Bilgi, Bilmek ve Referans

(Metin zor, baştan okumayın derim)

 

Havada asılı, kitapta yazılı, taşta kazılı ne varsa bilginin içine girer. Bilmek, bilenin vasfıdır ki onun için de bir özne gerekir. Özne bu bilgiyi karşılaştığı başka bir durumun bilgisine bağladığında referans ya da bağlam ortaya çıkar.

Bilgi insandan bağımsız var olur. Kişi bilgiye erişebilir ya da bilgiyi kendisi üretebilir.  Bilgiye eriştiğinde bilmenin tecrübesini yaşar ve bu durum hafızaya kodlanır. Bilişsel ya da duygusal hafıza bu bilgiyi kaydederek işler ve o artık öznenin bilgisi değil bilmesine dönüşür. Okunan kitaplar, karşılaşılan insanlar, yenen yemekler, öfkeler, sevinçler hepsi bir bilgi olarak insanın beyninde kimyasal kod olarak mevcuttur. Her insanın nöral bağlantısı farklı olduğu için hiçbir bilgi aynı kişide iki aynı bilmeye dönüşmez. Hatta her bir tecrübe aynı bilgi kodlarını beyinde farklı bilmelere dönüştürür zamanla.

Bilgi varoluşsal bir tecrübe olması hasebiyle doğrudan Tanrı/Allah algısıyla eştir. Bilginin varlığını kabul ettiğinizde ilk bilginin kim tarafından var olduğunu sorgularsınız yeterince tutarlıysanız. Sonra bütün tutarlılıkların bir tutarlılık üstü varlıkla açıklanmak zorunda olduğunu idrak edebilirsiniz. Bu kontenjan yalnız Allah ile dolabilir.

Allah ile insanın bilgi ortak zemininde buluşmasının en bariz kanıtı ya da iddiasına vahiy diyoruz. Vahiy eğer bilgiyse ve onunla biliyorsak bu durumda bütün vahiy bilgiyle aynı kategoridedir. Onun diğer bilgilere üstünlüğü ancak kaynağı açısındandır.

Bilgi yalnız kaynağıyla değil, muhatabıyla da biçimlenir. En kutsal bilgi dahi aptalın zihninde pörsür, çürür.

Muhatabın kapasitesi bilginin etkileşim sınırını da belirler. Bilgi Allah’tan da gelse başka bir Allah’a gitmiyorsa -ki bu mümkün değil- bu durumda o ancak bir insan bilgisidir, insanı aşamaz.

İnsanı aşamayan bir tanrı bilgisinden söz ediyorsak, bu bilginin referans değerleri de farklılaşamaz. Vahiy de tıpkı diğer var oluş ayetleri gibi zaman karşısında referans değeri yiter. Bugün hasat edilen elma seneye çürüdüğü gibi, bugüne inen vahiy de şartlar değiştiğinde o günkü referans değerini yitirir ve onu yenileyecek, tazeleyecek bir akla ihtiyaç duyar. 124bin peygamber anlatısının, yüz senede bir müçtehit gelir efsanesinin ardında yatan da budur.

Bizim tarihselliği “bu ayetlerin hükmü geçti artık Kuran’a ihtiyaç yok” şeklinde anlayışımızın ya da anlatışının bize maliyeti tarihi kaçırıp, geçmişin köleleri bugünün efendilerinin yamağı, onların parasının değerlenmesiyle üzülen pasif varlıklara dönüşmemiz oldu.

Ahmet BAYRAKTAR

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir