Dün akşam “Bir Başkadır” dizisinin ilk üç bölümünü izledim. Diğerlerini izler miyim bilmiyorum.
Cemiyet değil, cemaat toplumu olduğumuz gerçeği diziye yansıyan insan ilişkilerinden hemen anlaşılıyor. Kimseye özel alan bırakmıyoruz. Modern hayatın getirdiği özel yaşam gerçeğini tanımıyoruz. Mesela, akşam saat dokuzdan sonra hiçbir Alman arkadaşımı -çok mühim bir sebep yoksa- arayamam. Beni arayan Alman arkadaşım “müsait misin?” diye sorar önce. Türk arkadaşım “nasılsın?” diye dalar sohbete.
Alman sosyolog ve filozof Helmuth Plessner, “Cemaatin Sınırları”(1924) isimli eserinde bu sorunsalı inceler. Amacı Ferdinand Tönnies‘in ortaya koyduğu cemaat ve toplumsal yaşam arasındaki zıtlığa açıklık getirmektir. Plessner, toplumsal radikalizmle suçladığı ‘cemaat’ düzeni savunucularını eleştirir ve modern toplumu ve onun sunduğu imkânları över. Antropolojik argümanlar temelinde cemiyet düzeninin insanlara, başkalarına ve kendilerine, kendilerini yeniden tasarlayabilecekleri ve tekrar tekrar tecrübe edebilecekleri gerekli özel alanı ve mesafeyi sunduğunu belirtir. Cemaat ise bireyi tek kalıba sokarak, tek boyutlu yetiştirerek, tek fikirle beynini yıkayarak insanın bu temel ihtiyacını -tacize varan bir şekilde- yok saymaktadır.
Yine bu dizi vesilesiyle Türkiye’deki bazı psikologların da psikoloğa ihtiyacı olduğunu yeniden öğrenmiş olduk. Başka bir vesileyle onu da yazarım.

Bu akşam yalnızca son bölümü izledim..
Carl Gustav Jung, inkâr ettiğin şey seni teslim alır. Başımıza geleni doğru anlarsak eğer, kendimizi buluruz, der.
Duygularımızı tanımlamak bize neden öyle veya böyle davrandığımızı anlama şansı verir. Farklı tecrübeler, dünyaya özel ve benzersiz bir şekilde bakmamıza neden olur. Hepimiz duygularımızı süzgeçten geçiririz ve bu yüzden farklı davranırız. Ve her durum içimizde ayrı bir duygu yaratır ve bu nedenle kendimizi bilmek, neden öyle davrandığımızı anlamamızı kolaylaştırır.
“Bir Başkadır” dizisinin senaristi göçmen bir ailenin çocuğu. Köklerinden kopmayı ve hayata savrulmayı bilmesi gerekir. Önümüzde bir toplumun kolektif biçimde yaşadığı bir ‘kültürel anomi’ duruyor. Ancak cinsel sapmalar yönetmenin düşünce dünyasının kavrayamayacağı kadar karmaşık bir konudur. Tercihi belirleyen bir sürü etken var. Ergenlik çağından sonra fıtrata aykırı karar vermek çok zordur. Ama cinsellik, yaralı bilinç için bir sığınak işlevi görebilir görüşünde ise gerçeğe bir adım yaklaşılmış demektir. Ancak bu tespit her toplum ve kişi için geçerli değildir. Örneğin, eşcinsellik Doğu Almanya’da yok denecek kadar az iken niçin Batı Almanya’da gözle görünür durumdadır? İkisi de aynı toplum! Senarist umarım diziyi uzatmaz yoksa yüzüne gözüne bulaştırır. Seçilen melodiler şimdilik toplumun bilinçaltını yatıştırmış gözüküyor.

“Bir Başkadır”a son bir ihtiyat notu:
Değişen değerler üzerine deneysel araştırma alanında ustamız olan Prof. Dr. Helmut Klages, modernleşme ve değişim baskısının kaçış hareketlerine ve yoğun tepkilere yol açabileceğinden korkuyordu. Yine sosyolog Hoffmann-Nowotny, yapısal koşullardan kopuk değişim hareketlerinde, sürekli değişen yeniliklere aşırı tutku ve aşırılık tehlikesi gördü. Değerlerdeki değişiklikler her zaman sosyal ilerleme anlamına gelmez, bazen “kültürel anomi” anlamına da gelir: Yeni değerler ve kültürel yenilikler bağımsızlaşarak asıl hedefinden sapabilir.

Bu açıdan baktığımızda, örneğin dizide parmakla gözümüze sokulan cinsel tercih meselesi uzun süredir kavgası verilen kadın haklarının ve dahi aklın zaferi olarak değil, sosyo-politik bir gerileme olarak görünmektedir. Zamanla bu aykırı süreçler özel alana düzenleyici bir şekilde müdahale eder ve sistemin (devlet, ekonomi) ve yaşam ortamının (aile, kamusal) anlamlı ve yararlı bir şekilde ayrışmasına karşı çalışır. Lale Devri’nden beri biliyoruz ki yozlaşma sayılan olaylar geriye dönük sosyal normları da tetiklemektedir. Unutmayalım ki, çıkan krizlerde ‘rasyonel’ davranan taraf değil, aşırı uçlar kazanır.

Alaattin DİKER

Son Yorumlar