Efendim, erbabı bilir; dibace kelimat-ı Farisi’den olup esasen ‘bir tür has ipek parçası’ demektir. Bu hakikate mebni, evvelen elyazması eserlerin tezhip ve yaldızlarla müzeyyen ilk sayfalarını tesmiye için; saniyen kitapların mukaddimesini tebeyyün için müsta’mel olunmuştur. Ahmet Mithat Efendi‘ye ve Osmanlıca lügatlerin diline heves edip yaptığım bu girişten sonra sözcüğün hafızamda nasıl yer ettiğini ve dibace.net sayfasının benim için ne anlama geldiğini anlatmaya geçeyim.
Biri kötü ve olumsuz diğeri iyi ve olumlu izler bırakmış iki hatıra var zihnimde, dibace sözcüğü ile ilgili. İşi tatlıya bağlamak için iyi olanı sona saklayıp kötü olanla başlayayım. Doçentlik sözlü sınavına İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde girdim. Serin bir ekim sabahında, Yeni Türk Dili alanında çıkması muhtemel bütün konulara çalışmış olarak lacivertler içinde fakültenin kapısındaydım. Biraz sonra ya kıyılacak olan mesut bir nikâhın ya da yakılacak olan acı bir ağıdın esas oğlanı lacivertleri giymesin de ne yapsın!
Kapıdaki güvenlik görevlisi şüpheyle bakıyor; acaba kalp atışlarımı o da mı duyuyor? Kaç defa bildiri sunduğum, oturum aralarında neşe içinde kokteyl sefası sürdüğüm bu bina, bu kadar kasvetli miydi ya? Üstüme üstüme gelen bu duvarlar, karanlık koridorlarından her an bir Drakula çıkacakmış gibi tekinsiz duran esrarengiz ortaçağ şatolarına ne kadar da benziyor? İnsan psikolojisi, mekân algısını bu kadar mı değiştirir?
Beş hocanın huzurunda sorgudayım. CMK falan da dinlemez ki bunlar, avukatımı çağırsam. Bir… iki… üç… dört… Sorular hep çalıştığım yerlerden; paçayı kurtardık galiba. Son soru: ‘Aç bakalım, Fuzuli’nin Türkçe divanın dibacesini’. ‘Fuzuli mi, divan dibacesi mi? Hocam ben Eski Edebiyatçı değilim; Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalında çalışıyorum.’ Tabi bütün bu itirazlar içimden geçti, sadece; yüzlerine karşı bir şey diyemedim. İyi kötü çözümlemeye çalıştım, verilen metni. Sınavdan sonra aradığım doktora hocam, ‘Jüri üyelerinin ayıp ettiğini, akademik çalışma alanımın içinde bulunmadığından Fuzuli sorusuna itiraz hakkımın olduğunu’ falan söyledi. Arka fonda Sezen Aksu, ‘Keskin Bıçak’ parçasını söylüyor. Ben tam cümleye nokta koyarken Sezen bağırıyor: Nerde bende o yürek; yardan cayacak! Neyse kıssayı diraz etmeyelim; şükür ki doçentlik sınavının kışından sağ salim çıkmayı başarmıştık ama yediğimiz ayazı da hiç unutmadık.
Akademi dünyasında yazı yayımlamanın şartları belirlidir. Her derginin geniş bir hakem listesi vardır. Gönderdiğiniz yazı unvanınıza bakılmaksızın konuyla ilgili en az iki hakeme gönderilir. Hakemler, adı gizli tutulan bir akademisyene ait olan makale için onay ya da red verebilir. Çoğu zaman da düzeltme ya da ekleme ister, hakemler. Kültür, sanat ve edebiyat dergilerinde sistem böyle işlemiyor. Hepsini bilmiyorum ama çoğu dergide son sözü bir editör söylüyor. Çoğunda hakem sistemi yok, sadece yayın kurulu var. Bu yayın kurulu üyeleri sürece ne kadar müdahil? Yine çoğu derginin zaten sabit bir yazar kadrosu var. Buna bir de dergilerin sınırlı sayfa sayılarını ya da kısıtlı ekonomik imkânlarını falan ekleyelim. Bütün bunları, akademik kariyer basamaklarının sonuna gelip çalışma alanımın dışındaki karalamalarımı da yayımlamak üzere kültür ve edebiyat dergilerinin kapısını çalınca daha yakından gördüm. Böyle bir ortamda gündeme ilişkin yazdığın bir yazı bile aylar sonraya ertelenebiliyor. Mesela, gösterimdeki film üzerine yazdığınız bir yazı yayımlandığında film çoktan gündemden düşmüş oluyor.
Son yıllarda hayatımıza giren dijital dergiler ya da sanal iletişim ortamları bahsettiğim sorunları büyük oranda çözmüştür. İşte dibace sözü ile ikinci karşılaşmamın hikâyesi…
Dibace sözü ile ikinci karşılaşmam, iki yıl önce dibace.net sayfasının editörü Muaz Ergü Bey vesilesi ile oldu… Sözcüğün hafızamda yer etmiş olumsuz izlerini silen güzel bir vesile… Bu sayede, farklı konularda kafa yoran, fikir üreten ve kalem oynatan isimlerle tanışma imkânı buldum; neredeyse tamamı yeni, benim için bu isimlerin.
Toplumsal hayatımıza ilişkin çelişkileri, özellikle milliyetçi-muhafazakâr dünyanın ikilemlerini ve çıkmazlarını ironik bir dille anlatmaya çalışan, okuyucusunu ‘Acaba benimle de mi dalga geçiyor?’ hissiyle endişeye sürükleyen Mustafa Everdi… Batılı yazarlardan yaptığı birbirinden güzel alıntılar ve çıkarımların süslediği gezi yazılarıyla Avrupa’yı sadece coğrafi olarak değil tarihsel olarak da ayağımıza getiren Alaattin Diker… Çarpıcı sinema yorumlarıyla içimdeki merak duygusunu sürekli tahrik eden Emel Akbaş… Üslubuyla her yazısında bana ince bir dil zevki yaşatan Orhan Aras… Olayların sosyolojik boyutunu da gösterebilmek için okuyucuyu kendi penceresine davet eden Nilgün Çelebi… Başka kimler yok ki yeni tanıdığım… Metin Kazan, İsa Kocakaplan, Arif Bilgin, Mesut Şen, Öznur Eren Kanarya, Hasan Boynukara, Hasan Aktaş, Ahmet Bayraktar, Yusuf Yavuz, Zeki Önsöz, Celal Aydemir, Sadık Yemni, Emre Bozkuş, Sabriye Cemboluk, Süheyla Karaca, Hanönü, Rüştü Kam, Hasan Aydın, Yücel Feyzioğlu, Gürgün Karaman ve daha adını sayamadıklarım… Bu kalemlerin hiçbiriyle iki çift laf etmişliğim ya da iki satır mesaj yazmışlığım yok. Ama hayatıma kattıkları için hepsine minnettarım.
Ve tabi sayfanın editörü Muaz Ergü… Sanal ortamda her gün yeni birilerine tesadüf ettiğimden onunla nasıl tanıştığımızı tam olarak hatırlayamıyorum. İlk o mu bana ulaşmıştı yoksa ben mi onu bulmuştum? Hemşeri sayılırız; aynı toprakların, Çukurova’nın çocuğuz. Bazı dostluklar hastalık gibiymiş; sen istemesen de o seni bulurmuş. Bizimki de öyle oldu galiba… Hastalık deyince şikâyetçi falan olduğum sanılmasın; ben gayet memnunum bu hastalıktan. Çektiği aşk acısını anlatmak için Türkçe, Arapça ve Farsça üç dilde koca koca divan tertip eden Fuzuli, yanlış anlaşılacağına düşünüp esasında aşk derdinden şikâyetçi olmadığını; kendisi için asıl felaketin, bu derdin tedavisiyle ortaya çıkacağını, bu konuda kimseden yardım falan da istemediğini söyleme ihtiyacı duymuştur. Fakirin, bu dostluktaki hali de Fuzuli’nin hissiyatı ile birebir örtüşmektedir:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.
dibace.net, benim içi hem öğrenci hem de öğretmen olduğum bir okul… Öğrenciyim çünkü hemen her gün bu sayfadan yeni şeyler öğreniyorum; öğretmenin çünkü düşündüklerimi ya da hissettiklerimi hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadan anlatma imkânına sahibim, bu sayfada. Tematik tasnif, en çok okunanlar listesi ya da sadece yazarın adından bütün çalışmalarına ulaşma kolaylığı sayfanın alkışlanacak yönleri. Tabi eksikleri de var…
İngilizcede teknolojiden anlamayanlar için kullanılan güzel bir sözcük var: machine blind yani makine körü. Biz bunun yerine Türkçede teknoloji özürlü diyoruz. Benim gibi machine blind olan birinin söyleyeceklerine ne kadar itibar edilir, bilmiyorum ama dibace.net sayfasında gördüğüm eksikleri de söylemeden bitirmek istemiyorum, yazıyı.
Öncelikle, sayfada yayımlanan okuyucu yorumlarından yazarın bir şekilde haberdar edilmesi gerekiyor, bence. Okuyucu yorumlarını görmek için her seferinde yazının sonunu kontrol etmek pratik bir yol değil. Üstelik yazarın gözünden kaçan bir yorum, cevap verilemediği için okuyucuda ciddiye alınmadığı duygusu oluşturabilir.
Niceliğin gün geçtikçe önem kazandığı bir dünyada, yazısının kaç defa okunduğunu da öğrenmek ister, bence her yazar. Sayfada bunu görmenin tek yolu, yazının kapağında yer alan küçük kalp işaretindeki tıklama sayısını kontrol etmek. Oysa çoğu okuyucu, bu küçük kalbin farkında bile değil. Matbuat için tiraj ne kadar önemliyse dijital ortamdaki bir yazı için de kaç tıklama aldığı o kadar önemlidir. Yanlış anlaşılmasın, Aleyna Tilki ile yarışma iddiasında değilim.
Sevgili Muaz Bey, bütün bunları teknik olarak yapmanın imkânı yoksa lütfen bu talepleri benim makine körlüğüme verin gitsin! Bu sayfada öğrenme ya da öğretme imkânı bulduğum her şey için teşekkürler…
Mustafa SARI

Son Yorumlar