“Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek
Gözüm nuru, oğulcuğum, Nejad’ım!”
Bu mısralara imza atan şairi elbette tanıdınız. Gerçi o, sadece şair değil aynı zamanda yazar, öğretmen, Danıştay üyesi gibi birçok unvanı üzerinde taşıyan Üstad Recaizâde Ekrem’dir. Edebiyatımızın bu ünlü kaleminin, çok kısa sürmesine rağmen, bir de Maarif Bakanlığı vardır.
Şimdi onun Eğitim Bakanlığı dönemine ait çok özel bir sahnenin perdesini Yusuf Ziya Ortaç’ın kalemiyle aralayalım ve sonra anlatacaklarımıza devam edelim.
“Maarif Nâzırının kapısı açıldı ve sırmalar içinde iki hademe arasında büyük salona küçük bir çocuk girdi.
Nâzır (Bakan) en sevgili oğlunu, Nejat’ı kaybetmiş bir baba idi, şair bir baba: Recaizâde Üstad Ekrem.
Çocuk, babasını iki yaşında kaybetmiş bir öksüzdü: “Şair-i maderzat” İsmail Safa’nın oğlu Peyami.
Şair Recaizâde Ekrem Bey, Şair İsmail Safa’nın oğlunu, Nejat’ı kucaklayan baba elleriyle kaldırdı, dizine oturttu.
Peyami, iki yaşında kaybettiği babasını sekiz yaşında tekrar bulmuştu. “Yetim-i Safa” değildi artık!
Galatasaray Sultanisinde yatılı okutulmasına karar verilen Peyami, Osmanlı Maarif Nâzırının kapısından ışıklı bir yarına ilk adımını atıyordu o gün.
Ama bir çocuğun kara talihini, bir Nâzırın sevgisi bile aydınlatmaya yetmez; Recaizâde Ekrem Bey emrini yerine getiremeden koltuğundan ayrıldı.”[1]
Evet, kara talihi Peyami’ye o gün bir oyun oynamış ve sanki eğitim öğretim yolunda kocaman bir yalan söylemişti. Hâlbuki o, yalanı hakikat güneşi karşısında kaybolup giden bir kara bulut gibi görür ve ondan hep nefret ederdi. Yalana olan tahammülsüzlüğünün en güzel örneğini edebiyatımızın şaheserlerinden biri olan 9. Hariciye Koğuşu’nda sergilemişti.
“Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.
Nüzhet bana yalan söyledi… Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan…”[2]
Evet, bu bölümü mutlaka hatırlarsınız. Romanın kahramanlarından Nüzhet ona, yani romanın anlatıcısına, yalan söylemiştir.
Bu roman, Türkiye’de en çok basılan kitaplardan birisidir. Çok okunmuş, sevilmiş, ders kitaplarına girmiş, filmi yapılmış, klasik olmuş bir eserdir. Roman tekniği bakımından çok orijinal bir tarafı ise romanın kahramanı ve anlatıcısı olan hasta çocuğun adı yoktur. Çünkü o hasta çocuk, Peyami Safa’nın kendisidir ve hastalığının başlangıç noktası ise oldukça ilginçtir.
Bir Küçük Boksörün Hatırası…
Bu ilginç olayı Peyami Safa, “Bir Küçük Boksörün Hatırası” adlı yazısında şöyle anlatır:
“İlkokulda benim iki lakabım vardı. Biri “Şair Bey”. Çünkü o zaman da bugünkü gibi her gün çocukça şeyler karalardım. Biri de “Sivrisinek Sultanı” Çünkü o zaman da bugünkü gibi zayıftım.
Zayıftım ama yine bugünkü gibi kavgaya bayılırdım. Sınıfta, hocalarla bile giriştiğim münakaşalar beni doyurmazdı. Bahçede, arkadaşlarla boks maçı yapardım. Birçok rakiplerimin gözünü yıldırdım… Fakat karşıma iki sınıf yukarıdan, korkunç bir Arnavut Recep dikildi. Boyu benim kadardı fakat vücudu ağır, adaleleri sert ve sıkı, her zaman öfkeli bir ifade taşıyan yüzü kırmızıydı…”
İşte bu Recep’le belki otuz, belki kırk defa üst üste maç yapan Sivrisinek Sultanı, her defasında güzelce dayak yer fakat pes etmez. Çünkü o sıralar bayılarak okuduğu Sherlock Holmes gibi bir yumrukla rakibini yere sermek en büyük arzusudur. Ve bir gün nasılsa bunu gerçekleştirir. Recep yere çökercesine oturur, ağzından kan sızıyordur.
Zafer Peyami Safa’nındır. Ancak bu zaferin bedeli çok ağır olmuştur. Üstadı dinleyelim:
“Bir daha Arnavut Recep’in karşısına çıkamadım. Bütün o maçların bana neye mal olduğunu, o tarihten sonra yakalandığım bir mafsal iltihabı üzerine, tam dokuz sene, hastanelerde geçirdiğim ameliyatlardan anladım. Yabancı dillere de tercüme edilen bir küçük romanımı yazan benim ama galiba yazdıran Arnavut Recep’tir. Bunu ilk defa şimdi açıklıyorum.”[3]
Görüyor musunuz bizim şaheser dediğimiz 9. Hariciye Koğuşu’ndan, Peyami Safa bir küçük roman diye söz edip geçiyor. Hâlbuki bu küçük roman bir büyük romancının doğuşunun habercisidir. Öyle sıradan bir eser değildir. Çünkü bu romanla birlikte “insan” ilk defa kendi çelişkileriyle boğuşan; seven, acı çeken, kavga eden gerçek bir insan olarak ete kemiğe bürünerek bizim edebiyatımıza girmiştir. Bu noktada üstada katılmayarak “Bu kadar da mütevazılık olmaz ki” diyor ve sizi büyük yazarımızın pek bilinmeyen bir yönüyle tanıştırmak istiyorum.
Antoine’ın Hatırası (Dârülbedâyi)
“On beş yaşındayım. Şehzadebaşı’ndaki Letafet apartmanının yan kapısından giriyorum. Antoine’ın kurduğu Darülbedayi (Konservatuvar) mektebinin duhul (giriş) imtihanı var. Sahneye doğru ilk adımlarımı atıyorum; fakat bunun son adımlarım olduğunu, önümde açılan yolun kapanacağını ve hangi başka dünyalara açılacağını bilmiyorum.” [4]
O zaman önündeki yolun kapanıp başka dünyalara açılacağını bilmeyen Peyami Safa yine de Antoine’ın ve Yahya Kemallerden, Halit Ziyalardan, Reşat Rıdvanlardan oluşan Heyeti Edebiye’nin önünde “Ferda” yı okuyup sahneden ayrılır. Birkaç gün sonra okula kabul edildiğine dair resmi bir mektup alır. Lakin sonradan patlak veren Birinci Dünya Savaşı Türkiye’den Antoine’ı, Peyami Safa’dan da aktörlük iradesi alıp götürür.
Fakat tiyatro ile dostluğu hiç bitmez. Aktör olamazsa da iyi bir tiyatro seyircisi olup tenkitler yazar. 1920’de Cenap Şahebettin’in “Küçük Beyler” isimli oyununu tenkit edince, bu işe epeyce köpürüp taşan Cenap Şahabettin, Peyami Safa’ya “Yetîm-i Safa değil yetîm-i zekâ” diyerek işin içine babasını da katarak fena yüklenir. Ancak Peyami Safa kendinden oldukça emindir ve üstüne üstlük verdiği cevapla küçük bir ders ikram eder üstada: “Kelime oyununuzu parlak bulmadım. Seci arıyorsan yetim-i Safa’ya, yetim-i kafa daha uygun düşer.” der.[5]
Evet, aradan yıllar geçse de sahneye çıkma hevesi içinde hep bir ukde olarak kalır. Ancak bir gün bir fırsatını bulup La Dam o Kamelya’yı temsil eden bir trupun (tiyatro topluluğunun) rejisörüne rica ederek figüranlık yapar.
Rolü, bir sahnede iskambil destesini kesip dağıtmaktır. Bu işi yaparken gözü bir ara kulise ilişir; rejisör öfkeli bir şekilde eliyle birtakım işaretler yapmaktadır. Peyami, hareketlerini kontrol eder, fakat yanlış bir şey göremez. Sonunda mecburen sahneden çıkar ve “Ne var?” diye sorar. “Başındaki fesi görmüyor musun? La Dam o Kamelya’da fesin ne işi var?”
Bu macerayı dostlarına her seferinde katıla katıla gülerek anlatan Peyami Safa, öfkeli rejisöre şu cevabı vermiştir: “Ne işi var olur mu? Ben poker oynayan bir Mısır prensiyim, oldu mu?”[6]
Evet, sahnede Mısır prensi olmakla avunan ama gerçekte yokluğun, yoksulluğun, sıkıntıların prensi olarak yaşayan Peyami Safa hayatının bir dönemini şöyle özetler:
“Dokuz yaşında başlayan bir hastalık ve on üç yaşında başlayan hayatımı kazanmak zarureti beni edebiyattan evvel, kendimi anlamaya ve yetiştirmeye mecbur bir küçük insanın tamamıyla hayati zaruretlerden doğma bir terbiye, psikoloji ve felsefe tecessüsü ile doldurdu. On dokuz yaşıma kadar hem kendime, hem de muallimlik ettiğim mekteplerde çocuklara bir rehber olarak yaşadım. ‘Harbiumumi’ Birinci Dünya Savaşı, ortasında on beş yaşında muallimlik ediyordum.” [7]
Üstadın yaşadığı hayat işte böyle bir hayattır. Şartlar onu çok erkenden olgunlaştırmış ve oldukça da yıpratmıştır.
Vefa İdadisi’nden (Lisesinden) ayrıldıktan sonra, evini idare etmekte sıkıntı çeken annesinin yükünü hafifletmek niyetiyle Posta-Telgraf Nezareti’ne müracaat eder. Dökülen elbiseleri ve delik pabuçlarıyla acınacak bir vaziyettedir. Nezaret’teki görevliler, o yaşta bir çocuğun büyük bir iştiyakla (istekle) çalışma arzusu göstermesini hayret ve takdirle karşılayarak imtihan olması gerektiğini, kazandığı takdirde işe girebileceğini söylerler.
Henüz on üç yaşındadır. Sınavı kazanır, işe başlar. İşe başladığının ilk günü, çalışacağı odaya girdiğinde odadaki memurların hep birlikte söyledikleri ya da fısıldadıkları bir sesle karşılanır:
“Sab şif hayus!”
O da cevap verir:
“Sab şif hayus!” [8]
Yani, “sabah şerifler hayrolsun!” demekmiş. Demek ki o yıllarda da kelimeleri kesip biçmek, kısaltarak söylemek modaymış…
Posta-Telgraf Nezareti’ndeki bu yedek memuriyet, yevmiyeyle çalışma hayatı iki yıl kadar sürer. On beşine geldiğinde muallimlik için müracaat eder. Boğaziçi’ndeki Rehber-i ittihad Mektebi’ne muallim olarak girip ilk sınıflara ders vermeye başlar. Bu olayı kendisi şöyle anlatır:
“Mektep müdürünü bir handa buldum. Beni görünce gülerek ‘Siz çok küçüksünüz, sizi muallim değil, idadiye talebe bile alamayız, kanuna muhalif’ dedi. Fakat adamcağız orijinal işler yapmayı severmiş, bizi 110 kuruş aylıkla muallim yaptı.”[9]
Düşünce dünyamızda ve edebiyatımızda bir kutup yıldızı gibi parlayan Peyami Safa’nın hayatı ve eserleri aslında Türk genliği için önemli ve değerli bir kılavuzdur. Batı’da böyle insanlara “otodidakt” yani kendi kendine öğrenen, kendini yetiştiren, kendi kendini inşa eden insan, denir. İşte bu tarife tıpatıp uyan Peyami Safa, Üstad Recaizâde Ekrem gibi bir de evlat acısı yaşamıştır.
Ergün Göze, üstadın oğlu Merve’yi toprağa vermek için mezarlığa yaklaşırken Rıza Tevfik‘in bir şiirini okumaya başladığını söyler:
Her çehre bir hayalettir, bu süreksiz rüyada
Unut yavrum! Sen de unut! Bu ölümlü dünyada.
Her cefayı unutmaktır bizler için teselli,
Sonbaharın matemini gözlerimde okuma![10]
4 Mart 1961’de bütün dinî vecibeleri yerine getirerek oğlunu toprağa verdikten üç ay sonra Peyami Safa ki asıl adı Osman Peyami’dir ve bu ismi ona babasının yakın dostu şair Tevfik Fikret vermiştir, 15 Haziran 1961’de bu dünyaya veda eder.
Ölümünün ardından F. Cemal Oğuz Öcal, “Büyük Kaybımız”[11] adlı uzunca bir şiir yazar ve şiirin bir dörtlüğünde şöyle der:
“Ulaşmıştı sanatın, şöhretin zirvesine
Kavuştu en nihayet sevgili Merve’sine
“Yalnızız” şimdi biz de “Canan” gibi, can gibi[12]
O eşsiz bayrak adam Türklüğe kurban gibi…”
Galip Erdem de üstadın ölümü üzerine yazdığı yazısını şu paragrafla bitirir:
“…Büyük bir romancı, çok kuvvetli bir polemik üstadı, eşsiz bir mücadele adamı, Babıâliye modern fıkracılığı getiren bir gazeteci, birçok kıymeti gün ışığına çıkaran bir münekkit ve bütün bu vasıflarının üstünde asla unutulmayacak bir Türk milliyetçisiydi…”[13]
Evet, bedenler fani, fikirler ebedidir… Kalın sağlıcakla!
Mehmet Hayati ÖZKAYA
Kaynaklar
[1] Yusuf Ziya Ortaç, “Portreler” Akbaba Matbaası, İst. 1963, s. 197
[2] Peyami Safa “9. Hariciye Koğuşu” Ötüken Yay. İst. s.41
[3] Peyami Safa, “Objektif-6 Yazarlar, Sanatçılar, Meşhurlar” Ötüken Yay. İst. 1976, s.139
[4] Peyami Safa, “Objektif-6 Yazarlar, Sanatçılar, Meşhurlar” Ötüken Yay. İst. 1976, s.81
[5] Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Hayatı, Sanatı, Felsefesi, Dramı. Ötüken Yay. İst. 1998. s.67
[6] Beşir Ayvazoğlu, age. s.68
[7] Ergun GÖZE, age. s.12
[8] Beşir Ayvazoğlu, age. s.54
[9] Beşir Ayvazoğlu, age. s. 55
[10] Beşir Ayvazoğlu, age. s. 497
[11] Haz. Yücel Hacaloğlu, Sevenlerin Kalemiyle Peyami Safa, Toprak Yay. İst. 1962,s.68
[12] “Canan -1925” ve “Yalnızız- 1951” Peyami Safa’nın romanlarının isimleridir.
[13] Haz. Yücel Hacaloğlu, age. s.18

Değerli Hocam Hayati Özkaya’nın Bir Kutup Yıldızı Peyami Safa adlı yazısının okudum. Peyami Safa sevdiğim ve okumaktan keyif aldığım bir büyük üstattır. Pek çok kıymetli eserler vermiştir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşunu okurken anlatıcı olan genç delikanlının Peyami Safa olabileceği konusunda düşünmüş ve hatta bir gün bu konuda bir arkadaşımla konuşmuştum. En azından bazı yönleriyle benziyordu. Kıymetli hocamın yazısını okuyunca Peyami Safa’nın bilmediğim yönlerini de öğrenmiş oldum. Peyami Safa edebiyata gönül vermiş bir mücadele insanıydı. İnsanlığın yolunu yazılarıyla aydınlatmış olan sayın büyüklerimizin ruhları şad mekânları cennet olsun.
Teşekkürler Burcu Hanım…