Şenol Demiröz: Çağdaş Bir Osmanlı

Şenol Demiröz’ü, 1985 yılı ilkbaharında Köln’de tanıdım. Azîz dostu ve ortağı Ahmet Bayazıt ile, Türkiyede edebiyat ve sanat faaliyetlerini yürüttükleri, bir çok önemli projeleri gerçekleştirdikleri Ajans 1400 Şirketinin Avrupa ayağını oluşturmak üzere Almanya’ya gelmişlerdi.

Onları gıyaben, Türkiye’de ortaya koydukları sanatsal faaliyetlerinden dolayı tanıyordum. 2010 Yılında da kaybettiğimiz Ahmet Bayazıt Ağabeyi, TRT yönetmeni olarak, yapımcılığını hemşehrim Yücel Çakmaklı´nın üstlendiği “Denizin Kanı” dizisinden ve her ikisini de Mavera Dergisinden tanıyordum. Afgan direnişine verdikleri destekleri de yakînen takip ediyorduk.

Almanya’da yüz yüze tanışmamız da, Mavera Dergisinin temsilciliğini yapan Sami Özgenç ve Mustafa Yüksel isimli arkadaşlarım vesilesi ile oldu. Onlar da Mavera Dergisi, Erdem Bayazıt ve Cahit Zarifoğlu aracılığı ile tanıyorlardı.

Ajans 1400 `ün Almanya’da kurulusu ile ilgili tüm resmi işlemleri bu arkadaşlar takip ettiler zaten.

Üç arkadaştılar. 1982 yılında TRT’den ayrıldıktan sonra İstanbul’da Ajans 1400 isimli yeni bir şirket kurmuşlar ve onun Avrupa ayağını hayata geçirmek üzere Almanya’ya gelmişlerdi. Onu şahsiyet olarak daha iyi anlamak için o günkü şartlara kısaca göz atalım:

Ekonomik bir krizin ardından Türklerin içine kapandığı bir dönem. Türkler arasında inanılmaz bir video izleme merakı yayıldı. Almanlarda bile pek yaygın olmayan, o zamanlar için lüks sayılan VIDEO REKORDERLER hemen hemen her Türk’ün evinde vardı. Düşünün; yıllarca Türkçe’ye ve Türk kültürüne hasret kalmış bir topluluk piyasaya çıkan her filmi su gibi yutuyor. Türkkan ve Türkola gibi video şirketleri, pazar arayışındaki Yeşilçam’ı uzun süre ayakta tuttular. Avrupalı Türkler sinema piyasasına yeni bir heyecan kattılar. Özellikle Ibrahim Tatlıses, Hülya Avşar, Ferdi Tayfur, Gökhan Güney ve Emrah gibi arabesk şarkıcıları Köln sokaklarında görmediğimiz gün olmazdı. İçine kapanan dini cemaatler ise daha farklı tepkiler vermeye başlamışlardı: Köln’de yaşayan Cemalettin Kaplan ve Kadir Mısıroğlu Almanya’da buldukları özgür ortamda Cumhuriyet rejimine kafa tutuyorlardı. Şenol Demiröz ve Ahmet Bayazıt, piyasa araştırması içindeyken sosyal bir vakıanın farkına vardılar. Avrupa’da doğan ve büyüyen Türk gençleri, bizim tabirimizle 3. kuşak, bir kimlik krizine doğru sürükleniyordu.

Avrupadaki yeni nesiller ile milli kültürümüzü, edebiyatımızı, sanatımızı tanıştırmak istiyorlardı, bunun için buraya gelmişlerdi. Özel sohbetlerimizde geçen sanatçı isimlerinden Şenol Ağabeyin Yeşilçam piyasasını ve sanat dünyasını yakînen tanıdığını anlıyor ya da çıkarıyordum. Ancak piyasa şartlarını gözeterek yalnızca kazanç ve kârı gözetmediler. Osmanlı bakiyesi topraklarda edindiği tecrübe ve bilgilerden yola çıkarak medeniyetimizi ayakta tutmanın kavgasını verdiler.

Cumhurbaşkanımızın ‘Abi’ diye hitap ettiği Şenol Demiröz, İstanbul Belediyesi Kültür Daire Başkanı olarak görevlendirildikten sonra Onun yüzünü gercekten kara çıkarmadı. İstanbul’da çok güzel kültürel faaliyetler gerçekleştirdi.

Ajans 1400 GmbH, Köln’ün en işlek ve tanınan caddesi Aachener Strasse‘de geniş bir yer tutarak faaliyete başladı. Öyleki, elli metre aşağı yürürseniz sinema, tiyatro ve kafelerin bulunduğu caddeye çıkarsınız.

Ajans 1400, o zamanlar coğumuzun ögrenci olduğu onlarca arkadaşımızın buluşma noktası, edebiyat ve sanat sohbetleri yaptığımız bir mekâna dönüştü. Şenol ve Ahmet Ağabeylerle uzun uzun sohbetler yapıyor, Türkiye ve Müslümanların geleceğini tartışıyorduk.

Sonraki zamanlarda Ahmet Bayazıt ile sinema ve şiir üzerine konuşmalarımız, Akiro Kurosava filmine beraber gitmemiz bana yeni ufuklar açacaktı. Çok kimse Ahmet Bayazıt’ın abisi Erdem Bayazıt’ın şiirlerinden çok Sezai Karakaç’un şiirlerini ezbere okuduğunu bilmez. Hele ‘Balkon’ şiirini okuyuşu vardı ki insanın içindeki küllenmiş ateşi yeniden tutuşturur…

Tarihe kayıt düşmek için altını çizerek belirtelim: Ajans 1400’ün ilk ürünü – özellikle Cami ve Cemaat ile ilişkisi olmayan kesimlerin Kur ‘an okumayı öğrenebilmesi için hazırlanan – “Kur ‘an Öğrenme Seti” olmuştur. Almanya’da yaşayan her Türk ailesinin evinde bir ‘video recorder’ olduğunu düşünürsek gerek ticari gerek toplumsal açıdan yanlış adım sayılmaz. Tam doğru diyemiyorum, çünkü para kazanmak ruhları sanat ve irfan ile yoğrulmuş insanlar için zor bir iş. Kendim de ticareti hep başkalarının yanında öğrendim. Oradan biliyorum. Ardından çocuklara yönelik Cahit Zarifoğlu‘nun öykülerinden mülhem Türkçe çizgi filmler, cocuk hikayeleri filmleri geldi. Yine 1984 TRT yapımı, Yücel Çakmaklı’nın yönettiği “Küçük Ağa” dizisi, Ajans 1400`ün katkılarıyla Avrupadaki vatandaslarımıza ulaşmış oldu. O devirde o kasetlerin altın değerinde olduğunu yaşamayan ve görmeyen bilemez!

Şirketin kuruluş aşamasında Şenol Demiröz ve Ahmet Bayazıt aylarca Köln’de kaldılar. Çoğu kez Ahmet abi arka tarafta mutfak ve banyo bulunduğu için şirkette gecelerdi. Almanca atasözüdür: “Her başlangıç zordur”.

Entelektüel insanlar için ticaretle uğraşmak daha bir zordur.

Ben tabii hâlâ Trier Üniversitesi‘nde öğrenciyim. Ama özel bir nedenle her hafta Cuma akşamı Köln’e geliyor ve Pazar akşamları geri dönüyorum. Dolayısıyla Şenol ve Ahmet abilerle sık sık birlikte olur, edebiyat, kültür, sanat konuşurduk. O günler, ne güzel günlerdi! Kültür ve sanata, evrensel ile yerli bakışların harmanlandığı yıllardı. O yılların bereketi olmasaydı, belki ruhumuz çorak bir ülke kalırdı. Kim bilir?

Genç yaşımızda bize kazandırdığı ufuk ve duyduğu güvenle büyüdüğümüz sevgili büyüğümüz Şenol Demiröz’ün vefat haberinin üzüntüsünü yaşıyorum. Kültür ve sanat adına bu ülkeye değer katmış herkesi dini, mezhebi ve etnik ayrım gözetmeden kucaklayan çizgisiyle gönlümüzü fethetmişti. Mülkiyeliydi ama önce mülkiye demezdi. Ülkücü kökenli olduğunu saklamazdı ama İslamlık ve Türklük onun zihninde ve gönlünde Osmanlı ile şekillenmişti. Saltanat propagandası yapan Kadir Mısırlıoğlu da aynı yıllarda Almanya’da ikâmet ediyor ve Köln’e geldikçe komşumuz rahmetli Nadir Erbil‘in evinde kalıyordu. O yüzden yüzlerce kez karşılaştığımız, onlarca kez konuştuğumuz ve sohbetine katıldığımız bir isimdi. O, Osmanlıyı düşünde ve geçmişte görürken, Şenol Demiröz bir Osmanlı Beyefendisi olarak onu yaşıyor ve çağımızda yaşatıyordu. Osmanlı coğrafyasında çektiği belgeseller ve özellikle Osmancık – Kuruluş dizisi için verdiği emekler Osmanlıya duyduğu derin sevginin bir nişanesidir. Tarık Buğra‘yı Osmancık romanını yazmaya teşvik eden de odur. Başka mecralarda dile getirilecek öyküler bunlar. Osmanlı gerçeğini ülkemizde onun kadar kavramış bir başka aydın var mıdır bilmiyorum. İdris Küçükömer ve Kemal Tahir penceresinden dâhi Türkiye tarihini okuyabilecek ölçüde birikim sahibiydi. Doğan Avcıoğlu‘nun Cumhuriyet tarihini istismar ettiği ve yer yer çarpıttığı hususunda hemfikirdik. Türkiye’de gerçek bir solun var olmadığını düşünürdük. Türk tarihine büyük pencereden bakar, Mustafa Kemal Atatürk‘ü Kemalistlerden bağımsız ve ayrı bir yere korduk. Hiç unutmuyorum; birgün şöyle demişti: “Osmanlı Devleti’nde sadrazam ve vezirler ekseriyetle Türk olmayan unsurlar arasından seçilir iken Şeyhülislamların özellikle Türk olmalarına dikkat edilirdi. Neden acaba? Bunun cevabını mutlaka arayıp bulmamız lazım.”

Ortak ilgilerimizden biri ‘ethno müzik’ idi. Uğradığı ülkelerin şarkılarını ya da türkülerini dinlemek ve hissetmek isterdi. Yukarıda andım; yüksek eğitimini Mülkiye’de yapmıştı ama mezunlarından farklı olarak önce Türk Dünyası derdi. Türk Dünyası’nın her köşesinden plaklar ve kasetler biriktirdiğini ve çok iyi bir arşive sahip olduğunu biliyorum. Umarım, bu hazine değerlendirilir, heba olup gitmez.

Çok zarif ve ince ruhlu bir insandı. Sezai Karakoç denilince akan sular dururdu ama milletinin asrın son islam şairine sahip çıkmayışına üzülürdü. Sezai Karakoç’u Avrupa’da yetişen gençlerimize tanıtmak üzere binlerce şiir kitabını Avrupa’ya nasıl getirilmesine ön ayak olduğunu yakından izledim.

Aynı dönemde Mavera Dergisi’nin başında Erdem Bayazıt bulunuyordu. Derginin Avrupa abonelerinden toplanan ücretlerin, İstanbul’a degil, Afganistan mücahitlerine gönderilmesini istediler. Bu toplanan miktar doğrudan Afgan direnişine gönderildi. Mavera Dergisi’ne olan borcun Ajans 1400, dolayısıyla Şenol Demiröz tarafından kapatıldığını biliyorum.

Ajans 1400 Köln Temsilciliğı’nin başına daha sonra arkadaşım Mavera şairi Yusuf Aktürk getirilmişti. Hayırlı olsun ziyaretine giderken peşime üniversiteden siyasal islamcı bir arkadaş takılmıştı. O sırada aynı şekilde ‘Hayırlı olsun’ ziyaretine gelen Mehmet Niyazi ile orada tekrar karşılaştık. Ahmet Beyazıt ve Şenol Demiröz’ün de bulunduğu bir ortamda yanımdaki arkadaş 12 Eylül öncesinin dergi kapaklarına yansıyan sloganlar eşliğinde demokrasi aleyhine bir nutuk çekti! Onu sabırla dinleyen merhum yazar Mehmet Niyazi,”Eğer bugün Türkiye’de nefes alabiliyorsanız, bunu demokrasiye borçlu olduğunuzu sakın unutmayın!” diyerek tartışmayı noktaladı. Şenol Demiröz, dinin siyasete alet edilmesine şiddetle karşı olduğunu orada bir kez daha gösterdi.

Şenol Bey ile birlikte Batı medeniyetini anlayan ender entelektüellerimizden biri daha göçtü. Eski ve yeniyi mecz etmek, gelenek ve çağdaşlık ile hemhal olmak dünya görüşünün temelini oluşturuyordu.

Mazimizi gözler önüne seren o unutulmaz belgesellerin yapımcısı, yönetmeni aramızda yok artık. Cumhuriyet Türkiyesinde yetişen en birikimli ve en donanımlı kültür adamlarımız içindeki en seçkinini yitirdik. Konuşacağımız, dertleşeceğimiz ve medeniyetimizi tartışacağımız vefalı dostlarımız iyi atlara binip gittiler. Şimdi buruk bir acı kaldı geride…

İnanıyorum ki, Onun, hayat felsefesi üzerinde yeniden düşünmek; onun ufkunun genişliğini ve mevcut yaklaşımların sığlığını ortaya koyacaktır.

Mekânın cennet olsun, Şenol Abi!

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir