Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel Kitabına Bir Bakış

‘‘Bir yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğaya gider gelir…  gider gelirdi.
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek, uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir…  gider gelirdi.’’

Bir tilki uçsuz bucaksız bozkırda karnını doyurmak için yiyecek bir şeyler aramaktadır. Açlık onu demiryoluna kadar getirmiş, insanların evleri dibine kadar yaklaştırmıştı. Belki yuvasından çıkacak olan bir sıçan yakalayabilir ya da trenden atılmış olan çöplerin arasında karnını doyurabilecek küçük de olsa bir yiyecek bulabilirdi. Tilki yiyecek ararken akşamın karanlığı yavaş yavaş iner Sarı-Özek bozkırına. Şu koskoca dünyada tıpkı diğer canlılar gibi tilki de yaşamak için kendine göre bir savaş vermektedir. Sarı-Özek’te gelen giden trenler onu dehşete düşürecek ve kısa süreliğine demiryolundan uzaklaştıracaktır. Dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar karnını doyurmak zorundadır. Tiki de mademki yaşıyordu, ölene kadar mücadele etmeliydi.

Yedigey gelip giden trenleri yan yollara bağlamakla meşguldür. Yıllardır devasa bozkırın içinde küçücük bir nokta gibi duran Boranlı’da demiryolunda çalışmaktadır. Yıllar çok çabuk geçmiş, yetiştirdiği çocukları bile evlenip çoktan uzaklaşmışlardır Boranlı’dan. O sırada demiryolu raylarının yanından yürüyerek kendine doğru gelen Ukabala’yı görmüştür. Onu içeri, küçük kulübeye aldığında kadından Kazangap’ın öldüğü haberini alır. Uzun zamandır hastadır Kazangap, ölümü Yedigey’i çok şaşırtmamıştır ama derin bir üzüntüye boğmuştur onu.

‘‘Sarı Özek’te yaşamayı göze almak için yürek isterdi. Bozkır, uçsuz bucaksız, insan ise küçüktür. İnsan çok güçlü ve hünerli olmalıydı burada. Yoksa çürüyüp giderdi kısa zamanda. Sizin iyi ya da kötü durumda olmanız, bozkırın umurunda değildi.’’ Yedigey işte böyle düşünüyordu. Tüm gençliğini burada geçirmiş ve şimdi yaşlı bir adam olmuştu. Burada, hiçbir ağacın yetişmediği, bir derenin dahi akmadığı koskoca bozkırda O ve Ukabala ve Kazangap ve onun karısı Bike ile neler yaşamışlar ve neler görmüşler ama yine de gitmemişlerdi. Birçok aile Sarı-Özek bozkırındaki Boranlı istasyonuna çalışmak için gelir, kendilerine göre biraz para biriktirdiklerinde çeker giderlerdi Boranlı istasyonundan. Gençlere göre Yedigey ve Kazangap birer deli ya da aptal olmalıydı. Burada kalabilmek, bu uçsuz bucaksız bozkırda yaşayabilmek için gerçekten ya çılgın olmak ya da çaresiz olmak gerekiyordu. İlk başlarda Yedigey ve onun karısı Ukabala da çaresizdi. Daha sonra ise bilemedikleri sadece hissettikleri duygular yüzünden bu koca bozkırdan gidememişler, buraya saplanıp kalmışlardı.

Yedigey’in bulunduğu yerden ayrılması mümkün değildi. İşte yine ışık yanıyordu ve o emredildiği gibi trenleri yoluna sokabilmek için görevinin başına gitmek zorundaydı. Ukabala’ya köydeki topu topu sekiz haneden oluşan evlerdeki herkesi uyandırmasını ve yerine bir geceliğine bakması için Uzun Adilbay’a rica etmesini istedi.

Ukabala’nın ardından bakarken daha önce hiç fark etmediği kadar yaşlandığını gördü karısının. O artık genç bir kadın değildi. Gençliği ve güzelliği burada, Sarı-Özek bozkırında solup gitmişti zavallının. Sonra kapının yanında dikilen tilki ile karşılaştı Yedigey. Önce hayvanı ikaz etti git diye, tilki gitmeyince eline aldığı bir taşla onu belki yaralamayı değil ama uzaklaştırmayı düşündü. Hayvan açtı ve çaresiz kaldığı için bir insana bu kadar yaklaşıyor, orada, öylece duruyor ve bekliyordu. Bazen yanımızda bitiveren bir köpeğin ya da kedinin uzaklaşmasını isteyebiliyoruz değil mi? İşte bunları düşündüm bu satırları okurken. Yedigey’in yanında olabilse insan ve tilkiye biraz da olsa yiyebileceği bir şeyler uzatabilse.

Yedigey’in aklına şu Sabitcan denilen serseri oğlanın anlattıkları gelmişti. Bir inanıştı bu aklına gelenler. Hintlilerin inanışları ya da ya da yaşayış biçimleri. Sabitcan’ın anlattıkları; Hintliler’in insanın öldükten sonra ruhunun, yaşayan bir başka canlının bedenine girdiğine inandıklarıyla ilgiliydi. İnsan ruhu herhangi bir hayvanın ruhuna girebildiğine göre şu karşısında duran tilkinin içine Kazangap’ın ruhu girmiş olabilirdi. Bu nedenle de taşı elinden yavaşça bıraktı, tilki de oradan uzaklaştı. İşte böyle idi. İnsan oğlu neler neler düşünüyordu böyle. Gerçekten bunun gibi bir durum yaşanabilir miydi? Aklı karışmıştı, hiç olur muydu böyle bir şey? Sabitcan şimdi şehirde yaşıyordu. Doğrusu Sabitcan’ı çok da sevmezdi Yedigey. Kazangap gibi yiğit bir ataya layık bir evlat olamamıştı. Kızı Ayzade de aynı şekilde sarhoş bir adamla evlenmiş ve öğrendiğine göre çocukları da babasının yolunda daha şimdiden ilerlemeye başlamıştı.

Bozkırın ortasında bir nokta gibi duran Boranlı istasyonunda küçük bir odadan ibaret olan evinde yalnız başına ölmüştü Kazangap. Şimdi oradaydı ve yine yalnız başına cansız bedeni bekliyordu. Kazangap nihâyet bu dünyadan göçüp gitmişti demek. Kazangap iyi bir insandı. Dürüst, çalışkan ve mert biriydi. Onu usulüne uygun şekilde gömmek icap ederdi. Peki ama nasıl? Bu usulleri burada yaşayan gençlerin hiçbiri bilmezdi. Ataların onlara miras olarak bıraktıkları dualardan ise habersizdiler. Âdetlere uygun, usule uygun gömmek gerekirdi yiğit Kazangap’ı ve cenaze töreni yapılırken dua okumak gerekirdi. Yedigey de duaların hepsini tam olarak hatırlayamıyordu. O da bazen Tanrı’nın olup olmadığı konusunda kuşkuya düşüyordu. Ama işte âdet bu şekildeydi ve doğrusu Kazangap da ataların yaptığı gibi şanla gömülmeyi hak ediyordu. Kazangap ölmeden önce Ana-Beyit mezarlığına gömülmeyi istemişti. Bu düşünceler içinde yorulmuştu Yedigey, birdenbire gözünün önünde göğe doğru yükselen yoğun bir ışık kütlesi gördü. Yanılmamıştı o sırada Sarı-Özek bozkırından bir uzay gemisi havalanıyor ve Tramplen yöresindeki Parite’ye ulaşmak için yola çıkıyordu.

Hayat ne kadar tuhaftı sonsuzluğa uzanan şu bozkırın içinde birbirlerinden farklı ne hayatlar vardı. Koskoca uzay istasyonu Sarı-Özek bozkırında bulunuyordu. Orada önemli adamlar vardı. İnsanlık adına, dünyanın geleceği adına uzay istasyonunda büyük işler yapıyorlardı. Bir de Yedigeyler ve Kazangaplar vardı. Hiç kimsenin çok da umurunda olmayanlar. Yaşaması ya da yaşamaması çok da önemli görülmeyenler vardı. Yine de onların yaşaması ya da yaşamaması birilerinin umurlarında değilse bile onlar yaşamak zorundaydı. İşte böyle idi. Herkes kendi payını alıyordu bu dünyadan. Oysa bir zamanlar Aral denizi kıyısında yaşıyordu O, ve bir gün efsanevi balık Altın Mekre’yi bile tutmuştu. Aral’a deniz derdi onlar hatta Aral’dan daha küçük olan Isıg Gölü’ne de deniz demekteydiler.

İnsanlar Uzunbay’ın evinde toplanmışlardı. Sabitcan da oradaydı. Ayzade de gelmişti sarhoş kocasıyla. Cenaze töreninde iki kardeş birbirine düşmüştü. Bu durum, iki kardeşin saygısız tutumları Yedigey’i çok utandırmış ve üzmüştü. Bir ân önce bitmesini istiyordu, cenaze işleri bitmeli Ayzade ve Sabitcan buradan gitmeliydi. Ata baba çocuğunu özenle yetiştirirdi. Sonra da yaşlandığında ve bu dünyadan göçüp gittiğinde, evlatları hayırsızsa, bedeni henüz toprağa gömülmeden kavga ederlerdi. Kimi mal, mülk derdine düşerdi, kimi de defin işlemleri masraflarından kaçmak isterdi, kimine her türlü iş zor gelirdi. Oysa Sabitcan yatılı okulda okumuştu, türlü türlü kitapları devirmişti. Neler yazıyordu o kitaplarda? Anaya-babaya itaatsizlik mi öğretiliyordu? Yoksa kişioğlu fıtratına uygun olarak olması gerekene mi dönüşüyordu? Bir insanın okumuş olması onu iyi bir insan yapmalıydı.

Bir yerlerde Sarı-Özek bozkırının çok uzaklarında hatta bizim yaşadığımız dünyanın dışındaki evrenlerde; başka gezegenlerde bizim gibi canlı türleri olabilir miydi? İnsan gibi düşünen ve yaşayan formlar gerçekten var mıydı? Onlar bizlerin farkında mıydılar? Bu sorular ve bunların cevaplarını yalnız bazı kişiler bilebiliyordu. Uzay üslerinde çalışan büyük devletlerin yine önemli adamları. Oysa Sarı-Özek’te trenler gider gelir, gelir giderdi. Dünya dışında başka gezegenlerde başka hayat formları varsa bile Yedigeylerin bunları bilmesi gerekmezdi.

***

‘‘Ruhunu ancak bu bozkır kadar enginleştirmesini bilenler o düzeye çıkabilirler, Sarı-Özek’in sessizliğiyle baş başa kalabilirlerdi. Şüphesiz Sarı-Özek uçsuz bucaksız bozkır idi, ama yaşayan insanın düşüncesi onu da kapsayacak güçteydi.’’ Yelizarov akıllı ve bilgeydi. İnsanların kafalarındaki bulanık düşünceleri o mantığa uygun bir şekilde açıklayabiliyordu. Yelizarov da Tanrı’ya inanmıyordu. Ona göre Tanrı’nın olabilmesi mümkün değildi. Fakat iyi bir insandı şu Yelizarov. Çok güzel hikâyeler anlatırdı. Onun dediğine göre eskiden Sarı-Özek böyle değildi. Zamanla mevsimler değişti ve böyle kurak bir bozkır hâlini aldı. Bunun da yani iklimlerin değişmesine de bir sebep vardı elbet. O zamanlarda buralarda yaşayan yerli halk ve sonradan gelen Juan Juanlar arasında kıyasıya savaşlar olurdu. Bazen Juan Juanlar kazanır bazen buraların gerçek sahibi yerli halk kazanırdı. Fakat ne Juan Juanlar giderdi ne de yerli halktan bir kimse buraları terk ederdi. Yalnız sonraları gittiler, sonraları çok şeyler değişmişti. Halk artık kendi ürettiğine sahip değildi, devir değişmiş, özgürlükler kısıtlanmıştı. İnsanların malı-mülkü ellerinden alınmıştı, sorguya çekilen ve onuru kırılanlar oluyordu. Bir de lekelenmek söz konusuydu ki lekelenen bir insanın soyadını taşıyan herkes için hayat çok zorlaşırdı. O adamdan doğan çocukların da hayatları pek kolay olmazdı. İnsanlar Çin’e gittiler, orada da durum çok farklı değildi hatta galiba daha da kötüydü. Dönüp gelenler oluyordu, hatta dönebilmek için yalvaranlar söz konusuydu. ‘‘Zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını, mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur.’’

***

Yedigey’e erkek deve olan Karanar’ı Kazangap hediye etmişti. O vakitlerde Karanar yavru bir erkek deveydi. Acaba daha sonraları başına açılacak olan belâları bilse Yedigey onu alır mıydı? Gerçi Karanar ona çok da yardımcı oluyordu fakat kış aylarında yaradılışından gelen çiftleşme arzusu onu çılgına çeviriyor, zincirlerini koparıyor, kaçıp gidiyor, gittiği yerleri dağıtıyor ve sahibi olan Yedigey’i çok zor durumda bırakıyordu. Ne yapsındı Karanar bütün yıl güç biriktiriyordu. İçindeki dürtülere engel olamıyor, kokular onu cezbediyor, ortalığı yıkıp kaçıp gidiyordu. Yine bir gün kaçıp gitmişti, günler sonra Yedigey bir mektup almış, Karanar’ın yediği haltları öğrenince bunları duyacağına yerin dibine geçmeyi tercih etmişti. Yola çıkacaktı, gidecek ve o Karanar’ı bulacak ona gününü gösterecekti.

***

Her şey aynıydı, değişmiyordu. Trenler Boranlıya gelir gider, gider gelirdi. Vagonların içindeki insanlar Boranlı’daki küçük evleri belki görür belki görmezdi. Orada yaşayanların olduğunu bilseler de bu neyi değiştirirdi? Demiryolu üzerine kurulmuş olan bu küçücük yerleşim yerinde çalışan insanların hayatları kimin umurundaydı? Trenler gelir gider, gider gelirdi. Durmadan akar, geçerdi. Nereden gelirdi bu insanlar ve nereye giderdi? Trenler hangi hayatları taşırdı? Ne çoktu bu insanlar.

Karanar’ı bulmaya gitmişti Yedigey. Zarife’nin gideceğini bilse buradan ayrılamazdı. Şimdi büyük acılar içinde kıvranıyordu. Abutalip öldüğünden beri ona ne olmuştu böyle? Ya Daul ve Ermek şimdi nerelerdeydi? Ve ne yaparlardı? Tüm suç Karanar’ındı. Onun o dürtüleri olmasa ve kaçıp gitmese bunlar başına gelmeyecek, Karanar’ın peşinden sürüklenmeyecek ve bir gün sürecek olan yolculuğa çıkmayacaktı.

Sarı-Özek bozkırında bir cenaze alayı gidiyordu. En önde Yedigey vardı, devesinin üzerine kurulmuştu. Yolu iyi bildiği için cenaze alayının başına o geçmişti. Arkadan traktör ve ardından kepçe ilerliyordu. Ana-Beyit mezarlığına gömülmeyi hak ediyordu Kazangap. Çünkü o çok iyi bir insandı. Hayatı boyunca diğer insanlara yardım etmişti. Boranlı’da yaşamıştı, demiryolu işçisiydi, Bike’nin kocası idi, Sabitcan ve Ayzade’nin babasıydı. Aral Gölü’nün civarında yaşardı bir zamanlar Kazangap. Oralarda çalışırken hayat daha başkaydı. Bike ile de orada tanışmıştı ve evlenmişlerdi.

Nayman Ananın hikâyesini bilir misiniz? Ana-Beyit neden denildiğini o mezarlığa? Ataların yattığı o kutsal mezarlığın da öyle acı bir hikâyesi vardı ki. Nayman Ana oğlunu savaşa gönderirken onun başına gelebileceklerden habersizdi. Naymanlar ve Juan Juanlar sürekli savaş hâlindeydi. Bu koskoca bozkır onlara dar geliyordu. Naymanlar yerli olan halk idi Juan Juanlar ise sonradan gelmişlerdi. Yine bir gün savaş kapılarının önüne kadar dayanmıştı. Kabilenin erkekleri savaşa gittiler. Nayman Ananın oğlu da savaşa giden yiğitler arasındaydı. Nayman Ananın oğlu savaştan geri dönmedi. Juan Juanlar savaş yaptıkları meydandan çekip gidince Naymanlılar ölülerini aramak için meydana gittiler ama Naymanlı genç delikanlının cesedini bulamadılar. Atının onu sürükleyerek götürdüğünü ve vardığı yerde yaralı olduğu için öldüğünü düşündüler. Juan Juanların yaptığı çok kötü bir iş vardı. Şeytanın bile aklına gelmediği bir hileyi insanoğlu keşfetmişti. Juan Juanlar yakaladıkları esirleri köle yapmak için mankurtlaştırıyordu. Bunun için tutsağın elini-ayağını bağlıyorlar ve daha sonra kafa derisini itina ile yüzüyorlardı. Saç köklerini tek tek yoluyorlardı. Devenin boynundan aldıkları sıcak deriyi esirin kafasına yapıştırıyor, ona tahtadan bir boyunduruk takarak güneşin altında bir ağaca bağlıyorlardı. Tutsak olan kişi çok acı çekeceği ve feryatları ile yeri göğü inleteceği için onu uzak bir yere götürüyorlardı. Aç-susuz kalan kişinin kafasına yapışan deri sıcağın da etkisiyle büzüşüyor, esirin kafasını mengene gibi sıkıştırıyordu. Bu sırada içte büyüyen saçlar dışarıya çıkamıyor ve tersine doğru büyümeye başlıyor, kişinin beynine saplanıyordu. İnsanoğlu böyle bir acıya nasıl dayansın? Beş altı kişiden belki biri hayatta kalıyordu. Hayatta kalan kişi de geçmişini hatırlamıyor, sadece karnını doyurmak için yaşayan bir canlı türü oluyordu. Sadece karnını doyurmak için yaşayan bu insandan artık bir zarar gelmeyeceğine göre efendisi için ideal bir köleydi. Sahibi onun karnını doyuruyordu ve onu her türlü işinde kullanıyordu. Nayman Ananın oğlu da işte böyle bir mankurt yapılmıştı. Anasını tanımamış onu okla vurmuş ve öldürmüştü. Bu yüzden oraya Ana-Beyit mezarlığı denilmişti. Oraya gömülmek isterdi tüm yiğitler.

Kazanagap’ın ölü bedeni Ana-Beyit mezarlığına götürülüyordu.

‘‘Bir yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğaya gider gelir… gider gelirdi.

Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek, uzar giderdi.

Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.

Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir… gider gelirdi.’’

Kitabın okunması dileğiyle…

Burcu BOLAKAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir