Sarajevo-I
Hafif yağışlı ve sisli bir Saraybosna sabahına uyanıyoruz. Sis mi hava kirliliği mi dışarı çıkınca anlayacağız. Saraybosna maalesef dünyada hava kirliliği en fazla olan şehirler sıralamasında üst sıralarda bir yerde. Güne sisli bir havada başlıyoruz ama öğleye doğru yavaş yavaş dağılıyor sis. Elektronik cihazlar otomatik güncelleme yapsa da kolunuzdaki mekanik saat Türkiye saatini göstermekte ve her defasında güne geç başladığınızı düşünmektesiniz aradaki iki saatlik zaman farkını çoğu yerde unutarak. Kısa yurtdışı gezilerinde iki şey insanı fazlasıyla yorar. Alışana kadar da ayrılırsınız oradan. Zaman ve para birimi kıyaslaması. Lehinize de olsa aleyhinize de olsa beyniniz bu kıyaslamayı durmadan bilinçaltınıza pompalar.
Kahvaltıyı Başçarşı’da yapacağız Boşnak böreği ile. Kaldığımız yerden şehrin merkezine gidiyor, Başçarşı’nın içinden sola dönüp Kovaçi Caddesi’nin üst tarafında tam şehitliğin biraz ötesine arabayı park edip şehitliğe doğru iniyoruz. Caddenin sağ tarafında tarihi mezarlar solunda ise 5 Nisan 1992’den 29 Şubat 1996’ya kadar tam 1. 425 gün boyunca sürdürülen ve modern savaş tarihinin en uzun ve acımasız kuşatmasının toprağa düşürdüğü şehitlerin yattığı şehitliğe uğruyor, pak ruhlarına bir Fatiha okuyoruz. Mezar taşlarındaki tarihlere baktığımızda doğum tarihleri değişen ama şehadet tarihleri bir birine çok yakın binlerce mezar ve ortasında direnişin yiğit komutanı Aliya’nın mütevazi kabri ve türbesi. Ruhları şad, mekanları cennettir inşallah.
Bu şehir Aliya’nın şehri, bu caddeden belki defalarca çıkıp indi. Belki bu caddede bir yaşlı teyze yüreğinin yangınını “Yeter Aliya, artık evlatlarımız ölmesin.” yakarışıyla söze döktü. O yakarışları, o umutları artısı eksisiyle bir barış antlaşmasına basamak yaptı. Kimileri memnun kalmasa da o barışı ve anlaşıp uzlaşmayı tercih etti. Her savaşın eninde sonunda bir barışa, her mücadelenin er geç bir sulha evrilmesi gereğini, acının sürgit devam ettirilemeyeceği hakikatini ölçü kıldı kendine. ‘En kötü barış en haklı savaştan iyidir’ diye düşünerek dolaştı bu şehrin sokaklarını Aliya. Ama zulüm ve soykırımın da asla unutulmaması çünkü unutulan zulüm ve soykırımların tekrarlanacağı gerçeğini de bir miras olarak bıraktı gelecek nesillere. Ancak bunun toplumun önüne bir bariyer kılınması ve böylece kuşku ve güvensizliğin gelişme ve ilerlemeye ket vurmasının da önüne geçilmesi gerçeğini de unutmadan. Bu da elbette güç ile, sağlam bir inanç ile ve gücünü haklılığından alan bir mücadele ile mümkündür.
Kovaçi caddesi Başçarşı’ya iniyor. Geride tabiatla uyum içinde, küçük bahçelerde bir veya iki katlı evler. Ve alabildiğine bir yeşillik. Gerçi mevsim itibariyle sarı rengin hâkimiyetine teslim olmuş vaziyette ama bu durum şehrin yamaçlara yaslanan kuzey ve güney taraflarının adeta ormanın içine usulca gizlenmiş bir yerleşimden oluştuğu gerçeğini örtemiyor. Şehrin modern yapılanmasının gerçekleştiği batı yönünü saymazsak genel anlamda yatay şehirleşmeden bahsetmek mümkün. Bir tarafında da modern bir şehirleşme ve ciddi bir inşaat çabası görülmekte. Her yönüyle geçmiş ile geleceğin, eski ile yeninin gizli mücadelesini hissediyorsunuz.
Başçarşı (Basçarşija?) tipik bir Osmanlı çarşısı. Kendinizi Anadolu’nun herhangi bir tarihi şehrinde veya çarşısında gibi hissediyorsunuz. Şehrin görece modern bölümü ve yapıları daha batıda. Çoğunluğu tek en fazla iki katlı taş yapılar modernize ve restore edilse de tarihi dokuyu muhafaza etmişler. Ve dükkanlarla uyumlu taş kaldırımlar. Başçarşı’nın sembolü meşhur sebilin (Sebilj) yanında biraz oyalanıp güvercinlerin yem telaşını izliyoruz bir süre. Bütün tarihi bina ve yapılar bir arada ve iç içe burada. Taşın ve taş işçiliğinin mimari ile bütünleştiği sokaklardan kısa mesafelerle çarşının tarihi panoramik manzarasının fotoğrafını çekebilmek mümkün. Begova camiinin (Gazi Hüsrev bey Camii) avlusunda durup tarihte bir yolculuk yapmak uzak bir ihtimal değil şimdi. Cami, Sinan’ın eseri. Bosna Sancak beyi Gazi Hüsrev Bey tarafından 1531 yılında inşa ettirilmiş. Kısaca Bey Camii olarak da bilinir. Tam karşısında yine beş asırlık bir bina. Tarihi saat kulesi, biraz ötede imaret. Daha yukarıda Morica Han. Osmanlı Saraybosna’sı Başçarşı’nın doğusu. Çarşının büyük bölümü turistik ve hediyelik eşya satan dükkanlar. Börekçiler ve çevabiciler daha çok kısa ara sokaklarda. Çevabi Bosna’nın meşhur köftesi. Parmak köfte ebadında ve bazlamaya benzeyen özel ekmeği ve kaymağı ile buraya has bir lezzet. Çevabi sözcüğünün kebaptan gelme olduğu ortada, tadı ve lezzetinin de bizim damak zevkimize hiç uzak olmadığı apaçık.
İlgi ve merak bir süre dolaştırıyor bizi ara sokaklarda. Zaten sokaklar iç içe bir labirent gibi birbirine bağlanıp ayrılıyor, sonra tekrar bağlanıyor. Bu dar ara sokaklardan birinde küçük bir börekçide oturuyoruz. İçerde tamamen geleneksel usul ile çeşit çeşit Boşnak böreği yapılıyor. Ocaklarda köz ateşi, tepsiler közün biraz üzerinde uygun bir düzenekle havada asılı bir şekilde ve yine tepsilerin üzeri sac ile kapatılıp onun üzerine de köz konulmakta. Bu şekilde tamamen doğal bir yöntemle pişen börekler çıtır cıtır olmaz da nasıl olur. Belki tek kusur içecek seçenekleri arasında çay bulunmaması. Zaten kaldığımız bir haftalık sürede en çok eksikliğini hissettiğim şey çay oldu. Çaydan daha çok kahve tüketimi yaygın burada. Benim gibi içecek denildiğinde aklına ilk sırada çay gelen biri için zor bir durum. Tavşan kanı bir çay içebilmek için uygun bir yer bulmak biraz zaman alıyor. Bulduğunuzda da özellikle Türk Çayı diye belirtmeniz gerekiyor. Yoksa önünüze envai çeşit bitki çaylarından birinin gelmesi büyük olasılık…
Başçarşı’dan batıya doğru ilerliyoruz. Sağlı sollu turistik kafeler, meşhur markaların mağazaları, ufak büfeler. Büfe raflarında seyahat rehberleri, haritalar, gazete, dergi, şehir kartpostallarının yanında çokça Tito fotoğraf ve kartpostalına rastlamak da mümkün. İmran’a soruyorum. “Tito’yu hâlâ sevenler çok burada” diyor, ‘baba’ diyorlar ona. İkinci dünya savaşı sırasında Balkanlarda savaşın gidişatına etki eden faaliyetleri ve sonrasında bu zorlu coğrafyada yıllarca farklı inanç ve etnisiteleri -mahiyeti ayrı mevzu- bir arada tutabilme becerisi hatırlanmaya değer bir özelliktedir elbet. Araç trafiğine kapalı olmasa da yoğun bir araç trafiği yok. Daha çok turist oldukları her hallerinden belli insanlar. Başçarşı’nın caddelerinde dolaşırken Türkiye’den gelmiş çok sayıda insanla karşılaşıyorsunuz. Bazen bir kafile halinde bazen de bireysel gezilerde bir iki kişilik gruplar. Türkiye’den gelenlerin yanı sıra çokça Arap turiste de rastlamak mümkün. Daha sonra gittiğimiz Mostar’da ise Uzak doğudan gelmiş turistlerin yoğunluğu göze çarpıyordu.
Ferhadiye Caddesi’nden batıya doğru gidiyoruz. Şehrin mimarisindeki değişim ve dönüşümü etrafınıza göz gezdirdiğinizde hemen fark ediyorsunuz. Bu dönüşümü caddenin ortasına kocaman bir işaret ve yazıyla belirginleştirmişler. Burası Medeniyetler Noktası. Doğu tarafı Osmanlı Saraybosna’sı, batı tarafı ise Avusturya Macaristan egemenliği ile başlayan batı Sarajevosu. Bu farklılığı keskin bir şekilde görüp hissediyorsunuz her şeyiyle. Bize sadece Osmanlı kısmı lazım demeyip devam ediyoruz turumuza. Ferhadiye caddesinin Mareşal Tito Caddesi ile kesiştiği yerde bir anıt, Sönmeyen Ateş. ‘Sonsuz Ateş Anıtı’ diye de bilinen anıt 2. Dünya Savaşında ölenlerin anısına 1946’da açılmış ve o günden bu güne yanmaya devam ediyor. Daha önceki gelişimde etrafında herhangi bir koruma bariyeri mevcut değildi. Ama şimdi etrafında bir koruma bariyeri çekmişler. Herhalde sarhoş bir genç tarafından söndürüldükten ve çevredekiler tarafından hemen yeniden yakılmasından sonra almışlardır bu tedbiri.
Başçarşı’da ve genelde Saraybosna’da gezerken yerdeki bir işaretleme ile sık sık karşılaşıyoruz. Kimi zaman bir caddenin ortasında kimi zaman bir dükkanın kapısında yere bir metre kare çapında alanlara kırmızı boya ile kan sıçrama görüntüsü çizilmiş. Anlamını soruyorum bunun rehberimize. Bu işaretli yerlerin havan mermisi isabet eden noktalar veya Sırp keskin nişancılar tarafından bu noktalarda şehit edilen insanların düştüğü yerler olduğunu söylüyor. Uzak acı zahmetsiz acıdır. Dilde ve yürekte kekremsi bir hayıflanma ve anlık öfke nöbetleri ile geçip gider yanınızdan yörenizden. Acı yaklaştıkça yok eden bir kor olur. Ne kadar çok yaklaşırsanız o kadar çok yanarsınız. O yangını o kadar derinden hissedersiniz. Anlarsınız ki bu yangının ortasında yıllarca yaşayan o insanların acısı tariflerin çok ötesindedir.
Savaşın hele iç savaşın karanlık ve acımasız gerçeği insan idrakini dumura uğratıyor. Yüzyıllarca bir arada yaşayan insanlar bir cinnet hali ile birbirlerine namlu doğrultuyor, pusu kuruyor, saklanarak, gizlenerek keskin nişancı ateşi ile belki daha önce tanıdığı, bildiği, selamlaştığı insanları genç yaşlı, kadın erkek ayırmadan sokak ortasında katlediyor. Tasarlayarak ve planlayarak katliamlar, soykırımlar icra ediyor. Müslüman olmaktan başka hiçbir suçlarının (!) olmadığını bile bile. Bu halin cinnetten ve saf kötülükten öte bir izahı yoktur. Aradan çeyrek asır geçmesine rağmen savaşın izlerine Saraybosna’da ve Bosna Hersek’in Müslümanlara ait olan her noktasında rastlamak mümkün. Bina duvarlarındaki kurşun izleri, savaşın utanç nişaneleri olarak yerli yerinde duruyor çoğu yerde. Srebrenitsa’yı sembolize eden mavi kelebek figürüne çokça rastlamak mümkün. Daha sonra gittiğimiz yerlerde karşılaştığımız savaş sırasında tahrip edilmiş ve vahşetin somut bir göstergesi olarak onarılmayıp yeni nesillere ve bütün dünyaya bir belge, bir kanıt olarak bırakılmış isabet almış ibadet mekânları, eğitim yuvaları ve üretim tesisleri. Bu kurtlar sofrasında yaşayabilmek, var olabilmek ve geleceğe doğru yol alabilmek için bu bilincin diri tutulması gerekiyor diye düşünüyor insan. Zedelenen güven duygusunun yeniden inşası çok zorlu bir süreçtir. Şeffaf, kristal bir vazo gibidir güven. Kırılıp paramparça olup dağıldığında toparlamak mümkün değildir. Sonrası bu gerçeğin bilinciyle uzayıp gider.
Ferhadiye Caddesinin devamında yolun sağında görkemli bir taş yapı. Saraybosna Katedrali ve katedralin girişinde Papa II. Jean Paul’un devasa bir heykeli. Yerel halk tarafından İsa’nın Yüce Kalbi Katedrali olarak da isimlendirilmektedir. Notre Dame Kilisesinden ilham alınarak tasarlandığı belirtilen katedral ziyaretçilere açık. Girişteki görevlinin kuşkulu bakışlarına aldırmadan içeri giriyoruz. Binanın dışarıda görünen görkeminin içerde de aynen devam ettirildiği ortada. İç süslemesi ve mimarisi gerçekten kusursuz. Haçlar, heykeller, freskler ve dinsel tarihlerine gönderme yapan tablolar ve her tarafta yanan mumlar. Ve elbette her mabedin etrafa yaydığı sükunet. Bizden ve diğer birkaç başka turistten gayrı kimse yok içerde. Sessiz ve sakin bir şekilde dışarı çıkıyoruz. Saraybosna (İsa’nın Yüce Kalbi) Katedrali…
Saraybosna’ya ‘Avrupa’nın Kudüs’ü’ veya ‘Küçük Kudüs’ de denilmektedir. Her inançtan insan yüzyıllarca burada bir arada yaşadığı gibi halen de her şeye rağmen birarada yaşamakta ve Avrupa’nın ortasında İslam’ın engin hoşgörüsünün yüceliğini hayata geçirmeye, yaşatmaya devam etmektedir. Şehrin gürültüsü içinde kulağınıza zaman zaman ezan sesi, zaman zaman da çan sesi gelmekte ve başınızı şehrin gürültülü keşmekeşinden azade kılıp yukarıya kaldırdığınızda kimi zaman bir minarenin ince uzun kametinin ucundaki hilale, kimi zaman ise bir kilisenin çatına kurulmuş haça takılmakta gözleriniz. Müslüman Boşnaklar, Katolik Hırvatlar, Protestan Sırplar ve başka din ve inançlardan insanlar bir arada yaşayıp gitmektedirler. Dileriz ki yaşanan acılar ve trajediler herkes için bir ibret ve geleceğe anlamlı bir ders olmuştur. Aslolan insanca ve dostça bir yaşamın kavgasında olmaktır ve bu herkes için bir mecburiyettir…
Katedralin yakınındaki çarşı sadece et ürünleri satan dükkanlardan ibaret bir kapalı çarşı. Burada et ürünlerindeki çeşitlilik hele işlenmiş et ürünlerindeki çeşitlilik görülmeye değer. Özellikle kokusunu hemencecik hissettiğiniz islenmiş etteki çeşitlilik ve bizde pek yaygın olmayan kurutma et. Göçebe kültürde çokça bilinen ve başvurulan bir et saklama yöntemidir bu kurutma işi. Yazın yaylada etin fazla olduğu durum ve zamanlarda, zamansızlıktan ve biraz da iş yoğunluğundan kestirme bir şekilde etler iri iri doğranır ve bol tuz ile güneşe serilir, kurutmaya bırakılır. Bu şekilde kuruyan bu bol tuzlu et kışın sıcak suda yumuşatılıp her türlü yemeğe kullanılır. Bizde sadece hayvancılıkla uğraşan göçebe (koçer) ve yarı göçebelerin bildiği ve kullandığı bu et saklama yönteminin Bosna’da yaygın olduğunu ve bunun ticari bir hale de getirildiğini görmek şaşırtıyor insanı.
Ferhadiye Caddesi’nde biraz daha ilerleyip güneye dönüyoruz. Latin Köprüsü’nden karşıya geçeceğiz. Latin Köprüsü Miljacka Irmağı üzerindeki en meşhur köprü. Miljacka Irmağı Saraybosna’yı ikiye bölen bir ırmak. Irmağın üzerinde kimi tarihi taş köprü kimi de betonarme köprüler olmak üzere birkaç köprü mevcut. Bu köprülerden en meşhuru Latin Köprüsü. Hani şu Birinci Dünya Savaşı’na bahane kılınan cinayetin işlendiği köprü. Avusturya Macaristan Veliaht Prensi bu köprü üzerinde Sırp milliyetçisi bir genç tarafından öldürülüyor ve bu olay dünya savaşının başlama ateşini yakıyor. Tabi bu olayın tarafların birbirlerine karşı çok önceden başlattıkları savaş hazırlıklarının ve biriken öfke ve paylaşım niyetlerinin dışa vurumu için bir bahane kılındığı gerçeğini göz ardı etmemek lazım. Köprü sadece yaya ve bisiklet geçişlerine açık. Osmanlı Köprüsü olarak da biliniyor. İlk olarak ahşaptan yapıldığı söylenen köprü daha sonra alçı taşından sağlam bir köprüye dönüştürülmüş. 1565 yılında inşa edildiği söylenen köprü dört ayaklı ve Osmanlı mimarisinin tüm karakteristik özelliklerini taşımakta.
Balkan coğrafyası ve tabiatiyle Bosna Hersek coğrafyası büyük su kaynakları açısından oldukça zengin bir coğrafya. Nehirler, ırmaklar, dereler durmadan yolunuzu kesmekte. Bu durum çokça köprü ile yüz yüze bırakmakta insanı. Geçtiğimiz ve gezdiğimiz yerlerde büyük bölümü tarihi özellikte bir çok taş köprüye rastlıyoruz. Bunların hepsi Osmanlı eseri. İster askeri lojistik, ister insani ulaşım amacı, isterse de ikisini de önceleyen bir bakış açısıyla yapılmış olsun neticede köprü kaleyi kaleye, şehri şehre ve insanı insana bağlayan bir vasıtadır. Ve savaş sırasında camiler kadar bu tarihi köprülerin de hedef alındığı gerçeği. Bir yanda köprüler yapan, insanı insana, mekânı mekâna ulayan bir medeniyet, bir yanda köprüleri atan, köprüleri yıkan, bağları koparan bir zihniyet. İnsanlık bu iki zıt anlayış içinde bocalayıp durmaktadır…
Köprüden geçip sağa dönüyor ve biraz ilerledikten sonra Hünkar Camii ile karşılaşıyoruz. Yeşile boyanmış ana kapıdan genişçe bir avluya giriyoruz. Küçük bir şadırvan ve avlunun üç tarafı küçük bölmelerden –hücrelerden ibaret. Bu hücreler caminin aynı zamanda bir medrese olarak faaliyet gösterdiğini ortaya koyuyor. Namaz saatleri dışında camiler kapalı burada. o yüzden içeri giremiyoruz. Bu tedbirin kendi gerçekliği içinde bir mecburiyeti ve haklılığı vardır mutlaka deyip Hünkar Camiinden çıkıp Miljacka Irmağı boyunca ilerliyoruz. Biraz ilerisi At Meydanı diyor İmran ve bu gün de bu şekilde isimlendirilmekte. Belli ki geçmişte nehrin kuzey tarafındaki hanlara, hamamlara, çarşılara akan kalabalık atlarını buralarda barındırmış ve şehre ondan sonra girmiş ve bu ismi de buraya miras bırakmışlardır.
Nehir boyunca batıya doğru biraz yürüdükten sonra dönüyoruz. Sabah üzeri çiseleyen yağmur durmuş, hafif güneşli bir hava olsa da soğuk açık havada fazla gezmeyi tercih seçeneklerinden çıkaracak denli sert. Biraz ötede bir köprü olmasına karşın yürüdüğümüz yoldan tekrar yukarı doğru çıkıyoruz. Latin Köprüsünün biraz ilerisinde iki katlı müstakil bir yapının üzerinde büyükçe bir yazı dikkatimi çekiyor. “İnat Kuca” diyor tabelada. ‘Bu inatın bildiğimiz ‘inatla’ bir alakası var mı merak ediyorum. ‘Var’ diyor İmran.
Anlatılanlara göre bu evin sahibi gayet inatçı bir insanmış ve Miljacka Irmağının tam kıyısında, güzel bir noktada güzel bir evi varmış. İki katlı ahşap bir ev. Şehir Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun elinde olduğu dönemde bir belediye binası yapımı için yer aranmış ve en güzel yerin bu inatçı Boşnak’ın evinin bulunduğu yer olduğu kararlaştırılmış. Ama adamı bir türlü evini satmaya ikna edememişler. Epey uğraştan sonra adam yapacakları binanın tam karşısında, nehrin diğer tarafında evinin aynısını inşa edip kendisine verirlerse razı olacağını söylemiş. Ve o şekilde yapmışlar. Uzun süre belediye binası olarak (Vijecnica) kullanılan bu görkemli yapı daha sonra kütüphaneye çevrilmiş ve iç savaş sırasında gördüğü büyük tahribattan sonra savaş sonrası yeniden restore edilerek zengin bir kütüphane olarak ziyaretçilerini beklemektedir.
Eskiler ‘inat da bir murattır’ derlerdi. Adına inat mı diyelim, inandığında ve isteğinde ısrar mı diyelim tartışılır ama o günden sonra bu eve “İnat Evi” denile gelmiştir. Hali hazırda bir kafe olarak işletilmekte olan İnat Kuca’ya uğruyor hem iki katlı şirin evi geziyor, hem de küçük otantik bir müzeye çevrilmiş bu mekânda oturup kulpsuz fincanlardan güzel bir Boşnak kahvesi içiyoruz. Burada kahve fincanları kulpsuzdur. Bir yıldız gibi ortada olan fincanın altındaki tabağın hilal görüntüsünün bir çıkıntı ile bozulmasına gönülleri el vermediğindendir belki fincanlara kulp takmayışları.
İnat Kuca’ya sirayet etmiş inat bize de sirayet etmeden kalkalım diyor ve tekrar tarihi Başçarşı’ya dönüyoruz yönümüzü. Belediye binasını geçince bir apartmanın girişinde Sarajevo Şehir Müzesi tabelası önümüze çıkıyor. Apartman dairesinde şehir müzesi mi olur demeyip içeri giriyoruz. Girişi zemin katta, apartman girişinde ama müzenin kendisi birinci katta. Etnografik bir kent müzesi, fazla eşyaya boğdurulmamış mütevazi bir müze. Ama yine de ilginç materyallerin toplanıp bir araya getirildiği görülmekte. Gerek burada gerekse daha sonra gittiğimiz Travnik kalesindeki sergi alanında tarihsel sürecin on sekizinci yüzyılın sonları ile on dokuzuncu yüzyılın başlarından başlatıldığını görüyoruz. Çıkışta müze ziyaret defterine bakıyorum, büyük bölümü Türkçe yazılmış. Biz de kısa bir şeyler yazıp müzeden ayrılıyoruz.
Dışarı çıktığımızda gün devrini tamamlamak üzere. Ara sokaklardan çıkıp ana caddeye varıyoruz. Hava yüzümüzü ısıracak kıvamda. Yine de geniş kaldırımda akıp giden kalabalığın arasında şehrin batısına doğru ağır aksak yürümek iyi geliyor. Şehir yavaş yavaş akşamın ve gecenin hükümranlığına teslim oluyor. Kent araba farlarının ve neon ışıkların istilasına uğramak üzere. Bir müddet yürüdükten sonra dönüyoruz. Kovaçi Caddesi’ne park ettiğimiz araç hala orda duruyor. İmran, “Siz burada bekleyin, oraya kadar yürümeyin. Ben arabayı getiririm” diyor. Epeyce yorulduğumuzu fark ediyoruz birden. Bu ilk günü burada noktalamak ve dinlenmek lazım. İyi olur diyorum ve belirgin bir noktada durup İmran’ın gelip bizi almasını beklemeye başlıyoruz.
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar