Lisedeydim… Eski adı Ankara Merkez İmam Hatip Lisesi… Sınıf arkadaşım Ahmet çok güzel şiir okurdu. Bir gün “Buyrun, ben Ahmet Erhan/Bir kilo beşyüz gram gelmiş tartıda, doğduğu zaman” diye başlayan bir şiir okumuştu. O, şiiri okumaya devam ettikçe büyülendim ben. Kışkırtıcı bir merakla araştırmaya başladım şiirin şairini. Ahmet Erhan‘mış şairi, şiirin adı da “Gsm”. Uzun bir şiir… Sonrasında şairin bütün şiirlerini okumaya başladım. Yalnızlığı çileden çıkaran bir yalnızlıktan sızan şiirler… Ölüm renginde şiirler…
Uçurumlardan dehşet boşluklara mısralar bırakıyordu Ahmet Erhan. Hiçliğin, yalnızlığın dehlizlerinde boy vermiş mısralar. Yenilenlerin şiiri, mağlupların… Bir elinde ateş bir elinde su taşıyanların… Yarım kalmış aşkların, yarım bırakılmış kavuşmaların… Onun kelimelerinin, mısralarının, şiirlerinin ayrı bir havası vardı, derinliği, gizi, gizemi… Capcanlıydı kelimeler, acının ve dahi hüznün imbiğinden damıtılmış şiirler… İçi, içerisi kalabalıkken kesif bir yalnızlığa sürgün şiirler… Derin suskunluklar, derin… Çığlık çığlığa suskunluklar, çığlık çığlığa…
Ahmet Erhan’ın kimlikteki adı Erhan Bozkurt‘muş. Babası ölünce Onun adı olan Ahmet’i kullanmaya başlamış. Onu okumaya başladıkça, şiirlerini tanıdıkça kendime yakın bir şair bulduğumu hissettim. Onun Ankara’da doğması, Mersin ve Adana’da yaşaması bu yakınlığı perçinliyordu. Bu üç şehrin bende de derin izleri var. Bunun yanında Erhan’ın ruhu ruhuma değiyordu. Ruhî bir yakınlığımız vardı. Yüz yüze görüşmesek de birbirimizi tanımasak da ruhların yakınlığı, ruhların birbirine değmesi aradaki bütün mesafeleri ortadan kaldırıyor. Yakınlaştırıyor birbirine uzak iki insanı. İnsan yığınlarının, kalabalıkların içinde dehşet yalnızlık yaşayanları bir mısra bir araya getirir. Mağlupluğun mağrur komutanları mazlumluğun hizasında birleşir. Omuz omuza… “Yalnızı ve yazığıyım bu dünyanın/Mağrur bir komutan kadar mazurum/Ellerime söz geçirmekten caydım/Yalnızlığımın beş bin nüsha kopyasını çıkardım/Tanrım, çayı demledim…/Daha önce hiç bu kadar ölmemiştim./Erhan gidiyor, haydi bakalım/İyi de, yalnızlık yerinde duruyor, ölüm, acı…/Bari ben yazdığımla kalayım.”
O, durmadan acıyla karılmış bir kumaşa aşkı teyellemiş. Hep irkilmiş dünyayı kucaklarken. Hep yalnız. Her dem… Üstüne titrediği her şeyi kaybedenlerden. Telaşla açmış bütün kelimelerin kapılarını. Yaşamak ağrısının sancısıyla… “Oğul” şiirinde: “Anne ben geldim, yoruldum artık/Her yolağzında kendime rastlamaktan/Hep acılı, sarhoş ve sarsak/Şiirler çırpıştıran bi adam” Sıradan, hepimizin, herkesin yaşadıkları Onun zihninden bir başka yansıyor, bir başka sarsıyor. Direk gönlümüze değip içimizi parçalıyor mısraları, parçalanıyor… Paramparça…
Ahmet Erhan 1958 Ankara doğumlu. Kökeni Mersin… Babasının işleri dolayısıyla Ankara’dan ayrılıp Adana’ya taşınırlar. Adana Demirspor’da profesyonel futbolculuk… Yaşadığı sakatlık dolayısıyla futbolu bırakır. Büyük tutkusu futboldan sonra yeni bir tutku: Şiir tutkusu… İyi ki de bu tutku Onu bırakmamış; O da şiiri… İlk şiiri Militan Dergisi’nde yayımlanır. Sonra Alacakaranlıktaki Ülke şiiriyle Behçet Necatigil Şiir Ödülü… Gazi Üniversitesi Türk Dili Ve Edebiyatı bölümünü bittir ve uzun yıllar öğretmenlik yapar. Aynı zamanda şiir, öykü, deneme yazmaya devam eder. Aldığı ödüller: Cemal Süreya Şiir Ödülü, Halil Kocagöz Şiir Ödülü, Kaybolmuş Bir Köpek İlanı ile 2004 Yunus Nadi Şiir Ödülü, Behçet Aysan Şiir Ödülü… 2008’de Sahibinden Satılık adlı şiiriyle Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü… Ayrıca yaşamı ve tüm eserleriyle 2005’te Dionysos Şiir Ödülü…
İmgelerle, metaforlarla, felsefi kavramlarla, artistik imajlarla şiir dili kurmadı Erhan. Acılı, ağulu bir ırmakta yıkanmış kelimeleri sürdü mısralarına kurşun gibi. Hayatın içinde bir şiir anlayışını savunur. Hatta her şiirinin aslında tek bir şiir olduğunu söyler. Kendini tekrar eden bir şiir değildir bu. İyice derinleşen, gelişen ve yerini bulan bir şiir. Hayatın şiire yansıması; şiirin yaşama…Onun bütün şiirlerinden samimiyet yansır aslında, içtenlik… İçlilik… Yaşadığı dönemin acılarını yazmıştır en çok ta. Acıları, yitirilen gençliği, yiten bir ömrü… Yitikleri… Ne yazık ki O yaşamın kutsallığını, insanın biricikliğini savunurken karamsar, kötücül bir şair olarak yansıtıldı. Ölümün kutsandığı ideolojik körlük zamanlarında yaşama hakkını savunduğu için bireyci olarak etiketlendi. Oysa şiiri toplumsallıkla bireyi harmanlayan bir çizgiye oturur.
Ahmet Erhan’ın şiirlerini okurken Ağustos’ta dondurucu bir zemheriye yakalanırsınız; En soğuk kış gecelerinde Ağustos sıcağına… Kimileyin donarsınız şiirinin ikliminde kimileyin yanarsınız… Hayatın sağanağına, dolusuna yakalanmamış ergenlere bir şey söylemez Onun şiiri. Başarıyı kutsayanlar, yenilgiyi dışlayanlar, yaşamını tıkır tıkır bir mekanikliğe teslim edenler, aşktan gözlerinin feri yitmeyenler, her şeyini kazanmaya ayarlayanlar, düşe kalka yaşamayı bilmeyenler Erhan’ın şiiriyle herhangi bir ünsiyet kuramazlar. En ağır en saf duyguların dışa vurumuydu şiir Onda. En safından, en içteninden, en ağırından… Nitekim şu mısraları yazar “Bugün de Ölmedim Anne” şiirinde: “Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım/Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum/Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum/Bugün de ölmedim anne/Kapalıydı kapılar, perdeler örtük/Silah sesleri uzakta boğuk boğuk/Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük/Bugün de ölmedim anne”
Erhan’ın yakın arkadaşlarından Nihat Genç 4 Ağustos 2013’te ODATV’de yayınlanan “Şair Ahmet Erhan Öldü” adlı yazısında şunları söylüyor: “Ankara’da iki genç adam biri Nihat Genç, yazar, biri şair Ahmet Erhan, Nihat, dedi, senin yazıların ne kadar benziyor şiirlerime, ruhsuzlaşan her şeye düşman, işsiz parasız iki adam, kaç milyar kaç milyar kez konuştuk, Ahmet benim nezaketsiz zahmetsiz konuştuğum çok az demeyeceğim, tek insandı.. Kırk yıl kırk bin an’ı, birkaç kelime nasıl anlatır, kimin gücü yetebilir o zehir zıkkım eşsiz ahlak günlerine geri dönmeye..
……
Felsefe parçalamayı hiç denemedi şiirinde bir kelime olsun ‘kavram’ kullanmadı, sinemaya geç kalmışlara koltuk içlerine kadar eşlik etmeden ta kapıdan oturacağı yeri gösteren çok hünerli bir duygu feneri vardı.. Bitki örtüsü aşırı soğuk ama hiçbir şekilde zırnık şeytani değildi, şiir bıçağı 19. yüzyıldan kalma çok parçalayıcı buz kesicileri gibi. İçimizde en berrak itiraflar onundur, kuşağında ‘anlaşılmadım’ cümlesini tek kurmayan şairdir.. Hayat savaşı, içindeki iki büyük gladyatör çaresizliğiyle korkusuzluğu arasındaki amansız kılıç darbelerinin kanlı günleri içinde geçti.. Bir saniye olsun kimseye uşak olmadı, bir saniye olsun kimseye eyvallah demedi, bir saniye olsun su ve ekmek dışında kimseye iman etmedi. İş bulamadı.. Şöhretine inanmadı. Çocuksu gerçekçiliğinden başka bir dünyaya hiç inanmadı. Çocuksu gerçekçiliğindeki inadı kan kaybı gibi ruhunu bilinç altını yavaş çekim her mısrası ayrı bir vakum şırıngası gibi irin irin söküp aldı… Hastalıklar onu içi pamukla doldurulmuş gibi hafifletti, hastalığı ateşini küle çevirdi, o, şiirindeki ateşli yenilgiyi destanlayıp cesurca ayakta durmayı denedi.”
Hayatının büyük bir bölümünü Ankara’da geçiren kısa bir dönem de İstanbul’da yaşayan Ahmet Erhan 2013’te 55 yaşında gırtlak kanserinden vefat eder. Yazımızı “Öylesine Bir Aşk Şiiri” adlı şiiriyle bitirelim. “Gözlerin ipekyoludur ömrümün/Akasya yüklü kervanlar geçer/Çan sesleri arasında bir fener/Yanar söner yanar söner yanar söner/Gözlerin ipekyoludur ömrümün/Kentin en kalabalık yerlerinde/Dört nala koşan bir at gibi/Çılgınlığa akan yalnızlığa ölüme/Yazılmış şiirleri yeniden yazmak bütün/Hayatı teğellemek yepyeni bir güne/Ve sonra sökmek uzun uzun/Gözlerin ipekyoludur ömrümün/Yalnızlıktan gelir yalnızlıklara gider/Düşülür her şeyin altına bir tarih/Soluksuzum günlerdir geceler uzar/Yaşamak dünyayı ödüllendirmektir artık”
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar