6 Aralık 2022, Salı günü: Gidiş
Bir yıl aradan sonra yeniden Azerbaycan yolundayım. Aklıma çeşitli düşünceler geliyor. Biri de şu: Türkiye olarak, Türkler olarak Doğuya ne denli çok gidersek arkamızı o denli sağlama alırız. Türkiye salt Azerbaycanla değil, İranla da, Türkmenistanla da, Kazakistanla da Kırgızistanla da münasebetlerini kavileştirmeli. Aynı zamanda aydınların, bilim insanlarının, sanatçıların Doğuya daha çok seyahat etmesinden, dostluklar tesis etmesinden söz ediyorum.
Zihnimde bu düşüncelerle İstanbul Havalimanında AZAL tayyaresine bindim. Azerbaycanlılar tayyare diyor. İçi fırın gibiydi. Ceketimi, sonra kazağımı çıkardım. Uçağa binerken gazetelikten kardeş ülkenin Halk ve Azerbaycan gazetesini aldım. Azerbaycan gazetesinde (6.12.2022, s. 6) Mustafa Çemenli’nin “Ağdam İmaret mezarlığı” adlı bir makalesi var. Orada yatanları, başta meşhur kadın şair Natevan olmak üzere anlatıyor. Ermenistan işgalinde tahrip edilen İmaret Mezarlığı şimdi onarılıyor. Bu yazıda, birinin “gonca yaşında” öldüğü belirtilmiş; bu benzetmeyi çok şiirsel bulduğum için buraya da yazıyorum. Açmadan solmuş bir gülden bahsediliyor!
Uçağımız 12.44’te havalandı. Kısmetse tekrar merhaba Bakü diyeceğim!
Yemek servisinden önce sıcacık ıslak mini bir havlu verdiler. Ellerimizi silmek için… Hostesin Azerbaycan şivesiyle konuşmasındaki vurguları dikkati çekiyor. Yemekler, içecekler, davranışlarda bazı ufak farklılıklar var. Coğrafyanın, komşu halklarla ilişkilerin, örflerin adetlerin, siyasi hudutların da aynı kökten gelseler bile toplumların biçimlenmesinde ciddi tesirleri olduğunu düşünüyorum.
Birkaç sebeple bu yolculuğa keyifsiz başladım. Önce hastacayım. Gripten. Yenice iyileşiyorum. İkincisi, seyahat menzili için ilkin sanki Şuşaydı, oysa Ağdam ve Fuzuli imiş. Üçüncüsü Türkiyedeki iş takviminin sıkışıklığı! Daha da sayabilirim ama yeter diyeyim.
Bakü serüveni kapanalı 15 yıl olmuş! Bu kapalı lafı biraz açayım. Üç yıl Kültür ve Turizm Müşavirliği yaptığım Baküden 2007 Haziranında geri dönmüştüm. Onu kastediyorum. On beş yıl az vakit değil. O yüzden hatırlamak istediğim bazı adları, olayları tam hatırlayamıyorum. Bu zaman zarfında Azerbaycan çok değişti, gelişti. Karabağı aldı. İrandaki kardeşleriyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Özgüvenlendi. İran da rahat durmuyor, öteden beri dindaş ve soydaş Azerbaycana karşı daima Ermenistanı destekledi, destekliyor. Oysa yeni fetihler çağının açıldığını izlediğimiz şu vakitte herkesin soğukkanlı ve akıllıca siyasetler takip etmesi arzu edilir!
Baküye akşam çağı indik. Boeing B 787-8 uçağı, 15.57’de Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanına teker koydu! 16.03 durdu. Oysa İstanbul Havalimanında uçağın indikten sonra park etmesi neredeyse yarım saati buluyor. Anar adlı İrevandan kopup gelmiş mihmandarımız ADA Üniversitesi adına bizi karşılayıp hemen otelimize götürdü. Bakü durmadan yapılıyor. Her yer “tikinti” (dikinti) yani inşaat şantiyesi. Hafif bir yağış var. Eski Kara Şeher yeniden kurulmuş; adı da Ağ Şeher/Ak Şehir olmuş. Burada şimdi Bulvar Marriott Oteli açılmış. Yerimiz orada. Hazarın kenarında!
Eşyamızı otele koyduktan sonra, bu seyahate birlikte çıktığımız meslektaşım, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Sibel Özel ile Azadlık Meydanı yönüne, şehre doğru deniz kıyısınca yürüdük. Kasnak biçiminde olan AVMye yaklaştık. Hayli soğuk ama gece Bakünün manzarası güzel, bir yanda deniz, bir yanda ışıl ışıl parıldayan Bakü… Geleneksel mimariyle bir arada çok değişik modern mimari binalar…
Uzakta, üç alev dili görünümlü gökdelen ışıklandırılmış, bayraklar dalgalanıyor, sonra İkinci Karabağ Zaferinin yıl dönümü olduğu için asker siluetleri beliriyor.
Akşam Hüseyin Altınalan ile buluşuyorum. Tâ 1992den, Kahire yıllarından tanıdığım Hüseyin Altınalan, şimdi Baküde basın müşaviri. Hatta benim eski vazifeme de o vekâlet ediyor. Kültür ve Turizm Müşaviri yok şimdi Baküde. Daima olduğu gibi, her Türkün yaptığı gibi, ezeli memleket meselelerimizi konuştuğumuz bir akşam daha oluyor.
7 Aralık 2022, Çarşamba: Seyahat Günü
Seher vakti 5.45de kalktık. Gece 01 sularında yatmıştım. Geç daldım. Parçalı uyudum. 6.49da otelimizden bizi götürecek otobüs hareket etti. Saat 7.47; tan açıldı açılıyor. Kürdemirde beş dakika ihtiyaç molası verildi. Tiryakiler de sigaralarını içtiler. Otelden sabah kahvaltısı için bir çıkın vermişlerdi. Çıkını açtım. Tost ekmeği arasına bir dilim peynir, çokça salam konulmuştu. Salamı çıkarıp attım. Hayatımda hiç salam yemedim. Tost ekmeğinin bir dilimini, marul yapracığı ve bir tekerlek domatesle yedim. Meyve suyumu içtim. Bir de elma var. Sonra yerim artık. Otobüste de ayrıca vegan menüsü, menü ve türlü içecek dağıttılar. Hava puslu. Ova boyu gidiyoruz. Uçar kasabasını geçince bir kavak dizisi gördüm. Üzerlerinde terk edilmiş kuş yuvaları var. Önümüzdeki koltukta oturan Prof. Dr. Kerem Karabulut ile tanışıyoruz. Erzurumda görev yapıyor. Iğdırlı. Orhan Aras’ı tanıyıp tanımadığını soruyorum. Sosyal medyadan arkadaşız diyor. Bu sıra iki koyun sürüsü görüyorum. Daha sonra hayvan sürülerine denk geleeceğiz.
Berde kapısından şehre girdik. Saat 10.32. Bir süredir ağaç görüyoruz. Büyük İskender’in geldiği bir şehir burası. Gencede de bulunmuş. Biraz gidince sağda Gereme köyüne yol sapıyor. Bulvar. Çarşı içinde bir dükkânın adı İstanbul. Kızarıp sararmış güz yaprakları tatlı bir hava yaratıyor. Ağdam yolu şose. Gittiğimiz yolun paralelinde yenisi yapılıyor. Yine yanında, işgalde tahrip edilmiş demir yolu da onarılıyor. Arada gözüm aldı beni. Toprak yola inince sarsıntıdan uyandım. Ağdamın girişindeyiz. Rehber anlatmaya başladı. Bu ana kadar sessiz sakin, yanımızdaki arkadaşla konuşageliyorduk. 30 yıllık Ermenistan işgali ve tahribatı hakkında konuklara bilgi veriyor: “Ağdam otuz yıldır sistemli ve kasti olarak tahrip edildi”, diyor. Demir yolunun sağı mayınlı arazi imiş, başında yuvarlak Kafkas papağı olan rehberimizin (Araz N. İmanov) verdiği bilgiye göre, bir milyondan fazla mayın döşeli bu topraklar. Ermenistan tarafı bazı mayın haritaları vermiş. Ama bunlar eksik… Doğruyu tam aksettirmiyor. Küçük bir kısmı doğru. Ermenistan yetkilileri dört yüz bin mayın döşendiğini söylüyor. Yüzlerce köy ve dokuz şehir, işgal süresince tahrip edildi. Evler, binalar toprak olmuş. Yağmalayıp satmışlar. Sökümü tutsak Azerbaycan askerlerine yaptırmışlar üstelik: İşkence!
İçimizden biri bu yolu mayından nasıl arındırdınız? diye sordu. İki binden fazla insan çalışıyor bu işte. Araziyi karış karış tarayıp mayınları yok ediyorlar. Türlü mayınlar var. El yapımı mayın var, ahşap var diyor Araz. Gerçekten yol boyu hak ile yeksan edilmiş köylerden geçiyoruz. İyi fotoğraf çeken biri ve iyi fotoğraf makinesi olmalı ki bu büyük tahribatı resmedebilsin. Derken Ağdama varıyoruz. İlk durak İmaret Mezarlığı! İstanbuldan Baküye gelirken bunun hakkında uçakta okuduğumu yazmıştım!
Hemen bitişiğinde Sovyet vakti çevgan, Azerbaycan ağzıyla “çövgen” sahası varmış. Şimdi polo diyorlar. Karabağ atları meşhurdur. Karabağ yiğitleri, bu meydanda Karabağ atlarını binip çevgan oynarlarmış. Mışlı zaman kullanıyorum çünkü hiçbir şey yok an itibarıyla, dümdüz bir saha. Şimdi İtalyanlar bu meydanı taş taş onaracaklar. Çınarlar kesilmiş, başka birçok ağaç da. Bunları odun veya kereste niyetine baltalamışlar. Hemen yanı başında yeni konutlar dikiliyor.
Rehberin dediğine göre, işgal edilmiş arazide mevcut 67 camiden, işgalden sonra 58 adedi “sağ” kalabilmiş. Dokuzu tahribe uğramış, kimileri ahır yapılmış. Gerçekten hem Ağdamda, hem de daha sonra gittiğimiz Fuzuli girişinde camilerin ahır yapıldığının izleri ayan beyan görülüyor. Koca şehir bir harabezâra dönmüş. Mastır plana göre Ağdam merkezi ve tahrip olmuş şehirler, açık hava müzesi haline çevrilecek. Hatıra bahçesini İtalyanlar yapacak. Yapma göl olacak. Kongre binası yapılacak. Eski İmaret Mezarlığından başka yeni mezarlık da tamamen tahrip edilmiş. Azerbaycan ve Türkiye bayrakları var mezarlıkta. “Vatan Muharebesi” kahramanlarının adları koca bir levhada yaşatılıyor. Şehir insansızlaştırılmış…
Saat 12.51de Ağdam gezimiz bitti. Bayrak meydanı ve müze kompleksi görüldü. Dümdüz bir yer, küçücük bir tümsek bile yok. Ağcabediye doğru yol alıyoruz. Çayırlarda büyük ve küçükbaş hayvanlar otluyor. Ağcabediden sonra Ali Nazarlıda, daha Beylegana ulaşmadan bir evin penceresinde Türkiye ile Azerbaycan bayrağı yan yana rüzgârlanıyor. Sazlıkları geçtik. 14.39da Fuzuli’ye ulaştık. Öğle yemeğine oturduk. Mükellef bir sofra! Ben sebzeciyim. Eti aramam. Bununla birlikte, birkaç yerde yediğim etin lezzetini unutamıyorum. Çocukluğumda yediğim külbastıları bir yana bırakırsam, bir kez Saraybosnada ve bir kez de Kiliste yediğim etin tadı damağımda kaldı diyebilirim. Bir de Fuzuli’de! Köfte ve kebaplara hiç bakmadım; etten haylice yedim.
Ardından Fuzuli’nin merkezine doğru yola çıktık. Arada geçtiğimiz Karahanbeyli mezarlığının tamamen tahrip edilmiş olduğunu gördük. Mezarlıklardaki malzemelerin bile satılabilenlerini satmışlar Ermeni işgalciler. Mezarlar bir yerin tapu senedi sayılır; mezarlar var oldukça oranın kime ait olduğunu tek başına ispat ederler. Bu sebeple olacak onların tahribine gidilmiş…
Fuzuli şehir merkezi tam bir ölü kent, ne bir bina ayakta, ne bir kimse var! Burada da yıkık kent açık hava müzesi yapılacak! Etrafta dağlar var, şehir güzel bir yere kurulmuş. Alınmaz yani zapt edilmez kale Şuşa, altmış kilometre uzakta… Vaktiyle, kültür merkezleriyle, lokantalarıyla, okullarıyla, çarşısıyla, mahalleleriyle capcanlı, kıvıl kıvıl bir şehir olan Fuzuliden kalan, insanı çepeçevre bürüyen derin bir hüzün oluyor. Birden Bayburtlu Zihni geliyor aklıma… Haraplığı, viranlığı, kimsesizliği, yıkımı onun meşhur şiiri ile özdeşleştirmişim:
“Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı.
Hangi dağda bulsam ben o maralı
Hangi yerde görsem çeşm-i gazalı
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı.”
Buralarda da geniş tarım toprakları var. Rehberimiz bütün bu arazi mayınlardan temizlenecek. Ziraatçi şirketler buraları güneş ve rüzgâr enerjisi kullanarak, sulayarak ekecek diyor.
Fuzuli şehrinin evvelki adlarından biri de Karabulak imiş. Sonradan ortak mirasımızın öncü şahsiyetlerinden Irak doğumlu Fuzuli’nin adı buraya verilmiş. İşgalden önce otuz binden fazla nüfusu varmış. Baküye 325 km mesafede. Küçük ama çok şirin bir havaalanı yapılmış işgalden hemen sonra. İnşaatını bir Türk şirketi yapmış.
17.38de akşam düştü. 17.39da yıkık, viran Fuzuliden ayrılıp Baküye yola revan olduk.
*
8 Aralık 2022 Perşembe: Konferans Günü
Sabah sekizi bulmadan bizi otelden alıp konferansın yapılacağı ADA Üniversitesine götürdüler. Orada Prof. Amir Aliyev ve milletlerarası özel hukuk mütehassısı Prof. Turqay Huseynov ile görüştük. Bakü Devlet Üniversitesinde on yıl Hukuk Fakültesi dekanlığı yapmış Amir Aliyev, samimi, girişken, teşkilatçı bir bilim adamı. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı himayesinde gerçekleşen Konferansa da onun davetiyle katılıyoruz. Saat 9.00da konferans başladı. Hoş geldiniz oturumunda Başbakan vekili Ali Ahmedov, işgal altındaki tarihi-kültürel eserlerin tahribine karşı etkin tedbirler almadığı için UNESCOyu eleştirdi. Bu konuya yaklaşımı yumuşak desek “(Y)ürek açan değil!” dedi.
Azerbaycanlıların Medeniyet Naziri dedikleri Kültür Bakanı Anar Kerimov, kültürel mirasın korunmasına dair sözleşmeleri zikredip yine Karabağdaki kültürel eserleri korumada edilgin kalan UNESCOnun sorumluğunu hatırlattı. Ardından bakan yardımcısı Mahmud Mammad-Guliyev aynı yolda konuştu. Bu oturumun yöneticisi Dr. Fariz İsmailzade idi.
Gerçekten dünyamızda birçok yerde kültür mirası, muhtelif sebeplerle tehdit altındadır. İklim değişikliğinin yol açtığı hava hadiseleriyle gelen sel, yağış, sıcaklık, yangın ve savaşlar vs. tarihi-kültürel mirasın tehdit edicileri arasındadır. Kaçakçılık, kültür varlığının ait olduğu yerden başka yere taşınması gibi başka sorunlar da var.
Hoş geldiniz oturumunun “ana (keynote) konuşmacıları” UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Öcal Oğuz ve ICOMOS başkan yardımcısı Prof. Dr. Zeynep Gül İnal idi.
Konferans, “hoş geldiniz oturumu” ardından 3 panelle devam etti. Aygün Hacıyeva’nın idaresinde Prof. Dr. Hans-Joachim Heintze (Almanya), Dr. Leonard Hammer (ABD), Prof. Samir Abdulac (Suriye), Azerbaycanın BM daimi temsilci vekili Tofig Musayev ve BDÜ İnsan Hakları ve Bilişim kürsüsü başkanı ve UNESCO müdürü Prof. Dr. Amir Aliyev çeşitli açılardan kültür varlıkları hakkında konuştular.
İkinci panelde, Azerbaycan milli halı müzesi müdiresi Şirin Melikova idaresinde Ralf Čeplak Mencin (Slovenya), İÜ Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Fethi Gedikli, MÜ Hukuk Fakültesinden Devletler Özel Hukuku ana bilim dalı başkanı Prof. Dr. Sibel Özel, Kazakistan Pavlador Devlet Üniversitesinden Uluslararası Araştırma Labarotuvarı başkanı Tatiana Krupa, Prof. Dr. İlham Mammadzade (Azerbaycan), Atatürk Üniversitesinden iktisat profesörü Kerem Karabulut konuşmalarını yaptılar. Üçüncü panelde ise Sadagat Davudova (ICOMOS Azerbaycan Milli Komitesi başkanı), Türkiye-Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfı başkanı Prof. Dr. Aygün Attar, Fauzia Qureshi (Pakistan, ICOMOS başkanı), Prof. Dr. Adel Abdullin (Kazan, Tataristan), Dr. Nicoleta Zagura (Romanya), Jean-Michel Brun (Fransa) konuşmacı idiler. Bütün bu konuşmacılar, türlü açılardan kültürel ve tarihi eserlerin karşılaştığı tehditler ve onların korunup geleceğe aktarılması konusundaki görüşlerini anlattılar.
Bu noktada, unutmadan, ADA Üniversitesinin bu konferansı kotaran kızlı erkekli takımının çok canlı ve çevik olduğunu, Aygün Hacıyeva’nın ve takımının çok iyi bir sınav verdiğini teslim etmeliyim.
*
Konferans sonlandıktan sonra İçerişehere, Mugam Külubüne öğle yemeğine gidildi. Yemek, açıcılardan sonra “düşbere” (mantı) çorbasıyla başladı. Sonra kebaplar geldi… En sonunda demleme pilav… Tarihî bir mekânda tatlı sohbetler eşliğinde nefis bir yemek oldu. Çaylar içildikten sonra otele gidildi. Yalnız Azerbaycan çayı bizim çaya göre çok açık içiliyor. Yanında “mürebbe” denilen reçelle sunuluyor. Belki de şekerin kıt olduğu devirlerin yerleştirdiği bir âdetten kalmış…
Akşam yemeği için bizi, canlı müziğin de olduğu Nizami metrosu yanındaki Şirvanşahlar müzesine götürdüler. Tar eşliğinde icra edilen sihirli Azerbaycan “muğam”ını dinledik. Ben ağzıma kadar toktum. Sırf akşam yemeği havasından uzak kalmamak, misafirlerle birlikte olmak için iştirak ettim. Sonuna kadar hiçbir şey yemedim. O geldi, bu gitti, kebaplar vs vs. hiçbirinin tadına bakmadım. Yalnız sonunda tabakta dizili pirzolaları görünce, İstanbulda neredeyse Karadeniz ağzıyla “nezir”, başka deyişle “kimya olan” bu pirzolaları yememenin günah olacağına karar verip üç parçasını yedim. Çok leziz olduklarını söylememe gerek yok sanırım.
Şirvanşahlar müzesindeki yemekte “feyho” denilen bir meyve de vardı. Feyho bizde kaymak ağacı diye biliniyor. Azerbaycanda ise hem ağacına hem meyvesine feyho deniyor. Turunçgillerden. Bir fikir versin diye “kumkat” akla getirilebilir. Ama tadı ve rengi tamamen başka. Feyho gök renginde, kumkat turuncu. Azerbaycan’a yolu düşenler feyhoyu tadabilirler.
9 Aralık 2022 Cuma günü: Dönüş günü!
Sabah 9 suları kâğıt anahtarı resepsiyona teslim ettik. Anahtar dense de otel odamızın kapısını artık elektronik kartlarla açıyoruz. Kâğıt dedim ama bilmem bunlara kâğıt denir mi? Dokuz buçukta, Prof. Sibel Özel ile yine şehre doğru, Ağ Şeher kenarından yürümeye başladık. Sonra Elçin bizi alıp Halı Müzesine götürdü. Yanında annesi şair Şafak Sahibli ile hikayeci Narıngül hanımlar da vardı. Bir gün evvel konferansta bizim oturumun başkanı olan Halı Müzesinin müdiresi Şirin Hanımın davetine icabet etmiştik. Bizi sıcak bir şekilde karşıladı, şirniyyat (tatlılar) ve çay sundu. Sıcak bir sohbete oldu. Müzesini, yaptığı çalışmaları, başka müzelerdeki halılarını, açık artırmalardan satın aldıkları halıları, Rusya Federasyonunda Azerbaycan halılarının “Azerbaycan” adı altında sergilemede karşılaşılan direnci anlattı. Yine Rusyada açtığı bir sergide Karabağ halılarına sahte Ermeni adlarının iliştirilmesini nasıl önlediğini de ekledi. İstanbulda Türk ve İslam Eserleri Müzesinde de Azerbaycan coğrafyasına ait halılar için bir sergi açtıklarını, küresel salgına denk gelen serginin iki yıl açık kaldığını belirtti ve bize sergi kitabını hediye etti.
Müzede, Azerbaycanda halıcılığı bir bilim dalı olarak kuran Şuşalı Latif Kerimov heykeli vardı. Halı Müzesi fikri de onunmuş. Sonra Ülker Hanım bize, kuyumculuk bölümü de dahil, bütün müzeyi gezdirdi. Her parça hakkında mufassal malumat verdi. En sonunda, halı dokuma işliğini ziyaret ettik. Kadınlar, erkekler iş başında harıl harıl çalışıyorlar. “Yorulmayasınız!” diye hitap ettiler, bizdeki “Kolay gelsin!” manasında. Bir tasarımcı halı deseni çiziyor ve orada dokunuyor. İşi bu! Sıcak bir sanatkar… Yazık ki adını not etmemişim! Yardımcısı bayan İsmailova. Engelliler için de halı dokumayı mümkün kılan bir yapı geliştirmişler. Hatta konferansta, Şirin Hanım katılanlara yine bir halı kitabı ile birlikte engellilere dokuttuğu minik halılardan takdim etmişti. Hatıra defterine duygularımızı yazıp imzaladık. Büyük memnunluk hissiyle “uçan halı” imgesiyle modern bir tarzda, Avusturyalı bir mimarca çizdirilen bu ilginç müzeden ayrıldık.
Sonra Şirvanşahlar sarayı solundan yürüyüp İçerişeher içinden “goşa” (çifte) kapıya; oradan Fevvareler bağından ünlü Tarkoviye çıktık. Fevvarelerde yılbaşı için hazırlık yapılıyor, bazı geçici dükkânlar dikiliyordu. Tarkovi, havanın serinliğine rağmen, gene her zamanki gibi cıvıl cıvıl idi.

…Mihmandarımız Anar saat 17 sularında yine bizi otelden alıp Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanına bıraktı. Havalimanında umreden dönen bir alay kadınlı erkekli Özbek karşılaştık. Ak yaşmaklarıyla analarımızı andıran kadınlar, yaşmaklarının üstüne bir de kızıl şal dolamışlar. Kimi seccadesini yazıp namazını kılıyor; kimi birbiriyle sohbet ediyor. Birçoğunun ağızlarındaki altın dişler ister istemez dikkati çekiyor…
Dönüş yolunda, uçakta, “Ak Deve”yi okuyorum. Azerbaycana gidiyorsam orayla ilgili olsun diye düşünerek yakınlarda Necip Fazıl Ödülüne layık görülen Elçin Efendiyev’in eserini yanıma almıştım!
Gökyüzünde Ağaoğlu Ahmed’in yazılarını toplamak fikri geliyor zihnime.
Uçağımız saat 22.04’te İstanbul Havalimanına kondu.
Fethi GEDİKLİ

Son Yorumlar