… Dünyalar Kadar…
… Kader.
.Keder.
R sessizinin başladığı yerde bensiz sensizlik de başlıyor. Dünyalar kadar sevemiyor fareler kedileri, gül bülbülü, ben seni. Hâlbuki celladına âşıktır kadınlar. Kaderine. Kederine.
“En güzel güllerini ruhumla alacaksın.” Şairi anlamadım, şiir on bin bilinmeyenli denklem, benden gayrısına mubah. Haramlar ve helaller bahsinde geçmiyor adın. Kanatsın diye gözlerini, muhakkak kırmızı açmıştır güller, fidanı siyah olsa ne yazar. Şairi sen değilsindir o kızıl gonca güllerin. Başka yerde karagül yoktur belki, batmamıştır henüz şehir. Benim batarken bahtım, görüntüler değiştikçe göle düşen akların aksinde, ölümden çok sonra doğmuşum işte. Ben bakarken bir güle, o gülün çepeçevre dikenleri aşıklarının gözbebeklerini nasıl kanatacak akşam vakitlerinde sen hiç mi hiç bilmeyeceksin. Öğretmiyor bunları baş hocalar, formüllerin iksiri ele geçmesin diye. Hatırlıyorum o kadınları, ellerini nasıl kesmişlerdi aziz Potifar sarayında? Nasıl da suçsuzum değil mi? Zindan, saraydan, zinadan, zandan daha saray. Kâhinlerin oyununda kendi etrafında çevirdikleri topaç misali gölgede cehennem kaynıyor, kuyuda sen. Sözümden dönmezsem devrilecek mesajlarla meridyenler, paraleller arası milyonlarca kilometre. İki kalp arasında demir perde, Deli Dumrul’un ördüğü köprülerde haşhaş çiçeğine vurulmuş nöbetçi tüfekler. Mertliğin son tarihi geçmiş. Bozulmuş isyan.
“Gelincikler gibi taze ve güzel” diyor fonda günebakan, ay dede. Ben miyim o yazıcı, Küçük Hanım’ı hayallerine kadar, kaderine ve kederine kadar bilen o son okuyucu? Ağaç kovuğundan estetik ameliyatla kamışlıktan ayrılan nutfe, alak. Bir ayrılıkla başlamışım, ibretlik şiirlere uğramaktan bitap düşmüşüm, kanatlarıma sarı kantaron yağı sürüp tekrar dirilmişim yüreğimden, küllerimden doğmuşum tekrar, bir şiir aziz imiş, hiç bitmiyormuş azizem, azizim. Ek fiille geniş vakitte. Bittim.
Tükenmeden alıp esir pazarında sattılar belki de beni. İlim satın alan Basralı Hasan alamadı o büyük aşkı. Ben böyle Kudüs’ten, Tur’a yakın Adeviye’den, Efraim’in kızı Rahme’den bahsedince yok mu diyorlar sözü artıran? Müzayede salonları dolu, avlularda güvercinlerin ayaklarında halhal, devrin leylaları nerede? Nerelerdeyim? Her an artıyor mangalın küle mahcubiyeti. Buradalar demek ki sağımızda solumuzda sorgu melekleri gülümsüyor. Korkma, o günden, günlerden geçer cesetler ve kavuşur Kevser’e sus orucunda eller. Ak olmuştur yüzleri, göklerin ve yerin nurundan. Senin yüzünden anlıyorum vatanımın sınır kulelerini, rüşvetle geçilmiyor, gurbetsin kendine, baharın tadı hazirana kalsa da bu sene, bir kuşun yuvasına sığınsa da yuvan, yurtluksun. Geçemiyorum. Kavak ağaçlarından gölge bekliyorum, aklım başımda, bu kadar. Bu kader. Bu keder.
Hokkalar kan akıtmaya başlıyor keder dedikçe, divitlerin ucu eğri, şair eseri. Ş’ si yok dağlarında, notalarında memleketimin. Bir yolcu elinde fener, kandilde zift, zeytinyağında aç yılanlar peltek, çıkmıyor mahreç, ön dişler, dişliler arasında sıkışmış ve bunca s, sensiz, en ve iz.
Uzun zamandır yer minderlerinde deliksiz uyuyordum. Uyandırdılar rüyalarımdan. Kim uyandırmak ister ki uyuyan iki ayaklı bir kaplumbağayı, güzellik uykusundan hem de. Kış uykusundan yazın o serin nazına geçmeliyim, mağarada üç yüz üç yıl uyumuş gibi, kıtmir başımda, bir ekmek bile etmeyen sikke heybemde. Dünya işte bu kadar. Bir uyku bir uyanıklık arası, hayal ve kısa bir mola. Ek seferlerle bir adımlık yer bulabilirsem bu kente, yağmurlara, yazımı kışa çeviren kara, bir daha da gelmem. “One minuet.” Karizması bu dünyanın, başkaldırışım olsun kraldan çok kralcılara. O kadar.
Yazamazdım bir çırpıda bunca kederi, kaderdendi. Kaçamazdım da, ayaklarımda satır araları karalanmış nasırlar vardı, topuklu ayakkabılar. Toplantılar sonrası. Plaketler el değiştiriyordu, koltuklar, makamlar, zavallı çiçekler, ne kadar çok anlık durum haberiydiler, magazin basını eşliğinde görüntülenen mutluluklar.
Kalktım ve dirildim. Ezgileri kendi çekimime benzettim. Aşktan mahmurum. Uyku mahrumu. Dünyanın mağduru. Şimdi olay şöyle olmuş. Bir olay anlatayım da bir olay bile yoktu bu öyküde, demeyin. Terk etmeyin gelişme bölümünde yazıları. Kaderine. Ne derler putuna herkes tapıyor zaten. Putsuz kalın da vitaminsiz kalmasın gönlünüz. Kendine körlere nergis yollayın siz de. Bir kadın şair yollamış mezarlardan ancak uzun ömürlü olmamış kendisi. Gönlü mezarlıktaymış. Nergis bu, suda yansıyan aksine âşık da olsa binlerce yıl nefes alacak değil ya. Biraz nutuk biraz da şathiye, ilahi hikmetle, destur. Eyvah, demeden.
Vakitler hiç geçmiyormuş. Zamandan geçelim biz o halde füzelerle. Yıllarca yıl önce şair bir adam, bir kadına şiirler yazıyormuş, âşıkmış yani ki aşk yazdırıyormuş. Öyle dediler. Kadın ise başka biriyle evlenmiş, mutlu mesut, çamaşırlarla bulaşıklarla iyi geçinirmiş. Ütü, süpürge, tost makinesi için kocasına teşekkür edermiş, evli ve mutluymuş kısaca filmlerdeki gibi. Benim hikâyem değil ya olabilir tabi, mutluluk, davul zurnalı şatafat, salon ve dans evlilerin hakkı. Sonra kader ya kederden uzak bir gün karşılaşmışlar. Şair adam ile evli ve mutlu kadın. Rivayete göre lokantada. Kadın, şair adamı hemen tanımış, o şiirleri yazdığın kadınım ben, demiş. Şair adam tanımamış, kadının kolundaki kocasına dönmüş, marifet sende ise hadi bakalım o da yazsın şiir de okuyalım, demiş. Apaçık düello mu bu? Atışmaya mı başlamışlar? Haa-yır. Evli evine gitmiş, şair cebine, mendiline. Gül oyalı bir mendil vereni olmuşsa tabi yine yıllar öncesinden. Bu yıllar hiç zamlanmıyor yazarken, kolayca alıyoruz. Siz öyle kolayca okumayın, uzatın yılları, uzadıkça uzasın. Su alırken dahi kırk defa düşündüğümüz zamanlarda yıl dediğiniz nedir ki… Cümlelerimin kiri, pası. Takla atıyor burada aşktan paçasız pervaneler. Kırk dahi kırklanıyor kırk düşünmekten.
Ne yazsam dedikodu. Günaha çağırıyor gibi sözcükler. Böyle türlü çeşit aldatmacalı, uydurmacalı anlatılar boş beşikte büyüyüp dev oluyor, deve cüce oynarken biz. Çocuklar gece- gündüz oynamaya vakit bulamadan zil çalışıyor, ders başlıyor, bitmiyor bir türlü, bitmiyor, bitmiyorum. Bittim dedikçe yetişiyor dünyanın yüküydü, kahrıydı, eviydi, derdiydi, neşesiydi, tuzuydu biberiydi derken kederden kadere, dünya kadar harf yorgun argın sıralanıyor. Fazla mesai ile üç beş kuruş kazanıp eve ekmek götürüyor sözcükler. Kimse yemiyor. Ekmekler bayat. Limonlar da. Limon çiçeği kokusuna mest olmuş bir kadın şair, çiçeğin mizacından ne istemişse felaketi oluyor limonun. Sen bu güzellikle bu güzel kokularla limon mu olacaksın, gençliğine güzelliğine de yazık, diyor. Gidiyor. Kadın şair gidiyor da limon çiçeği bu cümlelerden sonra hiçbir yere gidemiyor, Yeşilçam sokağında kalıyor. Öyle tatlı bir meyveye dönüşüyor ki lafın tam ortasına limonu sıkanlar böyle limon mu olur, diyorlar. Olmuyor. Kabak tadı veriyor artık limon. Kabağın da bir sahibi var elbette. Ne büyük saadet, biliyor kabaklar. Deve dikenleri kaplamış topuklarını tek hecelerin, yürüyemez olmuşlar, sekerek gelmişler. Kekeme şairlerin bandosunda yerlerini almışlar. Sirk başlamış, bu panayır ancak bu kadar imiş.
Yani şöyle bir titrememiş şair adam olayın sonunda, eriyip yok olmamış kadın da. Olan olmuş. Olan olmamış esasında. Olay esnasında müdahale edememiş senaristler. Kavun karpuz değilmiş ki… Hamlığını kabuğundan kimse anlamamış olayın. Asrın felaketleri bir değilmiş ki aşkın bin bir türlü halinden ah, ah’lar kalsın geriye. Şimdilerde albenisi, reklamı, montajı, vadeli hesapları, estetik hakkı, kar payları, makyajları derken tribünlerde imiş aşk, her ne var ise âlemde.
Evde çok işi varmış kadının. Kocasına bakmış. Şiir al bana çarşıdan, taksitli veya nakit, bir şiir yeter, demiş. Kocası eve en acil ihtiyaç olarak gördüğü o kek kalıbından almış, kalpli pastalar için. Hatta cömertliği tutmuş, ah’ı tutacak değilmiş ya, bulaşık kurutma makinesi de almış. Bundan böyle ıspanakları da yıkanmış alacağım, demiş karısına. İncitmek mi incinmek mi incinsen de incitmemek mi diye bir iki dakika kalbini meşgul etmiş kadın ancak kadının kalbini dinleyecek hali mecali yokmuş, zihni hep başka türlü bir işle meşgulmüş. Dünya kadar tamamlanmayı bekleyen yarım işleri varmış.
Şair adam oturmuş tahtına, Süleyman yüzüğünü takmış parmağına. Belkıs, çayını getiriyormuş kerevetine, simurg aynasında yargıç tokmağıyla bekliyormuş başını. Şehzadeleri senfoni orkestrası kurmuş yüksek tepelere, kız veriyorlarmış. Kınalar yakıyormuş ellerine raviler, kına koksun diye rivayetler. Perdeler açılıp kapanıyormuş. Koro ve solo konuşuyormuş eşyalar. Adam, kelebeğin kanadında müzelerde mumyalardan sırlar kopyalıyormuş. Kesiyormuş saçlarını masalların. Kız Kulesi, ay ve güneşi selamlıyormuş. Şair adam ya, karım diye severken karısını, dünya dönüyormuş işte. Şair adamın karısı ise dilinde türkülerle ıspanakları yıkıyormuş. Şairler, yıkanmış ıspanak almayı akıl edemiyormuş marketlerin arka reyonlarından. Pazardan ötesini bilmiyorlarmış, kendilerinin en ücralarında tenha imiş onlar. Velhasıl şiirler hiç değişmiyormuş. Göklerden geliyormuş kader, ne yapsalar boşmuş. Keder de kaderdenmiş. Susacak ne çok kelime varmış masmavi gelinliğini giymiş hüzün gülümseyen semada. Hep şeytan bizi taşlayacak değil ya. Taşlamak vaktidir, taşları.
Vakfede kucaklaşıyorken hacılar, kucaklaşsın kelimeler o ağacın altında, senede bir dün, şimdi ve yarın. Eksiksiz ve kusursuz bir yazım olmadı, duaya durmamış bir sözüm, günüm olmadı. Sensiz bir anım. Sen tamam eyle yazgılarınla bizi Allah’ım. Âmin. Âmin. Âmin. Dünyalar kadar.
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar