Hüz

Makineleşmeyle birlikte robotlaşan bugünün insanının belki de en büyük zaaf noktalarından biri de edebiyatı boş bir lakırdı ya da işe yaramayan bir konserve kutusundan farksız görmesidir. Oysa tarihin hafızasında yer tutan, hatırı sayılır önemli şahsiyetlerin bir kısmı şair ya da yazarlardan müteşekkildir. Üç asır öncesi yaşayan Voltaire, eserlerinde din ve vicdan özgürlüğünü, insan haklarını diline pelesenk yaparken, aynı zamanda kilisenin dogmalarına da savaş açmıştır. Fikirleriyle Aydınlanma Çağı ve Fransız ihtilalini etkileyenlerin başında yer alan bu düşünürü büyük kılan da budur. Tolstoy ise eserlerinde özelikle Rus köylüsünün yoksul ve perişan durumunu anlatır, hatta anlatmakla da kalmaz bütün servetini yoksul insanlarla paylaşmasını da bilir. Zenginken fakir yaşayan bu insan kısa sürede bir halkın ilham kaynağı olmakta gecikmez.  J. J. Rousseau, Goethe, Victor Hugo, İkbal, Fuzuli, Yunus Emre ve daha başka şair ve yazarlar, bakışlarını cemiyetin üzerinde gezdirirken aynı zamanda bireylere siyasi, sosyal ve kültürel açıdan bir kimlik kazandırmayı da bilmişlerdir.

Edebiyatımız kurumaya yüz tutmuş bir su gibi gittikçe buharlaşıyor hayatımızdan. Tanzimat Edebiyatı, Servet-i Fünun, Fecri Ati, Milli Edebiyat, Cumhuriyet dönemi ve sonrası… Her dönem bir öncekinden daha hastalıklı ve daha kısır. Oysa her dönem bir köprü olmalıydı. Kuşaktan kuşağa aktarılan birikim kalmalıydı geriye. Bugün ortaöğretim okullarında hatta üniversitelerimizde beş şair ismini bile sayamayan öğrencilerimiz azımsanmayacak kadar çok. Mehmet Âkif sadece yazdığı İstiklal Marşı’yla duvarlarda asılı durmakta. Kim bu vatan şairi? Safahatı kaç kişi okumuştur? Nazım Hikmet’i şiirleriyle değil hep kavgalarıyla tanıyoruz. Divan edebiyatını birkaç sevdalıdan başka anlayanımız bile yok. Bize fikir işçiliğinin ne olduğunu gösteren, Cemil Meriç’i, anımsayanımız var mı?  “Bir Adam Yaratmak”, “İdeolocya Örgüsü” gibi eserleri bize armağan eden mütefekkir kelime avcısı Necip Fazıl hayatımızın ne tarafında yer tutuyor acaba? Onun eserlerini okurken fikir kumaşına göre mi yoksa sanatına mı değer veriyoruz? Hiçbir şaire nasip olmayacak kadar bayrak sevgisinin müntehasını gösteren “Bayrak Şairi” Arif Nihat Asya hangi perde arkasında gizli ki bir türlü anlayamıyoruz? Kendine özgü ifadeleriyle bizim taşkın, coşkulu biraz da hırçın dünyamıza tercüman olan Attila İlhan belli ki sahip olduğu ideolojiye kurban edilmiş durumda? Halk Edebiyatının zengin motiflerini yalın bir dil ve duygulu bir anlatımla anlatan Anadolu sevgisini ruhumuza aşılayan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Yaratana Mektupları”ndan haberdar mıyız? O güzelim anne kokan Türkçeyi sevdiren şiirleriyle Yahya Kemal’i, İstanbul’un yaşanmış aşklarını, rüzgârlarını, balıklarını ve cıvıl cıvıl insanlarını anlatan Orhan Veli’yi, yanık şair Abdurrahim Karakoç’u, bir hastanın ruhsal psikolojisini en teferruatlarıyla çözen usta yazar Peyami Safa’yı tanıyabildik mi? Bunları çoğaltabiliriz. Maalesef topluma yön veren zirve şahsiyetlerden bir Merih kadar uzağız. Onları tanımıyoruz tanımadığımız içinde okumuyoruz. Okumadığımız için de kültürümüzden, değerlerimizden ciddi manada kopuyoruz. Bu kopuşta kökünden koparılan, cılızlaşan bir dilin çığlıkları var. Önümüze bir sofra gibi serilen köklü bir kültürü ve dil mirasını hırçın bir çocuk gibi teptiğimiz için kelimeler çıplak, kelimeler mahzun, kelimeler yaban… Ne kadar iyi aşçı olursanız olun tatsız, tuzsuz kelimelerden iyi bir yemek çıkaramazsınız. Bu nedenle insanımızdan iyi bir hikâye, roman, şiir, deneme yahut makale yazmasını beklemeye hakkımız da yok belki.

Sanattan, musikiden, şiirden, edebiyattan anlamayan insanın bir yanı hep eksik kalır. Hem de eksik kaldığını bilmeden bir hayat sürer. O yüzden şiiri ve edebiyatı önemsiyorum. Genç bir şairi sayfama taşımamın sebebi de bu. Daha yirmi yaşında. Fakat yazdığı şiirler yaşının pek de fevkinde… Şiirleri istikbal vaat ediyor. İmgeler, semboller havada uçuşuyor. Bazen kesik cümleler kullanıyor, bazen biraz daha uzun. Şiirlerinin muhtevasından bahsedecek değilim. Mısralar ne anlatıyor, şair ne demek istiyor sorularının cevabı da ne yazık ki ben de yok. Belki de hiç kimse bilemeyecek şairin ne demek istediğini. “Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılmadır. Şiirin amacı, hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir. Şiirin anlamı, şairin içinden geçen anlaşılabilir, olabilir olayları okura aktarmak değildir. İstenilen, okurda bir ruh hali yaratmaktır.” der Paul Valery.

Şiir bir çıkmaz sokak olsa da ruhumuza bir dinginlik verir, dimağınıza bir tat bırakıp gider. Söylenmemiş sözler değildir şiiri güçlü kılan. Söylenmiş sözlerin birlikteliğindeki ahenktir, hissiyattır onu farklı kılan. Sahi şiirin vatanı var mıdır ya da çocuğu. Ne vatanı vardır şiirin ne de çocuğu. Herkesindir çünkü. Ne diyor genç şair:

“Milano’da bir tuval yere düşer bir resim atölyesinde
Zagreb’de bir gümüş şamdan kırılır bir Ortodoks kilisesinde
Ve ben Ankara’da seni düşünürüm, Çankaya’ya doğru bir yalnızlıkla.”

Şiir sözcüklerle mayalanan bir fikirdir aslında. Konsantresidir hayatın. Ama tuzu, biberi olan acılı bir hayatın. Sırça köşklerde oturup da şiir yazan kaç şair tanırsınız?  “Mona Roza” hangi ruh haliyle yazıldı? “Kaldırımlar” şiirini yazarken bir eli yağda, bir eli balda mıydı şairin? “Tahir ile Zühre”yi bize hediye eden şair gurbette ölmedi mi? Şair yaşamdan beslenir ve büyür. Hayat kumbarasına atılan yaşanmışlıkları yoksa bir süre sonra iflas eder. Genç şairimizin neyi yazdığına da takılmayın derim.  Size ne kattığına bakın. Şekli de, kalıbı da önemsemeyin çok fazla.  Kafiye fukarası/zengini olmasında da bir ziyan yok. Yüreğinize dokunsun yeter. Musikiye benzetir şiiri Yahya Kemal. Kulağı tırmalamasın kelimeler, akıp gitsin şöyle bir su gibi içimize. Genç şairimizden birkaç şiir okuyalım.

Hüz

Yüzünde insanlığın kaybolduğu
Ve inançsızlığı istediğimiz içten içe
Kiremit turuncusu az mutlulukların hiçinde
Sesin bir küçük bahçe
İçinde az yaşadığım
Bizde bu bataklık
Dallarımız kuşsuz
Üstümüz başımız
Çamurda eskiyen nilüferler
Ne ellerimiz kutsal kitaplarda geçiyor
Ne de hüzünleniyoruz adam gibi…

 On Dokuz

Beni henüz yirmisinde bir hevesten vuruyorsun
Hani nefessiz kalıyorum bir seyyar köfteci arabası önünde
Hani bir adam duruyor sokakta
Kasabanın en unutulmuş sigarasını yakıyor
Bir nefes alıyor
Bozkırını öldürüyor içimde
Tepelerim yok, ardına kaçamıyorum
Uzağım Tanrı’ya
Gömleğimin açık ilmeklerine yalnızlık yağıyor susarak,
Susmak miras kalmış kalbimin ortasına
Gelmedin. Sevildin mi sen gerçek bir kadın gibi pekâlâ bilemem
Adam olmadım olamadım ben.
Yüzünü, ellerini de alıp gitme; otogarlar kadar
Kimsesiz kalıyorum bu şehirde…

Birkaç pasaj sunduğumuz Furkan Demiradam şiirleriyle Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar çizgisinde olduğunu görüyoruz. Fakat kendine has bir aroması var. Bir karaktere bürünmüş şiirleri. Dizelerindeki derinlik hayal gücünün ne denli geniş olduğunu gösteriyor. Şekil açısından ağırlıklı olarak serbest nazım biçimini tercih etmiş durumda. Yalnız ahenginden, ritminden ve estetiğinden bir şey kaybetmiş değil. Şiirlerinde en çok işlediği temalar yalnızlık, aşk ve sevgiliye duyulan özlem. Bununla birlikte toplumsal meselelere getirdiği eleştiriler de bahsi geçen konuların içerisine akıllıca ve hissettirilmeden yedirilmiş durumda. Fantezilerden, cazibelerden uzak yirmisinde bir gencin hayalini şiir süslüyorsa şayet bana tebrik etmek düşer. Yolun açık, okurun bol olsun genç adam.

Necati İLMEN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir