“dibace.net“ sitesi yazarlarından Gürgün Karaman, Prof. Mustafa Öztürk olayı üzerine “dibace.net”de kısa ama güzel bir yazı yazdı. Yazısında günümüzdeki bazı dini çevrelerin yüzyıllık alışkanlıklarından ve linç girişimlerinden vazgeçmediklerini özlü biçimde dile getirdi.
Gürgün Karaman’ı ne yazık ki yakından tanımıyorum. Ama onun felsefi kitaplar yazması ile birlikte dini literatüre hâkim olması, onun aynı zamanda dini eğitim aldığını da göstermektedir. O, yazısında, İslam coğrafyasında Emevilerle birlikte başlayan “siyasete göre din” anlayışı “İlahi huzur ancak sultanın yüzüne bakarak anlaşılabilir,” sözüyle adeta özetlenmiştir. Dinlerin insanlara bir “İlahi” mesaj olarak değil de gücün ve iktidarın meşrutiyet zemini olarak algılanması, sunulması sadece Müslümanlığa özgü bir olay değildir. Hallac-ı Mansur, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Sühreverdi, Nesimi nasıl İslam adı kullanılarak zulümlere uğradılarsa, Jeanne d’Arc, Giardano Bruno gibi insanlar da Hıristiyanlık adına cayır cayır yakıldılar. Siyasileşen, gücünü bir ideoloji veya dinle pekiştiren her hareketin geldiği nokta ne yazık ki baskıcı ve yok edici bir ideoloji veya din anlayışıdır. Hıristiyanlık tarihinde Kalvin‘in önce bir “özgürlük savaşçısı” olarak ortaya çıkışı ve ardından bir siyasetçi olarak dini hükümler vermesi, insanları korkunç işkencelerle öldürtmesi bu tür olayların en en bariz örneklerinden biridir.
Roma’da Aziz Petrus Katedralı yeniden inşâ ediliyordu. Gün geçtikçe inşaat masraflar artıyor, kilise ve dindarlar artan masrafları karşılamaya yetersiz kalıyorlardı. Onuncu Leo ve piskopos arkadaşı Tetzel para bulmak için endüljans dedikleri bir kâğıt satmaya karar verdiler. Önceleri endüljansı sadece Papa satabilirdi ama son dönemler bu satış biraz serbest bırakılmıştı. Endüljans satın alanların ölüleri “Araf”dan kurtuluyor, doğrudan cennete gidiyordu. Endüljans satışı bir anda patladı. Herkes neye mal olursa olsun ölmüş sevdiklerini cehennem azabından kurtarmak istiyordu.
Aynı tarihlerde bir başka rahip Martin Luther, Heidelberg’de bu görüşleri ve endüljans satışlarının gerekçelerini çürüten 95 maddelik Latince bir metin kaleme almıştı. Halkın bir kez daha sömürülmesini engellemek için yazdığı 95 maddeyi Almancaya çevirerek bağlı bulunduğu kilisenin kapısına çiviledi. O güne kadar dine ait ne varsa hepsi Latinceydi ve halk hiç bir şey anlamıyor ve kiliselerde papazlar ne anlatırsa ona inanıyordu. İlk defa halkın bir kısmı, dinin gerçekten ne olduğunu o 95 maddeden öğrendi ve “cennet kâğıdı” satın almaktan vazgeçti. Luther’in bu tutumu kiliseyi ve Papa’yı kızdırdı. 1518 yılında Luther, Leibzig’e giderek ünlü bilim adamı Yohan Eck’le tartıştı. Ve o tartışmada ilk defa “Papa’nın da yanılabileceği” sözü söylendi. Artık iş çığırından çıkmış ve Vatikan ile Luther taraftarları arasında kavgalar ve savaşlar başlamıştı.
Bu olaylar olduğunda Kalvin gencecik bir çocuktu ve biraz da babasının baskısı ile Paris’te felsefe, mantık, hukuk okuyordu. Koyu bir Katolik aileden gelmesine rağmen okul döneminde Protestanlık’a ve Martin Luther’e ilgi duyuyordu. Bu ilgi kiliseye açık bir protestoya dönüşünce etrafındaki baskılar arttı ve İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldı. 1536 yılında onu bir anda ünlendirecek en önemli eserini yazdı: Christianae Religionis İnstitutio… Hıristiyan Dinin Kurumları.
Onun görüşlerine göre din, yöneticilerin ve kurumların elinde baskı ve çıkar aracı olmamalıydı. Din sadece insan ve Allah arasında bir hadiseydi ve aracı olarak da yalnızca Hz. İsa vardı. Ayrıca insan sadece tek metine, yani İncil’e bağlanmalı, diğer yorumlar, nakiller ve uydurma haberlere itibar etmemeliydi.

Kalvin
Kalvin’in görüşleri ve mantıklı savları bir anda ilgi odağı haline geldi. Cenevre hükumeti, gelecekte Cenevre Üniversitesi adını alacak olan yeni bir akademi kurdu ve sınavla seçilen papazları da akademiye öğretmen olarak atadı. Onun artık görüşlerinin resmi olarak öğretildiği ve savunulduğu resmi bir kurum vardı. Taraftarları arttıkça Hükümet’le ortak çalışmalar yürüttü ve gittikçe onun öğretileri ışığında Cenevre diktatörlüğü ortaya çıkmaya başladı. Cenevre Diktatörlüğü’ünde bir tek doğru vardı o da onun doğrusuydu. Papa’lığın ve Katolikliğin doğmalarına, hurafelerine karşı ortaya çıkmış bir düşünce hareketi bir anda kendi doğmalarını yaratmıştı.
İncilin tercüme edilmesi, Papa’lığın sorgulanması, halkın artık kilise ve papazlara güveninin kalmaması bütün Batı aydınları tarafından ilgiyle izleniyor ve onların çabaları sonucu yeni hareketler ortaya çıkıyordu. İspanyol doktor Servet de bu tür yeni hareket ve fikirlere katkı sunanlardan biriydi. Döneminde kan dolaşımını en doğru şekilde inceleyen hekimlerden biri olan Servet, “Hırıstiyanlığın Özüne Dönüş” isimli bir kitap yayınladı. Kitapta Hırıstiyanlıktaki teslisi reddediyordu. Kitap yayınlanır yayınlanmaz Roma’da tutuklanarak Vienne hapishanesine kapatıldı. Bir kaç gün sonra dostlarının yardımı ile hapishaneden kaçtı.
Servet, kitabını bir dostu ile Cenevre’ye gönderdi. Cenevre’de kitabı okuyan Kalvin, Servet’in yazdığı kitabın kendisine karşı yazılmış bir kitap olduğunu düşündü ve onu kafirlikle suçladı. Ona yazdığı mektupta en sert sözleri kullanmıştır:
“Senden ne nefret ediyorum ne de seni küçümsüyorum; seni işkenceyle yargılatmak emelim de yok; fakat senin sağlam bir öğretiyi büyük küstahlıkla aşağıladığını gözlemlediğim için, bir demir kadar sert olacağım.”
Ayrıca Kalvin, arkadaşı William Farel’e yazdığı mektupta da Servet’i tehdit ediyordu:
“Servet, kısa süre önce, zırvalarını içeren hacimli bir posta yolladı. Eğer onun buraya uğramasına izin verirsem, gelecektir. Ancak, ona bu konuda izin vermeyeceğim. Çünkü buraya gelirse ve eğer otoritemin bir değeri varsa, onun buradan canlı ayrılmasına asla izin vermem.”
Servet, Avrupa’da bir süre kaçtıktan sonra kılık değiştirerek Cenevre’ye gitti ve Kalvin’in yönettiği bir ayine katıldı. Ayinin sonunda tanınarak hemen tutuklandı. Cenevre’de en yetkili hâkim durumunda olan Kalvin, Miguel Servet’i “şeytana uymakla” suçladı ve mallarına el konulmasına ve bir kazığa oturtularak öldürülmesine karar verdi. Bu zalimce karar çok geçmeden icra edildi.
Kalvin, Servet’ten sonra 11 yıl daha yaşar. Reformcu ve özgürlükçü olarak ortaya attığı düşünceleri binlerce insanın “şeytanlıkla” suçlanarak öldürülmesine yol açar. 1564 yılındaki ölümünden bir süre sonra Avrupa’da ünlü otuz yıl savaşı başlar ve yüz binlerce insan katledilir.
Büyük yıkımlara, kıyımlara ve acılara neden olan otuz yıllık mezhep savaşından Batı büyük dersler çıkarır ve herkes kendi mezhebi, düşüncesi hakkında ne söylerse söylesin pek önemsemez. Zaten Rönesans’la birlikte hangi mezhepten olursa olsun kiliseye karşı Avrupa’da bir çekingenlik ve soğukluk ortaya çıkar. Bunun sonucu kilise kendi kabuğuna çekilmek zorunda kalır.
******
Ne otuz yıl savaşları, ne de Batı’nın bu tür tecrübelerinden hiç bir ders çıkarmayan İslam dünyasında mezhepçilik taassubu, düşünceye tahammülsüzlük gün geçtikçe artmakta, hatta fiili olarak şiddete dönüşmektedir. Kendi siyasi emellerini gerçekleştirmek arzusunda olan güçler, kendi düşüncelerini dinin en önemli emriymiş gibi bin bir yorumla süsleyip halka sunmaktadırlar. Türkiye’de ülkenin en önemli haber kanalları, popüler bir tarikatın hocasını saatlerce ekrana çıkarmakta, ülkede milyonlarca farklı mezhepte insan olmasına aldırmadan sürekli kendi mezhebinin en doğru mezhep, öbürlerinin ise “yoldan çıkmışlar” olduklarını tekrar tekrar söyletmektedir. Arapça ezbere söylenmiş herhangi bir sözün “doğruların en doğrusu” olarak algılandığı ülkemizde bunun nasıl bir tehlike arzettiğini akıllarına bile getirmemektedirler.

Orhan ARAS

Son Yorumlar