Dünya bir yanaydı bir zamanlar. Sen diğer yarımda. Dengesiydin cana sunulan merhabanın. Tur dağını yaşıyordu güneş, pencere önünde birbirine eşit iki günü bileyen, bir gül için berdel bekleyenlerle beraber. Çöl, yol vermiyordu uykusuzluğa, saçlarım düşmüyordu omuzlarına. Omuzlarında uyusun şiirler diye dünyanın bütün şiirlerini sana yolluyordum toz toprak içinde, elma kabuklarıyla. Yanında değildim. Kaptan köşkünde, pilot kabininde, gemi dümeninde, şoför koltuğunda ehliyetsiz müşteriydim. Yan yana ayrı yazılıyordu imlada. İmlasını unutmuş bir kılavuzdum sarı ciltli kurtlanmış kitaplar arasında. Rotasını yeniden kuruyordu kalbim, istisnasız her atışında kalbimin, şaşkın ve avare mihmandarıydım yolların, molalarda emniyet şeritli karpuz dolması. Lastiklerin üstündeydi cam kenarım, sallantılar eşliğinde mahşere bir kala bir deprem sonrası, gök yerinden oynuyordu, sarsıyordu aşk beni… Pers’e sığınmış bir bilgeydim Londra’nın tam ortasında, estetiksiz halimle ortaçağ kalıntısı.
Bir hatıra satın aldım sarayın kapısından, taş bileklik, boş beşik, biraz yosun biraz çiğ düşmüş begonvil bakışı. Bir safran kokulu, o büyülü Türk gözlere ben bir ömürlük yol adadım, bıçak yetişti imdadıma o arada ve İsmail. Evimi içimde taşıyordum ki bunca yol, şair hissiyatım, tehditkâr kelimelerim, ekmeğim, suyum kerevette bekliyordu. Kandahar’dan iki ayakla sekerek geçebilirdim, okyanusu üç besmele ile içebilirdim, kuş sapanları ile ölmezsem eğer ölmezdim bir daha. Beni öldürmeyen maskeler bin yaşatırdı şaklabanlıkta sınır tanımayan muskaları. Yola şiirsiz çıkılmazdı. Yoksa bir daha şimdi ne yapsam dedirtirdi hayat bana ya Rabbi! Bilmem beni yazdıkları civar nerede? Ya Hüseyin! Kan, toprak ve su burada. Ya Kerbela? Ya ateş! Zamanın sahibi ey emin belde, emanet bende zindan.
Bi misl ü baha idi şehrim yollara düşmeden az önce, tüylerim dikenliydi, hazirandı, vakit kutsaldı, Ebu Zer ile çağdaş olmalıydım. Çağdışı kalmalıydım askıda. Kurutulmalıydım. İnsanlar daha mı zordu? Zor muydu alnımdaki yazı? Kolaycılıktı yaptığım. Yollara dayandım, yorgunluğa. O da bir şey mi? Meşakkat dediğin üç beş günlük dünyadan bir rüzgar deliliği. Müzayede salonunda bir kedi ile gönlü okşanan bir ben, şairlik icazeti ile kafa kafaya bir bütçe, esenlik dilekleri, işlemeli mücevherler… Kâğıttan mendillerde kız kulesi, mayıs sonu, yar aşkı. Bu şehrin taşlarına takılmıştı beşi bir yerde kolyem, artık evliydim bu şehirle, aşkımız bitmişti ve ona âşık bir başka nedim şair bir taşına âlemi veriyordu, sevgilinin bir benine Buhara ve Semerkant’ı bağışlıyordu serin serviler altında yatan Hafız. Ya ben? Ele veriyordum salkımı. Dünyanın bütün sabahlarına alınmış biletler vardı elimde, eskilerden. Yeryüzüne inmiştim şimdi ben, kandan, çamurdan, rahimden, Rahman’ın has kulları arasından. Dünyanın bütün sabahlarına.
El yazması, güzelliği dillere hayret bir şehirde ben, senin için Sadi’den, Hafız’dan bin bir mana aradım. Fotokopisini almak fermana mahsustu aynaların. Masal gemisi gibi duruyordu uzaktan siluetin. Ellerinden tutuyordum şehrin, göğünü tuttuğum gibi düşmesin diye merdiven boşlukları boşluğa. Tuttuğunu bırakmayan bir cengâver gibi koparıyordum sözümü. Ham meyveymiş nar, olgunluk için sekizden bir önce. Yedi tepesinde durulacağım kendimin, hayali cihana değerken cihanda. Saraylar kuracağım geliyor Endülüs’ te. “La galibe illallah.” Yazacak E’l Hamra’ dan mirasla bütün tapınaklarda. Çünkü Allah, ferahlık. Derdimizden, telaşımızdan, bütün beklentilerimizden, umduğumuzdan, ummadığımızdan çokça bağışlanma. Başa sardığımız sevdaların at başı sarhoşluğuyla dağılmış hikâye müsveddesini yücelten Kerim. Kim olmadığımı biliyorken kim olduğumu anlatmaya çalışan kelimelerin mahcubiyetinden sendeliyorum ağır aksak, akşam sabah.
Dünyanın bütün sabahlarına bir bilet de ben buluyorum. Pırıl pırıl bir güne uyandırıyor seher yeli beni, şehirle aşk iç içe. Aşkı mı anlatmalıyım şehri mi kestiremiyorum lüzumu ve lüzumsuzluğu. Hangisi nerede başlar, nerede biter bilinmez. Tel örgülerden geçiriyorum iğne ucu gülüşleri. Özgürlüğü tutsak ediyorum sözcüklerime, tirit oluyor yufka yüreğime mevsim. Eksiği gediği olur mu güne ses veren sessizliğin? Üstinsanım, kendimi aşıyorum, yar için maviye tökezliyor ayağım. Fin bahçelerinde bir rüyadayım. Say ve zannet.
Benim saçlarım bembeyaz. Rüzgârla savrulmaya gelmiyor. Boyuma kamburumu ekliyorum, kısalıyor ömrüm. Lavanta kokulu gece rüyaları görmek istiyorum. Öksürük tutuyor. Alerji ilaçlarını almaya gücüm yetmiyor. Ayaklarımın altında romatizma ağrıları, cennet aramıyorum boşuna. Dizlerimde kireçlenme. Dişlerim yerinden oynuyor gülmek istedikçe. Boynum tutuluyor çalışmaktan. Evet, çalışmayı sevmiyorum başka türlü mevzu derin olmasa. Ekmeği de evde yapmak istiyorum dilediğimce ya da paramın yettiğince. Daha uzanabilirim taburede, rahat bir yatağım olsa belki belim tutulmaz. Daha aydınlık bir evim olsa balkonumda çiçekler, kapımda biner binmez uçuran arabalar olur. Onun arabası olursa belirtili olur tamlama. Arada bir hizmetli de pencereleri parlatır, fena olmaz. Perdeler ayda bir yıkansa, kir tutmaz belki yakalıklar. Naylon çorap giyerim.
Uyandım. Kapıda bekliyordu o. Yolun makyajı tamamlanmıştı, telli duvaklı.
Uyandı. Tek perde başladı sabah, kravatlı, döndükçe dönsündü saat duvarda.
Uyandık. Nihayet. Dünyanın bütün sabahlarına…
Yasemin KULOĞLU

Yüreğinize sağlık güzel Hocam🌝