Neriman ile sakin göllerin kıyısında büyüdük.
Hayatımızın ilk perdesi suda süzülen bir kuğu kadar dingin geçti. Ne zaman ki yüreğimizde aşk filizlendi, o zaman anladık hayatın ilk dalgasını. Gençliğimiz, duygularımızın en sahici olduğu çağlardı. Kırıp dökmeden sever, üzmeden özlerdik. Dostluklar için savaşır, sevgiler uğruna susardık. Sevgiler, aşklar, arkadaşlıklar… Her şey ama her şey ölümüneydi. Biz, bir kuşağın son romantikleriydik belki de.
Nazlı bir kavalın hüzünlü esintisinde veya bir kılamın sesinde bulurdu duygularımız birbirini. Ah’larımız, vah’larımız sevda uğruna çektiğimiz zamanlarmış; anlamadan geçip gitmiş.
Neriman köyü ortadan ikiye bölen şose yoldan seke seke aşağı bağa giderken ben toprak damımıza çıkardım. Beynim uyuşurdu onu görünce. Annem kolumdan tutup içeri çekerdi beni. Fate kadın kapımıza dayanır, “Kızımızın oğlunuzdan çektiği nedir? Çocukluktan beri düşmediniz yakasından!” derdi. Hanemiz sürekli Fate’nin saldırısına uğrardı.
Mâsum bakışlıydı Neriman, gülüşleriyle gözlerinden bedenime yıldızlar düşürürdü. Bedenim titrerdi.
Çamurdandı evlerimiz, tahtadandı atlarımız, bezdendi bebeklerimiz. Oyalandığımız oyuncaklar çabucak kırılırdı. Hayat Bir oyundu, kırık ve dökük…
En sosyalist zamanlarımızı o günlerde yaşadık. “Ben” demeyi unutmuş, “biz” olmuştuk. “Biz” demeyi bırakınca bu kez “ben”e sığındık, yalnızca kendimize. Meğer hayat, çocuklukla yetişkinlik arasında dalgalı bir oyalanmadan ibaretmiş.
Sonra bir gün Neriman ile evlendik. Fate kadın benden iyisini bulamadığı için razı gelmişti.
Ve hayat dediğimiz şey, kaldığı yerden devam ediyordu. Evlilik yeni bir oyun, yeni bir sahne getirdi. Ama aynı dekor: beklentiler, kıyaslar, yarışlar… Bir sahneydi sadece; oyalanmanın ufak bir parçası.
Zaman akıp gidiyordu. Çocukluk ve gençlik yerini evliliğe bırakınca artık yeni heyecanlar, yeni ihtiyaçlar doğdu.
Şehre indik…
Ben organize sanayide tekstil işine girdim. Çobanlık ağır, bağ bellemek hafif gelmişti. Neriman’ın “şehre gidelim” deyişi canımı çok acıtıyordu.
Şimdi fabrikada atlet, kilot ve çorap üretiyorum; ne de olsa siparişler Avrupa’dan. Kiralık evlerde taksit taksit ölüyoruz. Duygularımız şerha şerha betonlaşıyor.
Neriman ile köyde oynadığımız oyuncakların yerine başka oyuncaklar geldi; ev alma çabası, araba sevdası, özenti, lüks… Değişen sadece oyuncakların adıydı. Kavga yine aynı, oyalanma yine aynıydı. Biz farkında olmadan değiştik ve büyüdük, ama oyun ve oyuncaklar hiç büyümedi.
Bir sabah güneşinin mahmur ışıkları kiralık evimizin penceresini okşarken, Neriman perdeyi aralayıp,
“Hayatım” dedi, “bu nasıl bir memleket? Her taraf beton, her taraf araçlardan oluşan bir demir yığını. Geceleri saydam, yapmacık ışıklar, çatlak egzoz sesleri… İnsanlar kendi benliğinin içinde unutma, kaybetme, kendi olmama hâli gibi bir şeye dönüşmüş.”
İçimden derin bir “of” çektim.
“Öyle işte” dedim. “Bu şehir hodgam, bu şehir buz, bu şehir taş…”
Neriman susmadı:
“Senin çalıştığın yerde kadınlar da çalışıyor. Ben de çalışayım, en azından kira ücretimiz çıkar”
Organize sanayi, yapısını kavrayamadığım fabrikalarla doluydu. Devlet aklı gibi, gizemli bir yönetim biçimi… Bildiğim tek şey, fabrikanın ilik emici, çağdaş köleleri meskun eden bir şirketokrasi düzeni olduğuydu. Kimyasal ve boya insan bedeninin yapısını bozar. Burjuva, işçiler ekmeği az yesin diye üç gün bekletir. Lanet bir zihniyettir.
“Olmaz” dedim. Ruhumu çitileyen organizmayı görmesin.
Kızdı: “Köyümüzde sen çobandın, ben yardımcın. Reçberdin, ben emeğini koruyan.”
“Evet, öyleydik,” dedim.
Neriman bir süre sustu. Daha yumuşak bir ses tonuyla pencereden sokağa bakarak:
“Sokaklar yaşama iç güdüsüne kesilmiş insanlarla dolu.” İnsanlar fabrikalardan caddelere sürülen insan gölgeleriydi.
“Yaşıyorlar, evet,” dedim. Sokak, cadde ve şehir Mekanik bir dürtüye evrilmişti yaşamak.
Birden gerginlik büyüdü.
“Ben de çalışacağım; çaresi yok.”
Gülümsedim. Onun inatçı diline yenik düşeceğimi bildiğimden, evvelâ fabrikada halimi görmesini istedim. Neler çektiğimi…
“Müsait bir zamanda işyerine ziyarete gel,” dedim.
Sıkıştırılmış ruhum, Neriman’ın “Bu memleket, bu şehir burada kalsın Ali, köyümüze dönelim,” cümlesine bağlıydı. Hani dönelim dese, kanatları yeni iyileşmiş bir kartal gibi bu betonarme şehirden dağların zirvesine uçacağım.
Kartal kanatlı ruhumla buralar birbirine o kadar zıt ki… Anlatamam. Nasıl zıt olmasın, size işimi anlatayım.
Çalıştığım işletme de kumaşlar önce pişirme, ardından ölçüm, laboratuvar, dikim, kalite kontrol aşamalarından geçer. Her aşamanın işçileri farklıdır; her bölüm ayrı bir uzmanlık ve beceri ister. Fabrika bir ahenk içinde çalışır. Benim görevim paket kısmı. Paketçiyim.
Önümdeki raylı sisteme dizili kilotları ambalajdan sonra etiketleyip barkot yapıştırıyorum. Mekanik el hareketleriyle paketleri ıskalamadan barkotlamak. On saatlik çalışma boyunca aynı hareketleri tekrarlıyorum. Biraz hareketli, sportif olduğum için işe başlarken yapılan mülakatta fabrikanın personel şefi beni paket bölümünde değerlendirmek üzere almıştı.
Zaten şef insan sarrafıdır; iki bakışla işçinin marifetlerini bilir. Dev gibi kuvveti yerinde olanları depoya, yakışıklı olanları güvenliğe, kafası çalışanları laboratuvar ve kalite kontrol elemanı olarak yetiştiriyorlar. Anlayacağınız, benim gibi akli melekeleri orta seviyede, kara kuru olanları ise paketçi ve makine elemanı olarak istihdam ediyorlardı.
Artık benim uzmanlık alanım paketçilik. Gerçi bir ara marifetlerimi son sınıra zorlamış gözümü laborantlığa dikmiştim.
Mühendis: “Dostum, sen ince hesapları bilemezsin,” demiş, matematik özürlü olduğumu yüzüme vurmuştu.
Gururum incinmişti.
“Sen düz çalış, barkodunu yapıştır geç. Yapıştır geç, yapıştır geç,” diyerek elini omzuma koymuştu. Kapasitemin paketçiliğin ötesine geçemeyeceğini kabullenmiştim.
Çalışırken yanımdaki iş arkadaşımla konuşamam; çünkü kafamı çevirdiğim anda pakete etiketi yapıştırmayı kaçırır, sistemi durdurur, kapının önüne bir çuval gibi atılabilirim. Benden önceki paketçi, bir sevda türküsü mırıldanırken dikkati dağılmış, haliyle bir barkotu ıskaladığı için eve paketlenmişti.
Fabrika ayarları ince ve hassastır; öyle anlık duygusal şeylere gelmez.
Bir gün güvenlik görevlisi,
“Neriman seni görmeye geldi,” dedi.
Dediğim gibi, onun beni çalışırken görmesini istemiştim.
Neriman makinelerin boğuk sesi ve insan vücudundaki nem oranını kurutan rutubetli havayı yara yara çalıştığım rayın karşısına geçti.
“Ufaktan hal hatır derken, akşam ne yemek yersin?” diye sordu masumca. Neriman’ın göz renklerine sevgiyle daldığım anda…
Birden kulakları sağır eden fabrikanın alarmı çaldı.
İçeriye bir anda güvenlik, ustalar, şefler, kimyagerler, mühendisler doluştu. Her yerde koşuşturma… Yangın yok, ölen yok. Kıyamet derseniz, o da yok. İlkin ne olduğunu anlayamadık.
Meseleyi personel şefinin odasına çağrıldığımızda anladık:
Meğer ben Neriman’a bakarken raylı sistemde bir pakete etiket yapıştırmayı kaçırmışım.
Bir barkot, tüm üretim mekanizmasının durmasına neden olmuş; sistemin iflahını kesmişti.
Çalışması için sil baştan başlamak gerekiyormuş.
Muhasebede çalıştığım günlerin ücretini verdiler dışarı çıktığımızda anladık bu şehirde en ufak bir duyguya, bir gülüşe, hal hatır sormaya yer yoktu.
Bir gülüş pahalıydı.
Bir Barkotluk bakış yasaktı.
İnsanlar artık birer makineydi:
Renault Ömer, Vitrin Burcu, Peron Hasan, Paketçi Ali, Laborant Ayşe…
Artık kimse kendini insan olarak algılamıyordu.
Sosyologlar buna “tek boyutlu insan”, “değeri düşmüş insan”, “daire adam”, “pürüzsüz varlık” diyordu.
Yeni dünyanın oyuncakları büyümüş; biz/insan de küçülmüştü.
Sahne değişti ama oyunun farklı tezahürleri hiç bitmedi.
Neriman’ın kovulduğumu görmesi, erkeksi gururumu incitmişti.
“Köyümüze geri dönelim,” dedi.
Dalında elmamız, ekeriz bir tür tarlamızı. Betonsuz, barkotsuz… Kendi toprağımızın daha doğrusu ruhumuzun çiftçisi oluruz ümidiyle döndük.
Köyümüz!
Kıyısında büyüdüğümüz göl, artık turizmin cazibe merkeziydi.
Neriman’ın seke seke indiği bağlar, burjuvanın rezerv alanı olmuştu.
Beynim uyuşuyor ama bu kez duygulardan değil, makineden…
Abdulvahap SERT

Son Yorumlar