama kamplarına çevirdiler. Bunu nasıl yaptıklarını kitaplarımda anlattığım için tekrar etmek istemiyorum. Ama bir diktatörlükte yapılabilecek çok şeyi yaptılar. Örgüt kurallarını ihlal edenleri, örgüte muhalefet edenleri, örgütten ayrılmak isteyenleri hapishane koğuşlarında infaz ettiler. “Son Diktatör” kitabı aslında bize gelecekten haber veriyor, eğer henüz devlete iktidar olmayanlar bu koğuşlarda bunları yapıyorlarsa, yarın devlet iktidarında yapabileceklerini tahmin edebiliriz. Zaten Öcalan eskiden sık sık şöyle derdi, “Geçmişte yaptıklarımız gelecekte yapacaklarımızın teminatıdır.” Bu konuda ki öngörüm şöyle; PKK ve radikal sol örgütlerden biri bu ülkede iktidar olursa ilk yapacakları şey, nüfusun önemli bir kısmını toplama kamplarına almak olacaktır. Böyle dediğimde “Nerden biliyorsun böyle yapacaklarını..?” diyenlere karşılık da, hapishane koğuşlarında yaptıklarından bildiğimi ve tanık olduğumu hatırlatıyorum.

Son olarak neler söylersiniz? Ölmeden ve öldürmeden yaşamanın güzelliğinin farkına varılacak mı? Yaşıyor olmanın tadını alabilecek miyiz bu coğrafyada? Neler yapmalıyız?

Yapılacak şey çok basit, her türlü şiddetten uzak durmalıyız. Her ne yapacaksak yaşayarak/yaşatarak yapmalıyız. Başka ülkeler soğuk savaş döneminden kalan radikal sol örgütlerini kapattılar. Bizdekiler 50 yıldır kapanmıyorlar, bunda devletin de payı olduğunu düşünüyorum. 100 yıllık cumhuriyet geçmişiyle yüzleşmedi mesela. Devletin demokratikleşememesi bu örgütlere sürekli mağduriyet alanları yarattı. Bu durum yine de kimseye silahlı yöntemlerle savaşma hakkı vermemelidir. Biraz araştırdım bu konuyu mesela  son 50 yılda “Devrimci şiddet” yöntemiyle dünyada devrim yapmış bir tek örgüt yoktur. Sıkılmış yumruklarla kavga etmek için meydanlara çıkarsanız her zaman güçlü olan kazanır. Bu ülkede 1920’den beri solcular komünistler legal illegal biçimde devletle kavga ediyorlar ve her seferinde dayak yiyen, hapislere atılanlar öldürülenler solcular oluyor. Trajik olanı ise, bazılarının 100 yıllık bu geçmişten ders çıkarmıyor olmalarıdır. İnternet çağında halen daha düşüncelerini ideolojilerini terör eylemleriyle hayata geçirmeye çalışanları duyduğumda sadece üzülüyorum. Yıllar önce kendi deneyimimle yüzleşerek geçmişimin bu sayfasını kapattım. Artık hiçbir davayı uğruna ölecek kadar sevmiyorum, ama yaşamı savunan davaların içinde olmak istiyorum. Meşru legal zeminlerin kıymetini bilelim, gittiğim her toplantıda gençlere şunu söylüyorum, şiddetten uzak durun, her ne yapacaksanız meşru zeminlerde yapın. Başka hayatlara son vererek yeni hayatlar kurma hayali yanlış bir hayaldir. 

Muaz ERGÜ

Aytekin YILMAZ

1967’de Diyarbakır’ın Ergani ilçesinin Ortayazı köyünde doğdu. Ortaokulu bitirdi. Siyasi nedenlerden dolayı yaklaşık 10 yıl hapishanede kaldı. Hapishanede kaldığı yıllarda “Bilene fakültedir hapishane koğuşları” sözüne uygun biçimde değerlendirdi. 10 yıl boyunca kitaplar okudu, günlükler tuttu, araştırmalar yaptı. Hapishanede yazdığı çalışmalarını dışarı çıktıktan sonra yayımlatabildi. “Yoldaşını Öldürmek” kitabıyla görmezden gelinen sol örgüt hapishanelerini ve örgüt içi infazlarını yazdı.

Kitaplarında hapishaneleri konu etmiş olsa da esasında son 40 yıllık çatışmalı süreci edebî bir üslupla anlatmaya çalıştı. “Kürt dağındaki savaşın içini içeriden anlatmak istiyorum, dağın içini konuşmamız lazım.” sözü çerçevesinde kaleme aldığı “Dağbozumu”, “Sığınamayanlar” ve “Ernesto’nun Dağları” romanlarıyla ilgi gördü.

Aytekin Yılmaz yazın literatürüne “Hapishane içinde hapishane”, “İkinci el toplama kampları”, “İkinci el Diktatör” gibi yeni kavramlar kazandırmış bir yazardır. Sol mahallede tabu sayılan ve yüzleşme cesareti gösterilemeyen sorunların üzerine cesaretle giden yazar, geçen yıl (2019) yayımlanan “Onlar Daha Çocuktu” kitabıyla PKK’nin dağa çıkarıp savaştırdığı çocuklar sorununa dikkat çekti. Bu kitap yayınlandıktan sonra, dağa çıkarılmış çocuklarını arayan aileler, HDP kapısı önünde eylemlerine başladılar ve “Diyarbakır Anneleri” adını aldılar. “Çocuktan özgürlük savaşçısı yapan karanlığı konuşmalıyız.” diyen Aytekin Yılmaz, çocuklarını isteyen bu annelerin ezber bozduğunu söyleyerek bu ailelerin girişimini destekledi.

Aytekin Yılmaz aynı zamanda sivil bir aktivisttir. 2001 yılında hapishaneden çıkar çıkmaz, hapishanelerde koşulların daha iyi olması için bazı sivil girişimlerin başlatıcısı oldu. Mahpusların şiir ve öykülerinin yayınlanacağı “Mahsus Mahal Dergisi”nin kuruculuğunu ve sorumluluğunu üstlendi. Dergi bu anlamıyla ilk hapishane ve edebiyat dergisi oldu. Yazarları hapishanede şiir ve öykü yazmaya yeni başlamış olan genç yazarlar olan dergi, bu özgün haliyle dışarıdan içeriye bir köprü görevi üstlendi. Aynı zamanda  ‘Mahsus Mahal’, hapishanelerin ortak kullanım alanlarında sanat atölyelerinin yapılmasına öncülük etti.

Aytekin Yılmaz, 2008 yılında kendisi gibi eski mahpus bir grupla birlikte “Mahsus Mahal Derneği”ni kurdu. Bu derneğin amacı, hapishanelerde hak savunuculuğu yapmak ve koşulları iyileştirmektir. Derneğin ilk projelerinden biri “Eski Mahpusların Topluma Yeniden Katılımı Projesi”dir.

Aytekin Yılmaz’ın eserlerinin geneline damgasını vuran şey, geçmişle yüzleşme temasıdır. Özellikle kendi mahallesine ilişkin eleştirel tutumu incelemeye değer bir çabadır. Gerçek yaşamda yapmış olduğu bireysel yüzleşmesini romanlarına da yansıtmıştır. Şiddet karşıtı tavrını ise tüm kitaplarında görmek mümkündür. Yılmaz’a göre, “İnsanlar şiddetin her türüyle yüzleşmedikçe dünya daha güvenli bir yer olmayacaktır.”  Bunun için de geçmişle yüzleşmenin önemi üzerinde durur. “Geçmişle yüzleşmemiş bir vicdan, vicdansızlık yapmaya devam edecektir.” diyerek, geçmiş kötü deneyimlerle niçin yüzleşmemiz gerektiğinin altını önemle çizer. Yılmaz’a göre, ölümlerden sonra özgürlük değil, mezarlık gelir. İnsan her ne yapacaksa yaşayarak, yaşatarak yapmalıdır. Bir dava uğruna ölen insan, yeri geldiğinde aynı dava için öldürebilir de… Ona göre içinde ölüm barındıran hiçbir dava mutlu sonla bitemez.

Yayımlanmış Eserleri

  • Doğu’nun Talanı ve İnkârı, Belge Yayınları, 2001
  • İçimizdeki Hapishane / Labirentin Sonu, İletişim Yayınları, 2003
  • Dağbozumu, Doğan Kitap, 2011
  • Yoldaşını Öldürmek, İletişim Yayınları, 2014
  • Sığınamayanlar, Doğan Kitap, 2016
  • Ernesto’nun Dağları, Siyah Kitap, 2017
  • Onlar Daha Çocuktu, İletişim Yayınları, 2019
  • Son Diktatör, Vadi Yayınları, 2020
  • Yüzleşerek Barışmak, Vadi Yayınları, 2021

Ödülleri

  • Musa Anter Gazetecilik İnceleme Araştırma Ödülü, 1997
  • MKM Film Öyküsü Ödülü, 1999
  • 1. İstanbul Ulusal Kısa Film Festivali Öykü Ödülü, 2003

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir