Borç-Din

Kuran’ın en uzun ayeti borç ilişkileri üzerinedir. Bu öylesine bir bilgi değil aynı zamanda bir hakikati de göz önüne getirir. Din, henüz kurumsal manevi yapı anlamını kazanmadan önce insanların ekonomik ilişkileri için kullanılıyordu. Arapça’da borç anlamındaki “deyn” ile “dîn” kelimelerinin yazımı aynı okunuşu farklıdır. Bu kadar benzeşen iki kavram ve en uzun ayet bize din’in maneviden ziyade maddi ilişkileri derleyen düzenleyen bir yapısı olduğunu ihtar ediyor.

Materyalist bir ilahiyatçı olduğumu mu ifade ediyorum acaba ben bunu söyleyerek? Hayır. Tam aksine. Arap yarımadasına din neden geldi, ne bozuktu, ne düzeldi de insanlar artık başkalaştı diye soralım kendimize. El-Cevap: Borç ilişkileri.

Bildiğimiz ekonomik faaliyetleri düzenledikten sonra din tamamlanmış ve Peygamberimiz görevini yapmanın huzuru ile ruhunu teslim etmiştir. Düşünelim. 360 puta yıllık haraç veren 360 kabile/beylik/devlet; bunların haracını yiyen 20 kişi ve bu haracı idare eden bir şahsibanka/emanetçi. İnsanlar bu bankadan borç alıyor, ödeyemediğinde bu kişibanka evdeki kızı/kadını haczediyor ve kendi genelevlerinden birinde seks işçisi olarak çalıştırıyor. İnsanlar da kızlarının bu rezil durumunu görmemek için onları diri diri gömüyorlar.

Peki, bu zulüm düzeninin payandası meşruiyet aracı ne? Kurumsal manevi yapı anlamındaki din. Kureyşliler insanlara Kabe’nin maneviyatını satıp karşılığında paralarını alıyorlardı. Bu sistemin devam edebilmesi için de kendi “din”lerini kullanıyorlardı. Bu “din”in Tanrısı çok güçlü fakat çok merhametsizdi. Günah işleyen herkesi yakmak için ellerini ovuşturuyordu. Affetmek, onun kitabında yoktu. Olsa bile zaten herkesle değil sadece “mübarek”lerle konuşuyordu. Sıradan insanlar asla ona dua edemez, onunla konuşamaz, ona yalvaramazdı. Bu yüzden insanlar o tanrının azabından korunmak için aracılarına/şefaatçilerine yaranmak/yaltaklanmak zorundaydılar. O putların temsil ettiği mübarekler şefaat etmezse hepsi cehennemlikti.

Aslında gayet tıkırında işleyen bir ekonomi vardı. Gözü yaşlı analar, hayatları daha üç dört yaşında kararan masum yavrucuklar haricinde hiçbir eksik-aksak taraf yoktu. İnsanlar borç almak için bankaya gitmeye mecburdu çünkü Mekke’de Kabe dışında gelir getirici hiçbir şey yoktu. Kuru taş, kuru toprak, kuru fakat etrafa haleler yayan kutsal Kabe. Kutsanmak için o yapıya muhtaç yüzbinlerce insan. Bu basit denklem burada giriftleşiyordu.

Sorun maddi fakat kaynak manevi idi. Maddiyatı düzeltmek için maneviyatı düzeltmek gerekiyordu. Bu kadar sivrisinekle uğraşmak yerine bataklığa müdahale etti Allah. İnsanların bu kıskaca düşmelerinin nedeni neye, neden, niye inanacaklarına dair herhangi bir kaynak bulma, doğrunun ya da yanlışın nedenlerini aramamalarıydı. Bunu yapabilmek için de var oldukları hayatın kodlarını çözmeleri, anlamaları gerekiyordu. Onun için ilk emir “anla/ikra” oldu. Önce peygamber kendini ve eşyayı anladı sonra etrafına anlattı. Sordu, sordurdu, cevapladı. Esas gaye belliydi. Günahsız çocukların diri diri gömülmesini normal, sistemin varlığı için gerekli gösteren ve buna ses çıkaranı hain/sapık diye damgalayan bu müesses yanlışın bütün temellerini dibinden sökmek. Süreç şöyle işledi. Önce merhametsiz gaddar Tanrı anlayışının köküne kibrit suyu dökülüp tutuşturuldu.

Rahman ve Rahim olan, sevgili ve müşfik, herkesi sevgisinde kucaklayan bir Allah olduğu cümle aleme duyuruldu. Sonra bu merhametli Allah tarafından affedilmek için herhangi bir aracı/şefaatçiye gerek olmadığı söylendi. Ve putların bu zulüm sisteminin devamı için kutsanmış, kutsalımsı, kutsalımtırak işlevsiz gereksiz birer alet olduğu, kimseyi duymayan, görmeyen bir eşya olduğu açık ve net bir şekilde ifade edildi. Birilerinin kitaplarında yazdığı, masallarında okuduğu saçma sapan varlıkların aslında hiç kimseyi çarpmadığı, insanın kendini kandırarak aciz, muhtaç, korkak bir varlığa dönüştürdüğü ifade edildi.

Tıkırında işleyen zulüm çarkının enerji kaynağı hükmündeki hurafe ve saçmalıkların hiçbir delile dayanmayan uydurmalar olduğu yüreklerin kulaklarına bağırıldı. İddiası olan ispatlasın, delili olan getirsin, itiraz eden benzerini getirsin diyerek meydan okundu. Muhtemel bütün itirazlara cevap verildikten sonra son darbe vuruldu, içki, zina ve faiz yasaklandı. Zulümde bir perde kapandı. Şimdi yenileri açılırken bu süreci bizim tekrar ve tekrar hatırlama zorunluluğumuz var. Bugün de bizi asılsız iddialarla sindiriyorlar. Çocuklarımızı doğar doğmaz eğitmeye, sindirmeye, öldürmeye başlıyorlar. Bu savaşın üstesinden geleceksek “Din”imizi kontrol edip onu yeniden başlatmak durumundayız. Müceddid ismiyle kurumsallaşan yapı bize bunu ifade ediyor.

Tecdid, yeniden başa dönmek demek. İnsanlığın bugünkü küresel sıkıntıları ile o günkü yöresel sıkıntıları arasında hiçbir fark yok. Aletler, görseller, araçlar değişti fakat bahane ve metotlar değişmedi. Bugün yine toplumlar borçla ezilip, dinle uyutuluyor. Bu uykudan uyanmanın yolu Din’den geçiyor. Din ile din arasında tek bir fark var. Din akılla bulunan ve yol alan evrensel, fıtri, ahlaki bir sistem iken, din bir kişiye has, onun söyleminin her şeyin üstünde tutulduğu, ona inanmayanın inkarcı, sapık bellendiği bir kabile kuramı.

Bugün İslam’ı kendi kabilelerinin kuramı haline getirmek isteyenleri görüyoruz, biliyoruz. Zannetmesinler ki bu Din sahipsiz. İbrahim’in (a.s) lakabı hanif yani sapıktı. Etrafındaki herkes onu kınıyor onunla alay ediyordu. Bizim peygamberimize de aynısını söylediler. Eğer bize de sapık deniyorsa bu sadece onların yolundan gittiğimizin ispatı ve şahididir.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir