Can: “Öyküde Ritim Ve Dil Daha Önemli Benim İçin.”

Şengül Hanım iki öykü kitabınız ve bir tiyatro oyununuz var. Yazmak aslında çok kolay bir süreç değil. Yoruyor, hırpalıyor… Sizi yazmaya, edebiyata yönelten etken ya da etkenler neydi? Neden edebiyat?

Tam bir cevap var mı, bilmiyorum. Bir yandan tutkuyla bağ kurduğum bir yandan da zorlandığım bir ilişki yazıyla olan ilişkim. Bu ilişki önce kitap okumayla başladı. Çocukluktan itibaren kitap tutkum gelişti diyebilirim. Kitaplardan çok şey öğrendim, bir de sanırım insan ruhuna, insan hikâyelerine olan merakım. Bir süre sonra edebiyat dergileri ile yolum kesişti. O dönemde hem eleştiri yazıları hem öyküler yazmaya başladım. Yaza yaza bunun benim kendimi ifade etme biçimim olduğunu da hissettim. O da aslında bir yaşam biçimiydi.

Sonra kendimi yazı üzerinden yeniden tanımaya çalıştım. Bu dönemlerde bırakmak, kaçmak, uzaklaşmak gibi birçok şey yaptım aslında. Hâlâ da bunları yapmayı seven çocukça bir tarafım olduğunu düşünüyorum. Fakat kendimi ve yazma sürecini iyi kötü tüm yanlarıyla kabul ettim. Yazmanın iyileştirici tarafını kabul eden biri olmadım hiç. Ama kendi hayatımda bana iyi geldiğini fark ettiğimde, yani aslında yaşamımın bir parçası olduğunu kabul ettiğimde, tüm sıkıntılarının yanında hayatıma kattığı o ışığı gördüğümde “evet burada olmalıyım, devam etmeliyim,” dedim.

Siz aynı zamanda akademik anlamda Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi de aldınız. Bu eğitimin yazmanızda herhangi bir etkisi var mı? Genel olarak Türk Dili ve Edebiyatı ya da dil eğitimi almanın yazarlıkla bir bağı, bağlantısı var mı? Bu sorumuzu en azından Türkiye’deki var olan durumu değerlendirme noktasından ele alabilirsiniz.

Üniversiteyi bitireli epey zaman geçti. Kendi dönemim için düşündüğümde epey zor bir süreçti. Çünkü kitap okumak bizim için büyük fedakârlıklar gerektiriyordu. Okul dersleri genelde dil üzerineydi. Kitap okuyan öğrencilerle bazı hocalarımız dalga geçerdi, onları ukala bulurlardı. Dört sene sonra nasıl Karahanlıca yazıp okuyacak seviyeye getirecekleriyle övünürlerdi. Bu dönemlerde bir şeyler yazmıyordum, ama okumaktan da uzaklaşmıştım. Kendime ayırdığım boş zamanlarda birkaç arkadaşımla birlikte birbirimizden kitap alışverişi yapıp romanların, şiirlerin büyülü dünyasına çekilirdik.

Şimdi daha farklı çalışmalar da yapılıyor üniversitelerde, yeni edebiyat sempozyumlarına denk geliyorum ya da yazılan tezler, başka edebi çalışmalar da var. Keşke daha fazlası da olsa. 

Öykülerinizi yazma aşamalarınız hakkında neler söylersiniz? Önce olay mı yoksa karakterler mi oluşur kafanızda? Sizi öykü yazmaya neler sevk eder? Oturup masaya bir anda yazıp bitirir misiniz öyküyü?

Farklı olabiliyor, olayın oluşup bunu yazmalıyım dediğim de oluyor ya da zaten bir karakteri düşünüyorum ve “bunu yazmalıyım” diyorum. Ama iki durumda da sanırım bir imge ya da bir kavram beni sürükleyen. Anlatmak istediğim bir mesele ile ilişkili her şey aslında bir yerde birikiyor. Sonra o görünmez bağlantıları keşfediyorum. Bir koleksiyoncunun o dönemki nesnelerini toplaması gibi bilinçdışım da aslında öyküye giden yolda birçok şeyi kayıt etmiş. Sonra onları yazıyorum.

Hiç tek seferde yazmadım. Tek seferde sadece öykünün omurgası diyebileceğim bir örüntü oluşturuyorum. O örüntü çok değişmiyor ama sonra onun üzerine çalışmak hayli uzun bir süreç benim için. Üzerine düşünmek, yürümek, tekrar tekrar yeni şeyler katmak, çıkartmak gibi bir süreç başlıyor. Öyküyü yazmak bitmiyor. Olay anlatmak hiçbir şey ifade etmiyor çoğu zaman. O dili kuramadığım sürece hazır hissetmiyorum. Ritim ve dil daha önemli benim için sanırım.

“Devamsız”, “Sarkaç”tan sonraki ikinci öykü kitabınız. Öyküleriniz derinlikli ve dikkatli okuma gerektiriyor. Psikolojik yoğunluğu fazla metinler. Olaydan daha çok durum öyküleri yazıyorsunuz. Bilinç akışı, karakterlerin iç sesleri, kısa cümleler… Öykülerinizde sıkça rastlanan olgular. Bu tarz yazmanın nedenleri var mı? Neler söylersiniz?

Evet, bu biçimsel olarak bir tercih. Ama zaten başka türlü de olmazmış gibi geliyor. Bunda en başta zihnin böyle çalışması etkili sanırım. Biz kadınların metinlerinin hep daha parçalı olduğu söylenir, hayatlarımız daha çok bölünüp, kesintiye uğradığı için. Bunun dışında beslendiğim, örnek aldığım, metinlerini çok sevdiğim 50 Kuşağı’nın etkisi var. Aslında geçen zaman bence ne yazacağını düşünmekten çok biçim üzerine düşünmektir. Bunu nasıl ifade ederim? Ben kendimi böyle metinlere yakın görüyorum. Defalarca okuduğum, çoğalan metinler. Bunda başka birçok neden de olabilir, benim sıkılgan yapım da etkilidir, yazmak ile olan ilişkimde.

Bir de yeni bir şey anlatmak istiyorsan yeni bir dile de ihtiyaç duyuyorsun. Mevcut anlatım olanakları, yerleşik dilbilgisi kuralları ifade etmiyor anlatmak istediklerini. Yeni arayışlar hep sürecektir. Bunu yapan birçok yazar var. Edebiyatımızda 50 Kuşağı yeterince anlaşılmadı bence.  Öykü ve roman adına çok yaratıcı, zihin açıcı metinler var. Ben de yaşadığım dönemde benim yaşantımdan ortaya çıkacak öyküleri yazmalıyım diyorum. Bunları fark edip en uygun biçimle yazmaya çalışıyorum.

Genelde öykü kahramanlarınız ya da karakterleriniz içsel karmaşası olan, gelgitler yaşayan sorunları olan kişilikler. Ya kendileriyle sorunları var ya da toplumla… Neler söylersiniz bu tespitimizle ilgili?

Bu daha çok insan üzerine de düşünmek, sıradan insanlara baktığımızda aslında hiç te sıradan hikâyeler görmeyiz. Bu durum bizi özellikle çağımızda şaşırtmaya devam edecek gibi duruyor. Önemli olan neyi seçip yazmaya, anlatmaya değer gördüğünle alakalı sanırım. Benim ilgimi genelde meseleler çekiyor, bu çok bireysel bir durumdan toplumsal bir soruna varabilir. Ya da çok bireysel de olabilir. O aralar üzerine düşündüğüm durum, konu, olay neyse. Öykülerde iyi ya da kötü karakter yerine gölge taraflarımızın öne çıkartılması, bunlar üzerine düşünmek önemli bence. Zaaflı, takıntılı, hastalıklı taraflarımız var. İnsanız. Önce bu gölgelerle yüzleşmek gerekiyor sanırım. Bir yazar da öncelikle kendi gölge taraflarına bakmalı. Sonra da dünyaya buradan bakabilmeyi öğrenebilir diye düşünüyorum. İyi kötü karakter yoktur bence, anlaşılmamış, yeterince yaklaşılmamış, yeterince tanımadığımız karakterler olabilir. Benim için sanat buralar da geziniyor.

Öykülerinizi okurken “dille” uğraşan, dilin sınırlarını zorlayan; “dil”le oynayan, “dil”i bozan ve yeniden kuran bir yazarla karşılaşıyoruz. “Dil”le ilişkiniz nasıl? “Dil”le bu kadar uğraşmanızın nedenleri hakkında neler söylersiniz?

Bu sorunuza ilk sorularda kısmen de olsa cevap verdim sanırım. Çok ilgi çekici bir konu anlatabiliriz, ama kullandığımız dil yeterince ilgi çekici değilse ya da içerik ile birbirini tamamlamıyorsa pek bir anlamı yok gibi geliyor. Sadece dil oyunları yapmanın da anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bu daha çok yeni bir hikâyeyi ona uygun bir sesle, ritimle, kelimelerle yeniden anlatma ihtiyacından doğuyor. Dil bir yerden performatif bir alana dönüşüyor ve öykü bittiğinde sadece okuma eylemi gerçekleşmiş olmuyor böylece.

“Devamsız“ı okurken hemen her öykünüzde bir “boşluk” ve “boşluk doldurma” hissi uyanıyor içimizde. Nedir bunun sebebi?

Hayatımdaki Kurabiye adlı öykümü içimdeki o şeye ithaf etmiştim. Bu bir anlamda insan olmanın ve hayatta olmanın boşluğu. Sonrasında sanırım geçmeyen bir boşluk. Ve bu boşluk ile baş başa kalıp bunun üzerine düşünme halimiz günümüz insanının çıkmazlarından biri bu sanırım. Aldığımız her şeyle o boşluğu doldurmaya çalışıyoruz ve bütün bunlar daha büyük boşluklar yaratıyor. Öyküde hiç doymayan bizi ele geçiren kurabiye benzeri bir duygu.

Öykülerinizde anlatıcılar değişiyor. Ben anlatıcı, üçüncü tekil anlatıcı ve çocuk anlatıcı. Özellikle “Ağabeyim Bir Fesleğen Mi?”, “Yüzümde Fotoğraf Korkusu” öykülerinizde yer alan çocuk anlatıcı ile neyi amaçlıyorsunuz? Ya da neden çocuksu, çocuklara anlatmak değil de çocuk anlatıcı?

Bu da yine çocukların zihni ve dünyaya bakışlarıyla ilgili, onlar daha heyecanlı, daha meraklı, daha doğrudan tepkiler verirler. Söylemek istediklerini toplumun zihninden düşünmeden, süzmeden söyleyiverirler. İlgileri çabuk dağılır, konudan konuya atlarlar. Çocuk anlatıcı ile ailede çocuk olmak farklı biraz. Ebeveynlerimizi anlatırken hepimiz çocuk oluyoruz. Çünkü kaç yaşında olursak olalım onların çocuklarıyız. Bir ailede bu tür roller olabilir. Çocuklar da ebeveynlerinden ve aile tarihlerinden çokça etkilenir ve yara alır.

Öykülerinizde yerel, bölgesel kelime ve söyleyişler yanında şiirsel cümlelere hatta metinlere denk geliyoruz. Aynı zamanda bazen uzun bazen kısa öyküler… Neler söylersiniz?

Bunlar aslında dil çalışmalarımın bir sonucu sanırım. Yerel kullanımları seviyorum, ailemde kullanılan Türkçe çok zengin. Anneannemin kullandığı dil ile büyüyen biri olarak İstanbul Türkçesi ile bu dili arasında karşılaştırma yaparak büyüdüm diyebilirim. Kendimi ailemin kullandığı dile daha yakın hissediyorum. Daha doğal geliyor, bu nedenle İstanbul ağzı yerine bu yerel kullanımlar dilin arka sokakları gibi hissettiriyor. Tıpkı argo kullanmak gibi çok yaratıcı buluyorum.

Şiir okumayı seviyorum. Kelimelere olan ilgim yazdıklarıma da yansıyor sanırım. Önemli olan kendini bir başka dilde ifade etmek, anadilimiz de buna dahildir. İnsanın kendini anlatması zaten bir çeşit çeviri yapmak gibi. Burada da çeşitli anlatım yolları araması doğal geliyor.

Modern zamanlarda yaşamamıza rağmen geleneksel aile yapısının sürdüğü bir kültürde yaşıyoruz. Bu çeşitli sıkıntılara yol açıyor. Birey olamamak, her zaman aile kurumunun baskısı altında olmak ve kendini gerçekleştirememek… Bu tip bir aile yapısı daha çok kadınları etkiliyor. Ailenin görünürde kutsal görülmesine rağmen içten içe kaynaması, huzursuzluk yaratması hakkında neler söylersiniz?

Aile birçok kültürde benzer anlamlar taşıyor. Ama bizim gibi toplumlarda bireyi daha çok kuşatan bir yapıya dönüşüyor. Öncelikle handikaplarımızı, eksik taraflarımızı kabul edip bunlar üzerine düşünmek çalışmak zaman alıyor. Çoğu zaman yaşamlarımızda sürükleniyoruz.

Mutsuz evliliklerden kadınların daha fazla etkilendiğini söylüyor araştırmacılar, bunda ilişkinin duygusal yükü kadar evliliğin yükünün de payı var. Mesele sanırım kutsallaştırmakta. Bu nedenle kutsallaştırdığımız şeylere dikkat etmeliyiz. Onun esiri olma ihtimalimiz artıyor. Bu fikirler içinde geçerli.

Öykülerinizdeki kadın karakterleri oluştururken nelere dikkat edersiniz?

“Devamsız”da türlü erkeklik halleriyle ilgili öyküler de yer alsa da. Öykülerin genelinde kadın karakterler öne çıkıyor. Kadınları anlatayım ya da güçlü kadın karakterler kurgulamalıyım gibi bir niyetim olmuyor. Ön kabullerle öykü başına oturmuyorum.

Kendi yazma deneyimlerim beni önceliğimin hep iyi bir edebiyat, derinlikli karakterler yaratmak olduğuna götürdü. Sonrasını gözlemlerim, dünyaya bakış açım şekillendirdi. “Bahçede” öykümde Bedia karakteri bir arkadaşımın akrabasından doğdu. Bir gün bana taşralı, rahat, kimseyi kafasına takmayan, aynı zamanda dayanışmacı bir kadın olan yengesinden bahsetti. Tavuklarını çok severdi. Kadın benim ilgimi çok fazla çekti. Ondan etkilendim. Arkadaşıma döndüm. “Dur, dedim. Ben bu kadını yazacağım.”

Beni etkileyen bir hikâye benim için gerçeklik kazanıyor. Burada beni çeken, iç dünyasını da anlamak ve anlatmak istediğim birçok karakter olabiliyor. Bence kadınlar kadınları ve kadınlık deneyimine dair birçok şeyi anlatabilir. Bence her şeyi anlatmalıyız. Zira bugüne kadar kadınlık deneyimlerini bile erkekler anlattı. 

Babaanne ve Dede “Leopar ile Antilop” öykünüzdeki kahramanlardan. Çocuk anlatıcı için bu kahramanlar önemli, kıymetli. Dede ve babaannenin çocukluğunuzdaki yerini öğrenebilir miyiz?

Çocukluğum Sivas’ta bir köyde geçti. Sonra İstanbul’a göç ve gecekondu mahallesi yılları başladı. Tüm göç eden aile çocukları gibi uyum sorunları, ekonomik çıkmazlar, krizler, hastalıklarla geçti çocukluğum. Annem babam ikisi de ağır işlerde çalışmak zorunda kaldılar. Bütün bu çocukluğuma dair hatırladıklarım köydeki yıllar. Babaannem ve dedem ben ve kardeşimle çok ilgiliydiler. Annemin, babamın hayat koşturmacası nedeniyle babaannem ve dedemle çocukluğumu ve çocukça sevilme duygularımı deneyimledim diyebilirim.

Babaannem doğayı ve hayvanları çok sever. Onunla tam bir yaban hayatı yaşadım. Ev işlerinden nefret eder, çobanlık yapardı. Hayvanlara bakar, onlarla zaman geçirirdi. Dedem zeki ve yetenekliydi onunla sohbet etmeyi çok severdim. Dünyayı ilk yorumlamamda düşünceleriyle ve sevgisiyle yanımdaydı.

Aynı zamanda öykülerinizde mekân olarak taşra var. Köy… Sanırım çocukluğunuzun büyük bölümü taşrada geçmiş. Taşra ve çocukluk… Hangi anlama geliyor sizin için?

Çocukluk anılarımın büyük bir kısmı taşraya ait olduğu için sanırım öykülerimde de bu durum açığa çıkıyor. Yazmak genelde çocukluk kazısı gibi. Bir yerlerden sızıyor öykülere. Tıpkı hayatımıza olduğu gibi. Bir de orada kendimi kendime en yakın hissettiğim zamanlar. Şehir yok, okul yok, kurallar yok. Alabildiğine gökyüzü ve yeryüzü.

Son olarak neler söylersiniz?

Teşekkür ediyorum. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Şengül Can

    • 1985’te Zara’da doğdu.
    • Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 2008’de mezun oldu.
    • İstanbul’da yaşıyor.
    • Yaratıcı yazarlık atölyeleri eğitmenliği yapıyor.
    • İlk öyküsü ve incelemeleri Mavimelek Resimli Edebiyat Dergisi’nde yayımlandı.
    • Aynı zamanda derginin yazar kadrosuna dahil oldu ve 50 Kuşağı Öykücüleri ile ilgili dosya konuları çalıştı.
    • Çerçi Sanat Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.
    • Sarkaç adlı dosyası Varlık Dergisi’nin düzenlendiği 2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü.
    • Sarkaç adıyla Varlık Yayınları’nca kitaplaştırıldı.
    • Galata Perform’un düzenlediği “Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi” kapsamında kazandığı bursu ile oyun yazarlığı eğitimi aldı.
    •  “Bir evi en çok ne zaman terk edersin?” adlı oyunu “Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali 7” kapsamında okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluştu.
    • Yazarın ikinci kitabı “Devamsız” 2019 yılında Can Yayınları’nca yayımlandı.
    • Öykü ve inceleme yazıları, Varlık, Özgür Edebiyat, Sıcak Nal, Çerçi Sanat, Sarnıç Öykü, Bugünden Edebiyat, Dünyanın Öyküsü, Öykü Gazetesi, Roman Kahramanları, Edebiyatist gibi dergilerde yayımlandı.
    • Edebiyatta Üç Nokta Dergisi’nde şiir söyleşileri yaptı.
    • Varlık Dergisi’nde ise edebiyat incelemeleri yazdı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir