İnsanoğlu ilk doğduğunda bakım verene yani özellikle anneye tam bağımlıdır. Beslenmesi, uyuması, maddi, manevi tüm ihtiyaçları anne tarafından sağlanır. Özellikle ilk iki yıl bu bağımlılık her şekliyle gerekli ve normaldir. Bebeğin her ihtiyaç duyduğunda anneyi baş ucunda bulması, ihtiyaçlarının hızlıca giderilmesi hayatta kalması ve hayatı güvenilecek bir yer olarak algılaması için çok gereklidir. 2-3 yaşından sonra ise çocuğun dış dünyayı keşfi başlar. Başka insanların varlığı giderek önemli hale gelir. Anne ortadan kaybolsa bile tamamen yok olmadığına bebek idrak etmeye başlar. Onun ortamda bulunmaması ile baş etmeyi öğrenmeye başlar. Onsuz da güvende olabileceğini farkeder. Tamda bu yaşlarda bebekler için önce yatağın sonra da odanın eğer imkan var ise ayrılması önerilmektedir. Bu ilk ayrılığa ayrışma bireyselleşmenin temeli diyebiliriz. Hayatın diğer her aşamasında buradan başlayan ayrışma kademe kademe gerçekleşmiş olur ve sağlıklı bir süreç olarak ilerler.
İnsan 3 yaş gibi başlayan bu süreçle ayrı bir birey olmaya ilk adımlarını atar. Kendi yaşının gerektirdiği zorlanmaları yaşar ve kendi yaşına uygun tepkiler verir. İşte bu yaşlarda çocuğun bu zorlanmaları yaşamasına izin vermeyen anne, onu her koşulda ve derhal desteklemeye hazırdır, zorlanma ile gelişmesine yaşına uygun baş etme stratejileri edinmesine engel oluyordur. Bu yaşlarda önce yataktan sonra da odadan ayrılamayan kişi gerçekten bebek midir yoksa bebeğini yalnız bırakamayan anne midir tartışılır. Çünkü çoğu kez anneler ağlamasına acı çekmesine zorlanmasına katlanamadıkları çocukları için ‘iyilik’ yaparak, yanlarından asla ayrılmamaya çalışmaktadırlar. Bu yaşlarda yapılamayan yatak ve oda ile başlayan ayrılmanın 8-9 yaşlarına hatta bazen 20 yaş sonrasına kadar devam ettiği görülen vakalar hiç de az değildir. Kendisini çocukla uyuyarak rahat hisseden, çocuğun ve kendisinin iyi olduğundan emin olduğunu zanneden anneler aslında bu sağlıklı ayrılık vaktini kaçırmakta, kendisine bağlı değil bağımlı bireyler yetiştirmektedir.
Bireyselleşme çoğu kez otuzlu yaşlara kadar devam eden bir süreçtir. Her döneminin ayrı özellikleri vardır. Kendi dönemine uygun şekilde çocuğun zorlanması ve konu ile ilgili sorumluluk alması sağlanmalıdır. Tabiki 7 yaşında bir çocuğun evde tek başına kalabilmesi beklenen, istenen bir durum değildir. Bu yaş için odasında yalnız uyuyabilmesi, ortam güvenli ise anne babası ortamda yokken kaygıya kapılmadan ortamın gerekliliklerini yerine getirebilmesi, kendisinden beklenen yaşına uygun sorumlulukları alabilmesi gerekir. Her koşulda çocuk adına yapılması gerekenleri yapan bir anne baba hiç şüphe yok ki ruhsal açıdan da bedensel açıdan da kötürüm bireyler yetiştirmekte, kişinin gelişmesine özerkleşmesine biricik ve güçlü olmasına engel olmaktadır.
Zamanı geldiğinde sağlıklı bir şekilde yatağı ayrılmayan çocuk giderek ayrılmaya, ayrışmaya karşı daha güçlü dirençler geliştirir. Duygularını çok daha belirgin yaşar etrafa bunu her an yardıma ihtiyacı varmış gibi aksettirir ve histerik bir birey olmaya başlayabilir. Erişkin dönemde bu ayrışma bireyselleşme aşamalarından geçememiş çocuk kendi olmaya, kendiyle baş başa kalmaya zorlanır. Duygularını tanıyamaz ve yönetmekte zorlanır. Ya anneden kopamaz, ya da etraftaki insanlardan sürekli bir anne gibi kendisine göre davranmalarını ve duygusal ihtiyaçlarını derhal gidermelerini bekler. Üniversiteye başladığında ayrı bir şehirde yaşamak, evlendiğinde ayrı bir yuva kurmak gibi hayatın büyük dönemeçlerinde hep bir anne bekler, kurtarıcı olabilecek. Kendiyle baş başa kalamayan erişkin bir birey, duygularını tanıyıp ayırt edip yönetemeyen bir birey; kişisel ikili ilişkilerini sürdürürken de çok zorlanır. Özellikle evlenip kendi kök ailesinden tomurcuklanıp, ayrılıp yeni ve kendisine ait bir yuva kurarken hep eskiye özlem duyar. Bağımlı olduğu ailesinden ayrışamadığı için eşiyle ilişki kurmakta dengeli ve yeni bir ortam oluşturmakta zorlanır.
Ülkemizde evlilik konusunda yaşanan sorunların neredeyse tamamı kök ailesinden kopamayan, ayrışma/bireyselleşme süreçlerini zamanında yaşayamayan bireylerden kaynaklanır. Her ihtiyacı annesi tarafından karşılanan erkek bireyler evlendiklerinde sorumluluk almaktan kaçınır, bu bir yük gibi görür, alıştıkları koşulların devamını beklerler. Eşlerinden bir anne gibi davranmasını, her koşulda fedakar olmasını, alışılan anne figürünü devam ettirmesini beklerler. Aslında annelerine benzettikleri eşlerinin bir süre sonra karşı cins olarak tüm cazibesini kaybettiğini farketmezler. Karı-koca ilişkisini olumsuz etkileyen bu durum birçok ailede eş ilişkinin karşılıklı çekim halini azaltabilir ya da tamamen ortadan kaldırabilir.
Kadın bireylerde ise bağımlı anne ilişkileri; kendi yuvasını kurup sorunlar olduğunda baş etmesi beklenen kişinin çocuksu davranmasına, karşılaştığı her sorunda annesine danışmasına sebep olabilir. Bu şekilde yaşanan bir evlilik iki kişinin mahrem ve özel alanı olmaktan çıkmakta, annenin de dahil olduğu karmaşık bir yapıya dönüşmektedir. Bu bağımlı ilişki sorunları çözmek yerine ‘senin ailen, benim ailem’ diye başlayan sonu gelmeyen tartışmalara kapı açmaktadır.
Tabiki her kişide süreçler bu bahsettiğimiz gibi işlemeyebilir. Daha hafif etkilenmeler veya daha ağır yaşantılar vardır. Fakat genel olarak bağımlı ve yapışkan bir aile ilişkisinin temelleri erken çocukluk döneminde atılır ve nasıl olsa bir gün bizden ayrılır denmemelidir. Kendi duygularını tanıyan ayırt eden, kendisi ile kalabilmeyi başarabilen bireyler ancak sağlıklı kişiler olur, sağlıklı yuvalar kurarlar. Unutmayalım ki yalnızlığını kuramayan, evliliğini kuramaz. Yalnızlığımızı kurmamızın da ilk adımları erken çocukluk döneminde atılır.
Meral Oran DEMİR

Son Yorumlar