Devletlerin Çelişkisi

Devletler, özellikle kadim geleneği olanlar, insanların farklı düşünmelerini istemezler. Gelenek, müsamahanın önündeki en büyük engeldir. Yeni kurulan devletlerde tam tersi bir süreç işler. Yenilikçi ve katma değerli insanlar, görüşler el üstünde tutulur. Osmanlı’nın son dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemine bakınca bunu çok rahat görebiliriz.

Kurumlar, kurulma aşamasında belirginleşmeye ve içeriklerini değerlemeye önem verdiğinden, ellerindekinin niteliklerini niceliklerden çok önemserler. Dershaneler varken, yeni kurulanlar en çalışkanları bünyesine katmak için çabalardı. Eskilerin önemsediği ise kayıtlı öğrenci sayısıydı. Bin kişi gelse bir tanesi birinci olurdu.

Devletler, kuruluş aşamasında fikirlere, yeniliklere, bilgiyi üreten ve yayan kitleyi önemser. Ürünün asıl sahiplerini, köylüleri ve tüccarları korur. Ta ki devletin temelleri atılana ve kurumlar kendilerini idare edebilecek seviyeye gelene kadar. Kuruluş aşaması geçildiğinde yenilikler bekaya tehdit algılanır ve sivri zekalar ülkeden atılır, susturulur.

Bu işe yarar mı peki, hayır. Neden? Çünkü farklılık doğanın varlık yasasıdır. Herkesin erkek ya da kadın olduğu bir toplum üreyemez, üretemez ve biter. Üretim dediğimiz öncelikle farklılıkları bir arada yaşatabilme becerisinden doğar. Bir fabrikayı düşünelim. Herkes aynı alanda mühendis değildir. Farklı mühendisler, teknikerler bir arada görevlerini yapar ve tepedeki yönetici bu farklı yetenekleri yöneterek, bir arada tutarak üretimi sürdürebilir. 

Orkestrayı düşünelim. Bütün sazlar, sesler farklıdır ama yönetici onları karar, karıştırır, alçaltır, yükseltir ortaya bir eser çıkar. Hep aynı notayı vuran bir sazı kim beş dakika dinleyebilir.

Devletler farklılıkları ve farklıları yok ederek baki olabilir mi, teoride evet gibi görünür ama gerçekte hayır. Neden? Çünkü her daim sorguda, arayışta olan insan fıtratı yeni fikirlerini, cümlelerini, duygularını bir şekilde açığa vurmak, beyan etmek ister. Bunu büyük meselelerde yapamadığında küçük meseleleri büyütmeye başlar. Tepedeki dallarından budanan ağaçlar bu sefer alt dallarını büyütür.

Sonuç olarak üretim durmaz yön değiştirir. Şu farkla ki, bir önceki aşamada ürettikleriyle büyüyen yapı, genişlediği alanda başkasının alanını işgale ve çatışmaya yol açar. Devlet, kendini ilgilendiren büyük meselelerde farklılıkları yok eder ama bu sefer hiç kayda değmeyecek meselelerdeki çatışmaları engelleyemez. Bu küçük çatışmaların sıklaşması, şiddetlenmesi de bireylerin şahsi uyumunu bozar. Bireyler minimal farklarıyla kimlik geliştirmeye, puan toplamaya çalışır. Neticede toplum kabalaşmaya, kalabalık tepkisi verir. Kafayı dinlemek isteyen devlet gürültüyü kestikçe, kaynağı belirsiz uğultular bütün toplumu sarar. Yılanlardan korktuğu için deliklerini tıkayan köylülerin, farelerin istilasına maruz kalmasından farksızdır bu durum.

İnsan ya da devlet, doğaya ve işleyişine müdahale ettikçe sıkıntılarını küçültür. Eskiden bir büyük sıkıntı ile uğraşan müdahale sonrasında yüz küçük sıkıntıyla uğraşmaya mecbur kalır ve küçükler büyüdüğünde en az on yeni büyük sıkıntısı olur.

Devlet baki kalacaksa insanla baki kalacaktır. Devleti korumak için insani olan her şeyi yakıp, yıkıp susturmak devletin kalan ömrünü kanserle geçirmesinden başka bir faydayı çekmez. Ölmemek için günde yüz ilaç içeni ilaçları öldürür.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir