Dervişin Aşkı

Sarı sıcağın kulağımıza türküler yaktığı vakitlerden bir vakit. Anadolu bozkırlarının saçlarını yeşilden sarıya boyadığı ender zamanlardan. Yer gök kavrulmuş tandır ekmeği tadında. Zaman en hantal edalara bürünmüş. Sıcak dağlar, geçit vermez rüzgâra. Hasret kaldık bir selam tadında taze serinlik kokan sabah meltemlerinin kokusuna.  

“Ve aleyküm selam” der gibi eller yağız alınlara siper oldu. En tepe noktasında keyif çatıyor sarışın huzmeler.

Mübareklerden ramazan. Temmuzun ortası. Güneş ateş ediyor topuklara, kopuklara, evsizlere, dilsizlere…

Belediyeler sıcakları son dakika haberi olarak anons geçiyor direklerdeki patlak megafonlardan:

“Aman gözünüzü seveyim acil işiniz yoksa evinizden çıkmayın. Hamileler, keller, çocuklar, bastonlu yaşlılar aman!”

Sokağın başına kurulmuş bir derviş. Beyazlar içinde. Elinde nakışlı bir tef. Ağzında sihirli sözcükler. Bakışları hipnoz eder insanı. Gönülden gönüle tılsımlı bir ses. Her sokağın başı serinlik akseder. Hem de bu sıcakta gel de hasta olma dervişe, ermişe.

“Al bakalım bir çinko tabak un, ana sütü gibi helal olsun dervişime.”

Açlık oyunlarının en uzun sahnelerini oynuyoruz.

Mahyalar cuk diye oturmuş camilerin gerdanına.

Yanık sesli müezzinler bulunmaz Hint kumaşı tadında. Kutsal ve ender.

Dilenciler hiç bu kadar bozuk paraya doymamıştı.

Bense tüm kutsallardan uzak sana yazıldım, sana kuruldum, sana karıldım.

Camiden en son çıkan hacıları, hocaları, sofileri, şeyhleri, dervişleri, ermişleri ya da mürekkep ağızlı, dirsek çürüten âlimleri kıskandıran itikâfım sanadır güzel yar. Gece gündüz seni anarım sinemde.

Gönlümün mabedinde yıkılmayan mihrapsın. Sura üflenen son nefessin akşam ezanında. Sevda uğruna ölmeyen bilmez, cehenneme girmekten daha zordur mahşeri kalabalıkta beklemek. Sabırsız milletin ateşi sevmesi bundandır.

Kurulur mahşer pazarı, kızılca kıyametin tam ortası. Yolun hakiki sonu.

Güzel melek vur bakalım mizana her amelimi. Mesuliyet kabul etmem; kefesi ağır basan tarafın suçlusu yâr’dır, bilesin!  

Mekân fark etmeksizin yoluna revan olurum. Anayurdun dört köşesinde atsız bedeviyim ben. Yalın ayak bir Kays iken filmin sonunda Mecnun olurum. Bu sahneler bende çokça tekerrür eder. Toprak mı suçlu, insanlar mı? Bilemiyorum!

Ansızın aşk şarabından beslenen dereler kurudu. Aşka mesken olan evler harabeye döndü. Nicedir Malabadi’nin altından geçmez oldu âşıklar. Yine de uslanmaz sevdalar her bahar çiçek açar.

Aman! Gençler özenmesin bana, zordur Anadolu’da sevda peşinde koşmak. Ansızın aşk ile tarihin ayak izleri birbirine karışır. Mest eder adamı iç içe geçmiş bu mekânlar ve sevdalar. Mecnun’un sonunda Leyla’yı unutması belki de bundandır. Eşref saatinde anlamsız gelen sevdalar değil, ruhsuz bedenlerdir.

Demem o ki işin erbabı saf değiştirir yetmişinden sonra. Usta iken çıraklığın şaşkınlığı siner buruşuk bakışlarına. Kendi eliyle maktul olmuştur birileri. O vakit, ortalıkta yıkılmış aşklar, viran tarihler, anlamsız cümleler, kesik sesler dolaşır. Ve de deli sorular…

Sahi aşık mıyım, tarihçi mi ya da marjinal takılan suratsız bir çevreci mi?

Ayıkla şimdi pirincin taşını! 

Faili meçhul bir tabiatın karşısında biterim. Bırak önyargılı olmayı.

Peki, ayak izleri ıslanmış Hasankeyf’i hiç gezdin mi sandalla. Bir minarenin tepesindeki hilale çıplak ellerle ilanı aşk ettin mi? Ve dokunurken yıldıza Mezopotamya’nın fısıltısını hissettin mi şah damarında.  Ürpertisi sardı mı cılız bedenini gömülü tarihin kubbesinde çilingir sofrası kurunca?

Rahat ol gözüm, Anadolu’da bir açlıktan ölmedi kimse, bir de bilgisizlikten.

“Öyleyse en kral ayyaşlara inat bir tek yâri sek içerim.” Sonra kendimden geçerim. Benden öte bir ben zuhur eder. Nice benlerin sırlarına ererim.  

Tekrar başlar ramazan telaşı. Dilinde deste deste ilahilerle dolaşır tüccarlar, cirit atarlar en muhafazakâr semtlerde, caddelerde. Sıkar ümüğünü yoksulluk, kenar mahallelerin varoş çocuklarının. Sessiz siner kaldırım taşlarına fakirliğin gözyaşları. Yerdeki yıldızlardan bihaber her köşe başını parsellemiş dilenciler.

“Fitre, zekât, sadaka… Ne olursun abi şu dilenciye bir bozuk da sen at.”

Serilir Sultanahmet’in aguşuna bereket çemberi. Sahur örtüsünde kavrulmuş helvalar, yılışık reçeller, küfürbaz zeytinler, bir de tavşankanı çay…

“Hani nerede komşusu açken tok gezen kodamanlar?” Bir adım öne… 

Lütfen!

Nicedir uyku haram oldu kavruk bedenlere, esmer güzellere.

Gündüz sıcak yağmurlar, gece kalın dudaklı davulcular durmadan ne arar?

Hadi siz söyleyin aç kalmak mı zor, uykusuzluk mu?

“Abiler ablalar, kalkın be ya.

Doymadınız mı uykuya.

Bir bahşiş de sen at güzel davulcuya.” Bir daha.

“Hay de güm, güm, güm…”

Medet eyle ya Rab.

Azıcık sabır.

Aslında her şey babamın elime o tefi vermesiyle başlamıştı. Anadolu’da güzel sesli olmak lütuf değil, kaderdir. Ben de kaçamadım kaderimden. Elimdeki tefe her vurduğumda boğazımdan döküldü kutsal beyitler.

Köy köy dolaşır oldum nasibimi. Her söylenceye bir çinko tabak un istedim milletten. Üç aylardan ramazan. Temmuzun ortası. Sıcaklık sarmış dört bir yanımızı. Başladım ilahi çığırmaya. Beyit beyit serinlik serptim yaralı yüreklere, buruşuk bedenlere, günahkâr teyzelere, ömür boyu abdestsiz gezen nur yüzlü münafıklara.

Güzel sese kim dayanır ki? Hele bir de siyah saçlı, karakaşlı, servi boyluysa derviş; muhakkak işi yaver gidermiş. Nitekim işim yaver gitti.

Çok geçmeden katıra yükledim un çuvallarını. Dönüş yoluna geçtim. Az gittim, uz gittim; dere tepe düz gittim. Diyarbakır surlarının gölgesinde kalan bir çingene çadırına yakın mola verdim. Yemyeşil bir çayırın ortasında indirdim yükü, saldım katırı çayıra. Uzandım boylu boyunca.

Gözümü açtığımda başıma bir güzel musallat oldu. Meğer yatarken vurulmuş bana. Bir de sesimi dinlese kim bilir neler olacak?

“Yapma güzel kız, ay parçası, ben garip bir dervişim. Neylersin beni?”

“İmkânı yok derviş. Gönül söz dinlemez, bilirsin! Hatta en çok bunu sen söylersin.”

Ya sabır!

“Hay dilime eşek arısı soksun. Lal olayım, kör olayım. Ne isterin ay kız? Bırak yoluma gideyim.”

“Elbet yoluna gideceksin. Ama beni de götüreceksin. Hadi sar beni de bir çuvala.”

Olmaz. İmkânı yok.

Ay kız çıktı surların en tepe noktasına. Başladı bağırmaya:

“Ey güzel derviş, son kez söylüyorum bırak yarenlik edeyim. İstersen helalin olayım. Yoksa mahşerde iki elim yakandadır. Bilesin!”

Ne? Mahşer mi? Maazallah!

“İn çabuk oradan. Tamam, gel deli kız. İstediğin olsun. Derviş yoluna kurban olsun. Lakin bir daha mahşer dersen dillerin tutulsun.”

Çaresizce.

Kimse suç aramasın kendinde.

Her şey o tefi çalmakla başlamıştı. Sigara içmek gibi tehlikeli mübarek. Bir kere vurmak yeterdi. Sonra başlardı dervişlik. Gün doğumu gibi tekerrür ederdi felek.

Bununla bitse iyiydi.

Sahi bu ay parçası nereden çıktı?

Yoksa kaderime mi yazılmıştı? Ne çabuk unuttum! Anadolu’da işini ve eşini kendin seçemezsin yakışıklı.

Bırak kervan yolda düzülür. Önce güzeli bulacaksın, sonra âşık olacaksın.

Ya da o seni bulacak. Sonra âşık olacak.

Bu ikisi de iş görür. Sadece Mecnun’un yaptığıydı delilik.

Muhtemeldir birileri yine yer değiştirdi. Âşıklarla tarihçiler, âlimlerle tüccarlar, yoksullarla dilenciler. Etrafta anlamsız sesler, bitap tarihler, yaralı mekânlar, viran sevdalar…

Mübareklerden ramazan. Aylardan temmuz. Sıcak rüzgârlar esir almış gök kubbeyi. “Madem yarenlik edeceksin ömrüme. Çuvalları yüklememe yardım et.”

“Ne demek güzel dervişim.”

“Acele edelim vakit yaklaştı. Birazdan yanık sesli müezzinler en kadim türküleri kıskandıran ıslak ezanları maviliğe salacaklar. Dert etme. Suya gömülmüşse bir cami, kesin müezzinin dalgıçlık belgesi de vardır!”

İnşallah!

“Ay kız, İstersen bir han bulalım ya da şu yetim çınar ağacın gölgesinde duralım. Bu gece mazlum çimenlere yoldaşlık edelim.”

“Sen bilirsin selvi boylum, karakaşlım, boncuk gözlüm. Sen varsan gerisi teferruat.”

Neşelendi derviş. Biraz da umutlu. Gözlerinde ışıltılı hülyalar. Sanırsam aradığını buldu!

Tekrar söylendi derviş:

“Nicedir oruçluyum ben. İstersen Deliler Hanı’ndan susamlı pide alayım. Zamanın yoksa dert etme. ‘Aşk karın doyurmaz!’ diyenlere inat, gerekirse orucumu senle açayım.”

Fena mı?

Sanırsam derviş âşık oldu. Ya da aşk dervişi buldu.

“Yanlış anlama ay kız bildiğin aşklardan değil. Senden öte bir sen zuhur etti sinemde. Nice senlerin, erenlerin sırrına erdim. Belli ki son nefeste Mecnun’un Leyla’yı unutması bundandı.”

“Peki, yakışıklı dervişim. Ya gömülü tarihlere, viran şehirlere, yıkık sevdalara ne demeli?”

Bırak vehmimde kalsın hayali. Elbet bir gün tekrardan yazılır tarih, kurulur en güzel şehirler ve yaşanır en benzersiz sevdalar.

Kutsallardan ramazan. Aylardan temmuz. Kokusu var havada, sıcağa meydan okuyan acemi sevdaların. Eee sevda varsa acı da vardır. Belli ki birileri kendi eliyle yine maktul olmuştur.

“Sahi âşık mıyım, tarihçi mi ya da karakaşlı, kara gözlü bir çevreci mi?”

Bilemedim!

Recep TURAN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir