Çelik: “Hatırlamak İçin Yazıyor, Unutmak İçin Okuyorum”

“İlerde Hep Yalnız”, “Kandan Adam”dan sonra “Yediler Teknesi” adlı üçüncü romanınız yayınlandı. “Kandan Adam” ve “Yediler Teknesi” içinde polisiyeden politikaya, uzak tarihten yakın tarihe, psikolojiden sosyolojiye geniş bir alana uzanan iki sağlam metin. Romanlarınız neden bu kadar çok unsuru bir arada taşıyor?

Bana kalırsa roman inşasında muradedilen şey ile insan ve dünyası arasında bir fark yoktur; çünkü yazının tıpkı insan gibi bir bedeni ve ruhu vardır her şeyden önce. Nasıl ki insanın düşüncesi, duyguları, inancı, çevresiyle ilişkisi, doğayla çatışması ve uyumu, siyasal ve cinsel tercihleri varsa roman da öyle. Nasıl ki insanı sahip oldukları, olmadıkları ve çevresiyle değerlendiririz, romanı da öyle görmek gerekir. İnsanı sadece sahip olduğu bir özelliğine bakarak değerlendirmek yanlış olur, çünkü insan farklılıkları içinde bir bütündür. Yazıyla kurduğum ilişki buna yakın bir düşüncenin sonucudur. Dolayısıyla yazdıklarım bu açıdan bir toplam da denebilir.

Kandan Adam’da Ahmet Boz’u hem politik düşüncesi, hem ailevi ilişkileri, hem de kentle arasındaki ilişkisi üzerinden inşa ettim; Yediler Teknesi’nde Eyüp’le, İlerde Hep Yalnız romanımda dört karakterin dünyasıyla bunu yaptım. Sizce de çok yönlü metinlerin sayfalarından sızan hakikat da daha sahici değil mi?

– Tabiki doğru bir düşünce ve bu düşüncenin metne yansıtılması da çok kıymet arzeden bir husus. Tek düzelik çoğu zaman yanılgıları da beraberinde getirir. Sonuçta hayat motamot yaşanamaz ve aynı zamanda tek tip bir karaktere de hapsedilemez. Çok yönlülüğü, çokluğu dışlayan bir düşünce sonuçta kendi zindanını yaratır.

“Yediler Teknesi”ni “Kandan Adam” romanının devamı olarak okuyabilir miyiz? “Kandan Adam”ın Ahmet Boz karakteri “Yediler Teknesi”nde romanın ana karakteri Eyüp’ün rüyalarına giriyor. Aslında rüya demeyelim burada tam yakaza hali mevcut. Gerçekle rüya arası… Eyüp’ü yönlendiren Ahmet Boz.

Yediler Teknesi bildiğiniz gibi benim üçüncü romanım. İlk ve ikinci romanımı okuyanlar Kandan Adam’ın Ahmet Boz’unu ile İlerde Hep Yalnız’ın  Talip’ini hatırlayacaktır. Böyle bakınca, Yediler Teknesi’nin bir devam kitabı gibi göründüğünün farkındayım, fakat her romanın tek başına okunabileceği gibi sıralı da okunabilir.

Abdullah Aren Çelik

Yediler Teknesi’nin giriş bölümündeki Eyüp’ün Ahmet Boz’la karşılaşma sahnesi düşünülmüş bir şey değildi, Kandan Adam okurlarının kitabın sonuyla ilgili sordukları sorular beni böyle bir şey yapmaya itti. Dolayısıyla üçüncü romanımın hem Talip’in İnas’la ilişkisine, hem de Kandan Adam’ın sonunda yaşananlara bir açıklık getirdiğini söyleyebilirim.

“Yediler Teknesi” romanını yazarken neler hissettiniz? Hangi nedenler dolayısıyla böyle bir metin yazmaya karar verdiniz?

Aklımda hep bir mülteci ve kayıp hikâyesi yazmak vardı, dolayısıyla bu açıdan parça parça fikri olgunlaşan bir roman oldu. Fernando Pessoa üçüncü dünya edebiyatıyla ilgili, abartıya başvurulması gerektiğini söyler. Ben de her romancı gibi hikayemi abartılı bir atmosfer üzerine kurdum. Ortaya da Yediler Teknesi gibi distopik bir roman çıktı.

İki sene boyunca çalıştığım bir metin oldu, son düzeltilerini yaparken sağlık sorunları yaşamaya başladım. Bunun nedeni metnin ağır ve hikâyenin fazlasıyla içeriden olmasıydı. Demem o ki karmakarışık hislerle yazdım. Pek çok neden sıralayabilirim, ama en önemlisi sahipsiz, yalnız, çaresiz insanların sesi olmak istememdi.

Roman, “terk edilmiş her ceset tıpkı toprağın nemi gibi buharlaşıp göğe uçmuş sonra da yeryüzüne kemikler halinde yağmıştı. Şehrin merkezinden Kule’ye kadar tüm sokaklar ve caddeler bu kemikler nedeniyle kapanmıştı.” Cümleleriyle başlıyor. Kemik metaforuyla neyi anlatmaktasınız? Neden kemikler?

Çünkü kriminal bir coğrafyada ölenlerin kemikleri dışında yaşayanlarla konuşan bir şey yok. Kulak verebilen bir yazar, o kemiklerin anlattıklarından bir dünya yaratabilir, ben de bunu yapmaya gayret ettim.

Abdullah Bey, Eyüp’le karısı Sabahat Hanım vaktinde birbirlerini sevmişler, evlenmişler. Zamanla bu sevginin arasına başka şeyler girdiğini ve birbirlerinden uzaklaştıklarını görüyoruz. Buradan hareketle toplumdaki evlilikler, aileler hakkında neler söylersiniz?

Aslında Eyüp’le karısı Sabahat Hanım’ın ilişkisi bizim gibi toplumlarda olması gerektiği gibi. Fakat onlardaki değişim bir yalanın ortaya çıkmasıyla başlıyor. Zaten buraya kadar anlattığım her şey normal, çünkü bilebileceğim şeyler bunlar. Daha derine inebilir miydim, doğrusu bilmiyorum. Uyumlu çiftleri tanıdığım oldu, ama birbirleriyle alakası olmayan çiftlerle de tanıştım, bütün bunlar benim kişisel gözlemlerim. Bunun haricinde toplumsal değişim üzerinden bir evlilik hayatını okumak daha derin bir gözlem yapmayı gerektiriyor, konunun uzmanı olmadığım için bilemeyeceğim.  

“Yediler Teknesi”ni okurken bazı yerlerde bu coğrafyanın kadim kitaplarını okuyor gibi oluyoruz. Klasik metinlerle, geleneksel anlatılarla aranız nasıl?

Kutsal metinler kadar klasik metinleri dönüp dönüp okurum. O kitaplarda anlatılan kadim hikâyeler günümüz pek çok yazarı tarafından defalarca yazıldı belki, fakat ne anlatı, ne kurgu, ne de dil lezzeti açısından o tadı vermedi. Dönüp dönüp okumamın bir nedeni de bu. Mesela Tevrat’da Eyüp peygamberin sabrının anlatıldığı bir bölüm vardır, muazzam bir anlatıdır bu. Thomas Hardy, Adsız Sansız Bir Jude kitabında bu bölümden minik minik cümlelerle alıntılar yapar; alıntıları bile muazzamdır.

Romandaki ana karakter marangoz Eyüp’ten bahseder misiniz?

Bahsetmeyi çok isterdim, fakat Yediler Teknesi’ni okuyacaklara haksızlık olur bu. Çünkü romanın temeli Eyüp’ün hayatı üstüne kurulu, onu anlatırsam romanın büyüsünü de bozmuş olurum. Sanırım okura bırakmak en iyisi.

– Evet, haklısınız sanırım haklısınız. 

“Yediler Teknesi”nde farklı kişilikler var. Santuri bir kambur Sedat, Birbirine âşık ama ayrı dinden Sait ve Yezdan, âmâ Enes… Genelde bunlar toplumun ötekileştirdiği tipler. Özellikle Sedat’ın kendiyle konuşmalarında rastladığımız diğer insanlarla arasındaki uçurum ve Yezdan’ın farklı bir kökenden gelmesinin yarattığı acı… Ne dersiniz öteki, ötekileştirme hususlarında?

Dezavantajlı herkesi öteki olarak düşünebiliriz, fakat öteki olmak ile ötekileştirilmek aynı şeyler değildir, bunu da doğru okumak gerekir. Öteki olan da kendisine göre ötekileştirdiği birilerini mutlaka bulur. Maksadım ötekileşen ötekileri yazmaktı, bahsettiğiniz karakterlerin hepsi böyle.

Siyasi baskılar, savaş, farklılıklar insanın aidiyet, yurt duygusunu törpülüyor. “Yediler Teknesi”nde okuduğumuz gibi insanlar kendi yurdunu, yuvasını terketmek zorunda kalıyor. Aidiyet, yurt, yurtsuzluk, göç neler hatırlatıyor size?

Yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalmak bana kalırsa korkunç bir şey. Bazı edebi metinlerde, filmlerde bunun romantize edildiğini görüyoruz. Ama insan için yıkıcılığı öyle bir şey ki, göç eden kişiyi her açıdan çırılçıplak bırakacak kadar acımasız bir durum bu.

Edward Said’ın Kış Ruhu makalesinde bunun incelikli işler; uzun zaman önce okumama rağmen yazdıkları hâlâ aklımdadır. Mehmed Uzun Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığında, İsveç yetkililerine mülteci statüsüyle başvuruda bulunur. Sürgünlüğü ile ilgili yazdıkları insanın içine dokunur, üç dil bildiğini söyler, ama “bildiğim bu diller orada yük oldu bana” der. Göç insanın elinden bildiklerini, meziyetlerini, kimliğini, aidiyetini alır. Daha ne olsun!

Romanın mekânı Siderya’da bir kule var. Kulenin içi, orada olup bitenler karanlıkta ama Siderya’yı yöneten, çekip çeviren yer kule. Sadece ara ara anonslarda kuleden ses duyuluyor. İçi bilinmeyen ama devasa bir şekilde şehrin ortasında yer alan kule ve iktidar ilişkisi nasıl değerlendirilebilir? Neler düşünüyorsunuz?

Jeremy Bentham on dokuzuncu yüzyılda hapishanelerde yaşanan kargaşayı ortadan kaldırmak için bir sistem geliştirir. Bu sistemin adı “Panoptikon Hapishanesi’dir.” Hukuk alanında çalışmalarıyla tanınan Bentham her ne kadar Yararcılık ve Hazcılık felsefesi üzerine çalışsa da ahlak felsefesi, siyaset ve toplum felsefecisidir de aynı zamanda. Çalışmaları, takip eden yüz yıllar boyunca toplum mühendisliği alanında kullanılan Bentham bugün daha çok Amerikan hapishanelerindeki modelin ilk tasarlayıcısı olarak kabul edilir. Michel Foucault yıllar sonra Hapishanenin Doğuşu isimli çalışmasında Bentham’ın bu modeline sık sık atıfta bulunur. Ona göre iktidar denen şey varlığını ve tahakkümünü bu hapishane modelinden alır. Nitekim İktidar Üzerine Diyalog isimli söyleşisinde bir öğrencinin,  “Hapishane sistemine ilişkin bir iktidar modeli geliştirmek isteyip istemediğinizi öğrenmek istiyorum,” isteğine karşın, şöyle bir açıklamada bulunur:

“Bentham’ın panoptik sistemi bana çok doğru bir tanım sağladı. On yedinci ve on sekizinci yüzyılda deliyi dışlama sistemini çok genel olarak betimleyebiliriz. On sekizinci yüzyılın sonunda, toplum insanları dışlayan –kullanılan terim hâlâ budur- değil; herkesin yerinin belirlendiği gece gündüz gözetlendiği ve gözlendiği, kendi kimliğine sıkı sıkıya bağlandığı bir sistemin içine dâhil eden bir iktidar kipi inşa etti. Bentham’ın ideal hapishaneyi –yani, hapishane olduğu kadar hastane, tımarhane, okul veya fabrika da olabilecek bina tipini- hayal ettiğini biliyorsunuz: ortasında, pencerelerle çevrili bir kule, sonra boş bir alan ve pencereleri olan hücrelerin bulunduğu değirmi biçimli bir başka bina. Hücrelerin her birine, duruma göre, bir işçi, bir deli, bir öğrenci veya bir mahkûm yerleştirilebilir. Merkezi kuleye nöbetçi olarak yerleştirilen tek bir kişi insanların, kendi küçük hücrelerinde her an ne yaptığını çok kesin biçimde gözlemeye yeter. Bu, Bentham’a göre, bütün bireylerin kurumların içinde kapatılmasının ideal formülünü ifade eder.” 

Yediler Teknesi’ndeki Kule tam da Bentham’ın panoptikonundan feyiz alınarak kitaba yerleştirildi. Başka türlü görünmeyen o gücü tasvir edebilmemin yolu yoktu.

Bir de roman karakterlerinizde mutlaka bir yara, yaralanma var. Eyüp aksayarak yürüyor. Neden karakterlerinizde bir yara ve yaralanma var?

Bilinçli bir tercih bu, sağlıklı bir toplumda yarası olan az insan olur. Bunun bir yansımasını görmek ve okuru bu sahici ortama çekmek için yaptığım bir şeydi bu. Nitekim diğer iki romanımda da benzer bir durumun olduğunu belirtmem gerekiyor.

Daktilosuyla arzuhalcilik yapan ilginç bir karakter. Unutkan biri… Romanda “Daktilosunun Başında Yalnız Bir Adam” bölümünü okurken daktilocunun siz olabileceğiniz aklıma geldi. Ne dersiniz?

Mümkün olduğu kadar roman karakterlerimi kendimden uzak tutmaya çalışırım. Onlar, ya izlediğim bir filmin jönü ya da okuduğum bir kitabın karakteridir. Fakat Yediler Teknesi’ndeki Arzuhalci zihnini adım adım yitiren bir toplum olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak neler söylersiniz?

Bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım sonraki kitabımda da sizinle tekrar bir araya gelme şansımız olur.

Samimi cevaplarınız için biz teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ

Abdullah Aren ÇELİK

    • 1978 yılında Diyarbakır’da doğdu.
    • İlkokulu ikinci sınıfa kadar Diyarbakır’da, ilkokulun kalanını, ortaokul ve liseyi Tunceli’de okudu.
    • Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümünden 2002’de mezun oldu. Mardin Artuklu Üniversitesi Yaşayan Diller Enstitüsünde yüksek lisans yaptı.
    • Yayıncılık, çevirmenlik, düzeltmenlik ve editörlük faaliyetlerinde bulundu.
    • Pek çok derginin kurucu üyeliğini, yazarlığını, yayın kurulu danışmanlığını yaptı.
    • Eleştiri yazıları; Birikim, Birikim Dergi, Duvar, Gazete Duvar, K24, Mühür, Yokuş Yola, Kalem, Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, Akşam Kitap ve Newepel gibi dergilerin yanı sıra pek çok gazetenin kitap ekinde yayımlandı.
    • Şiirle de ilgilenen Çelik’in Büyük Geçit adlı şiir kitabı 2009’da,
    • İlk romanı İlerde Hep Yalnız 2016’da,
    • ikinci romanı Kandan Adam 2018’de,
    • Son romanı Yediler Teknesi  2021’de yayınlandı. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir