“Yolumuz Gurbete Düştü” Âşık Beyhani

“35 milyonda parmakla gösterilecek kadar az olan
gerçek âşıklar arasında, ön safhalarda yer alan Beyhani, Türk
Halk Edebiyatı için yeri doldurulamayacak büyük bir değerdi. Ömrü 
vefa etseydi ölümsüzlüğü bugünkünden çok daha fazla takdir edilecekti.
Büyük insan Beyhani’nin hatırasına hürmet etmemek elde değil.
Ruhu şadolsun.”
Orhan GENCEBAY

 

O tok sesiyle Cem baba, Cem Karaca söyler, “Yolumuz gurbete düştü/Hazin hazin ağlar gönül/Araya hasretlik girdi/Dertli dertli ağlar gönül”... Türkünün sonlarına doğru ta içerden bir “gönül” der ki Cem baba, uzayıp giden ıssız bir çöl, bir susuzluk, bir kanmak, bir kendini yitirmek, bir yeniden bulmak kendini… Bir yakaza hali… Gerçekten yaşamakla, yaşamak taklidinin yapıldığı bir dünyanın kıyısında bir yakaza hal… Aslında bütün bu cümleleri hâlâ ruhu olan, hâlâ sözün değerini bilen, hâlâ sözün büyüsüne inanan, gördüklerinin gönül gözünü kapamasına izin vermeyen, serinde garipliği gezdiren, melami meşrepli insanın hâlâ varolduğuna inandığımızdan kuruyoruz. Yalnızlığa, zamansızlığa çivilendiğimiz bir şimdiden bir dostun ellerini tutarak çıkabiliriz duygusuyla. Belki bir gün bir yerde karşılaşırız, sonsuz bir muhabbete otururuz zamanın geniş sedirlerinde umuduyla… Körleşmenin mahkumu olduğumuz bir dünyada belki gören gözlere ulaşırız… Büyük Ozan Perişan Ali ne güzel söylemiş: “Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü görenlere her yerden hazır/Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü kör olana ne yapsın Hızır.”

“Bu mudur senin eserin/Sinemi yaktı kederin/Ölürsem olmaz haberin/Hazin hazin ağlar gönül.” Nasıl bir türküdür ki bu, hasretlik adamın ciğerini deşen bir paslı hançere dönüşüyor. Yine, yeniden deşip geçiyor ulaşabildiği her gönlü… Öncesiz, sonrasız bir sancı gibi… Gurbetin örsüyle dövülmüş rengi en sarıdan bir hüzün gibi… Hep uzakta, hep en yakında gibi… Yaklaştıkça uzaklaşılan, uzaklaştıkça yaklaşılan bir menzil gibi… Bir yol, bir sancı, bir hüzün, bir uzaklık, hep bir alev… En korundan, en harlısından…  

“Yolumuz Gurbete Düştü” Âşık Beyhani’nin türküsü. “Kirpiklerin ok ok eyle/Vur sineme öldür beni/Bıktım dünyanın derdinden/Vur sineme öldür beni/Yoktur âleme minnetim/İndinde var mı kıymetim/Eğer sarmazsa niyetin/Vur sineme öldür beni/Bülbüller özlermiş gülü/Perişan beklerim yolu/Unuttun Beyhani kulu/Vur sineme öldür beni türküsü de Onun. Bu iki türküyü bilmeyen yoktur herhalde. Bir çok kişi tarafından da çalındı, söylendi bu türküler. Ezgi Yalçın Beyhani’yi konu edindiği yüksek lisans tezinde âşığın hayatıyla ilgili şu bilgileri verir. “Âşık Beyhani, Erzincan’ın Çayırlı ilçesine bağlı eski adıyla Esnerek, yeni adıyla Verimli köyündendir. 1933 yılında bu köye çok yakın Goma köyünde dünyaya gelmiştir. Beyhani’nin doğduğu dönemlerde Çayırlı bir bucaktır ve Tercan’a bağlı bulunmaktadır. Tercan gerek doğa güzellikleri gerekse içli ve duygulu insanları bakımından oldukça zengin bir yerdir. Beyhani’nin babasının adı Hüseyin, annesinin adı ise Gülizar’dır. Âşık Beyhani dört kardeşin en büyüğüdür. Ortakçılıkla geçinen dar gelirli bir ailenin çocuğudur. Beyhani’nin asıl adı İbrahim, soyadı ise Engin’dir. Beyhani; Esmer, orta boylu, zayıfça ve bıyıklı bir insandır. Beyhani âşıklık yeteneğini annesinden almıştır. Annesi Gülizar Hanım, doğaçlama deyişleri olan, sesi güzel bir hanımdır.”*

Beyhani Anadolu insanının yaşadığı bütün dertleri yaşamış, bu dertler ocağında pişmiş. Bu toprakların güzelliklerini doyasıya teneffüs etmiş. Köylerinde okul olmadığından İsmail Efendi ve Cafer Ağa adındaki köyün ilim, irfan sahibi insanlarından ilk eğitimini almış. Âşık Mahzuni’nin dediği gibi: “Bir gün âşıkların kara gününde/Ah çekip dolaştım sevda yönünde/Kur’an da okudum mürşit önünde/Saz çalıp söyleyen Bektaşiyim ben.” Beyhani de bu isimlerden Kur’an okumasını da öğrenir, saz çalıp türkü dinlemeyi, söylemeyi de… Edep erkanı da öğrenir dostluğu da… 

O dönemlerde Anadolu’da gezgin âşıklar, ozanlar var. Destancılar da… Sözlü kültür uçsuz bucaksız bir derya gibi… İnsanlar için bir mektep… Beyhani bu gezgin âşıkları dinlemeyi, onların meclisinde bulunmayı çok sever. Bu âşıkların için de Davut Sulari de var. Onunla çok yakınlaşır. Hatta 14-15 yaşlarında Davut Sulari ile memleket memleket dolaşmaya başlar. Kendisi çocuk yaşta Sulari 20 yaşlarında iken İran, Irak ve Suriye’nin içinde olduğu bir geziye çıkarlar. Bu gezi boyunca çok sıkıntılı zamanları olur. Aç kalırlar, nice eziyetlere katlanırlar… Yaklaşık 2 yıl süren bu eziyetli süreçten sonra memlekete dönerler. Bu süre içinde Davut Sulari gibi bir ustayla yârenlik eden, yolculuk eden Beyhani çalmada ve söylemede marifetini iyice arttırır. Maddi manevi bilgisi çoğalır. Sazına daha mahirce vurur mızrabı. Gönül telimizi titreten nameler arka arkaya dizilmeye başlar. Bu durumu farkedenler sorarlar. “Nedir bu haller? Nasıl oldu?” Beyhani: “Âşıklık Allah vergisidir. Bakmayın gerisine.” cevabını verir. Amcası Rıza Efendi kabak kemane ve bağlama çalmada ustadır. Amcasından dolayı sazla tanışan Beyhani, Davut Sulari usta ile bu işin piri olur. 

Beyhani’yi kendinden dinleyelim bir de:Beni dertlere bıraktın/Yüreğimi nara yaktın/Sen de mi canından bıktın/Benim gibi benim gibi/Yüreğinde yara var mı/Dertlilere çare var mı/Böyle bahtı kara var mı/Benim gibi benim gibi/Beyhani’yem dertli oldum/Açmadan sarardım soldum/Kendine bir yar mı buldun/Benim gibi benim gibi.” “Ademle Havva’dır bizim soyumuz/ Ben de senin gibi insanım insan/ Orda halkolmuşuz toprak tenimiz/Ben de senin gibi insanım insan/Yükseklerden bakma toprak değilim/Senin isyanına ortak değilim/Aynı cinsten geldim hortlak değilim/ Ben de senin gibi insanım insan/Gelişimiz birdir ikimiz birdir/Simamız aynıdır ikimiz birdir/Dalımız ayrıysa kökümüz birdir/Ben de senin gibi insanım insan/Beyhani tanımaz noksan hakkını/ Tanrı bize vermiş imkân hakkın/İnsan olan bilir insan hakkını/ben de senin gibi insanım insan.”

Onu tanıyanların, bilenlerin ortak şehadetlerine göre Âşık Beyhani mütevazi, engingönüllü, dünya malına değer vermeyen, insanlar arasında ayrım gayrım yapmayan, sevgiyi, muhabbeti önceleyen yüce gönüllü biri. Merhametli, candan bir insan. Kardeşi Hasan Engin şu değerlendirmede bulunuyor: “Âşık Beyhani olanaksızlıklar içinden çıkmış bir ozandır. Özgürlüğe düşkün bir insandır. Bilgiye olan açlığı onu gezmeye, görmeye ve öğrenmeye iter. İnsanlara ulaşmada müziği ve şiiri seçer. Bireysellikten öte toplumsal diyalogdan yana, kendini sürekli aşan, yenileyen, sevgiyi, ortak düşünce ve paylaşımı arayan felsefesiyle musikimize değerli eserler bıraktığı yadsınamaz.”

Beyhani yokluğun, çilenin kazanında kaynamış, aşkın ateşinde pişmiş bir ozan. Hamlığa, hoyratlığa hayatının hiç bir döneminde yer vermemiş. Toprak kokulu bir gönül adamı…

1933’de Erzincan’ın Esperek köyünde doğan Beyhani 1971’de İstanbul’da böbrek üremi nedeniyle Hakk’a yürür. 38 yaşında, erken gidenlerden. Gerçi “her ölüm erken ölüm” değil mi?

Karadeniz Bölgesi türküleri ve horonlarının ülkemize yayılmasında merkezi bir konumu olan ses sanatçısı, derlemeci, “Divane Âşık Gibi de/Dolanırım yollarda” türküsünü müziğimize kazandıran Cemile Cevher Çiçek Âşık Beyhani’nin ölümü üzerine: “Ölürsem olmaz haberin” demiştin bana. 1971 Ağustosunun 16. 17. 18. günleriydi. Hacı Bektaş Veli’yi anma törenine gitmiştim. Senin bu eserini okurken yüreğime bir ateş düştü. Beni yaktı, kavurdu. Cehennem narı gibi garip garip ağladım, ağladım. Neden, niçin ağladım bilmiyorum. İstanbul’a döndüğümde öğrendim acı hakikati. Demek döktüğüm gözyaşları senin içinmiş. Hani bana duyurmayacaktın ölümünü? Hani haberim olmayacaktı?

“Eğer gider isen bizim ellerden
Sakın bu diyara varma bir daha.” Demiştin. Bilseydim dönmezdim…” der.

Ruhu Şadolsun Beyhani’nin!

Muaz ERGÜ

* Ezgi Yalçın, Kültürel ve Toplumsal Bağlamında Âşıklık Geleneği ve Âşık Beyhani’nin Hayatı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2018

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir