Dünyanın İpi

Koptu. Sağlamdı hâlbuki. Urganım. Güvercin gerdanında. Tutunamadık. “Kadim bir aşk/ı bulamadık.” Sıkı sıkı sarılamadık gözlerimize, gözbebeği iken dünyanın. Yanmadı ellerimiz fırtınada uçuşan körpe bahar çiçeklerine. Doğramadık parmaklarımızı bağrımızda açan çöl çiçeklerine, kurban olsun diye sana canlar. Mazlumduk. Mahzun. Coğrafya da kaderdi, en çok da keder. Yekûnu tutturamadık. Yandık. Hem de kar kürürken mart kapısında, kozamızda, küllerimizden yeniden tutuşarak.

Belgesel tadında bir hayatı başucuma sığdırmak istedim. Bölümler arasında başlıklar olacaktı. Çarpıcı. Fotoğraflarım kayıptı. Çok kayıptı bu yaptığım. Kravat takmalıydı şu durumda sözcükler, protokolü karşılamalıydı, içimde öksüz çocuklarla… Ben ise papatyalardan taç örüyordum hüzünlerine, gizemli ve aşikâr, aklım neredeydi? Yüce dağ başında açan bir gül, kim içindi?

İnsan kaybolmuyordu yalnız bu âlemde. Eşyalar alaturka zamana karşı hep bir başkaldırı hep eski mekân hep zamansız. Ya ben? İnsanoğlu. İklima. Âdem ve Havva’dan. Habil ile Kabil’den. Andığımda adımı… Bazen kendimi nereye koyduğumu unutuyorum. Yanlış yerlerde eridiğim, donduğum, tuz buz olduğum çok oluyor haliyle. İşbirlikçi başka başaklarla sevda koleksiyonu yapan hindibalar var sakız ağacının köklerinde. Kollarını açmış beni bekliyor Gülhane’de bir ceviz ağacı. Ben de görünmüyorum. Şairlik alameti mi bilmem bu, polisler de görmüyor beni, meltemi, kendilerine kafa tutan atom karıncaları, kendini bülbül zanneden kargaları? Hepsi suçlu. Suçluyum. Ruhum baş eğiyor dumanlı gökyüzüne lakin kaftanımı serdiğim yerden kaldırmıyorum paşaların saraylarında. Tılsımlı dualar var sırtımda ipekten. Yusuf’un gömleğini taşıyor hokka ve divit. Secdede alnım toprakla barışık, karanfillerle yaseminler meşk ediyor aheste. Kabrim gülistan. Kanaryalar kan revan sürur içinde, nalan olsa da gül, gülünce hisar buselik mayıs karşılaması. Hıdırellez için halay başı çeken kiraz dalları, erik çiçeğinde mümtaz kasideler, sana dair güzellemelerle baharın geldiğini göremeden uykuya dalan uyurgezer uğurböcekleri… Aylar ayları kovalıyor sensiz, yıllar da yılları arıyor daimi. Geçmez dediğin günler ne de tez geçiyor. Öyle ya cumaydı, şubattı, soğuktu, soğuk bile soğuk kalırdı telifsiz sitayişlerinin yanında. Seni anlatmayan bütün şiirler kadar soğuktu hâsılı. Seni anlatmayan şiir mi vardı?

Balkondan bir çocuk sarkıyor olmalı balkonsuz odalarda. Dalınca edebiyata. Rutini unutmamalı. Akşama ocağa yemek koymalı. Ya da sipariş bir hayat da koyabiliriz buzdolabına. Aklamalı, paklamalı dolmak kökünden türemiş ve çatısı değiştirilmiş eylemleri.  Haydi öyleyse. Dönelim hobbit benzeri evlerimize. Düşmeden.

Allah tutar. Elimizden. Kalbimizden. Yoksa şairlerin ipi ile kuyuya inersek susuz kuyudan Kevser içerek çıkarız. Kâinatın efendisi yanımızda olur. Ebubekir, Ömer, Ali, Osman hep aramızdadır. Cenneti ayağımıza getirirler istedikleri an. Kerbela’ da bayram havası estirirler. Mahlasını atmış sultanlar, kul köle olur güzellere. Yalan değildir, hilaf da yoktur. Aldanmayın. “Şair sözü, elbette yalandır.” Allah, şiir diliyle kıssa anlatanların en güzelidir. En yar odur yaraya, en yara, en derman… Bundan sonraki enler en pekiştirme, zarf ve israftır, kelimelere de yazıktır, yorgundur onlar da. Mesai dışında vardiya, nöbet derken gidip bir sözlüğün içinde yerlerini alıp bir gün okşanmayı beklerler, keşfi mümkün değildir bazılarının.  Mübalağadır biraz bütün bunlar, hüsnü talil, teşbih vs. Edebiyatçının eline düşmesin yeter ki sanatlar, kalıplar, temalar, olmazları oldururlar onlar. Uzaktan seviyorum diye seslendiği o çirkin sesli karga bile sevgilisi olabilir bir şairin. Burada ne anlatmak istemiştir? Sınav sorusudur. İhtimaller dünyasında ya da dedikodu gerisi.  Zaman çabuk çabuk geçsin diyedir bunca nazla bekleyişim. Zaman dursun da sen hiç gitme diyedir aslı astarı dünyanın ipinin. Bir düğümdür bu.

Yarım kalan ipleri sevmiş annem yıllarca önce, dantellerimi. Yarım kaldı demiş, yarım. Gözlerine de yazık, okuyacak da ne olacak. Ne vardı yarım bırakacak bunca yarım varlığı. Yokluğu. Dünya, hep yarım. Mış. Okudukça da yazdıkça da o yarımlar daha bir yarım… Geçmiş veya gelecek zaman, gereklilik veya istek kipi ne fark eder, hepsini çekiyoruz yaşamak pahasına. Hayatta kalmak da olabilir. Sanki dünya başımıza yıkılmış,  altındayız yerin.

Dünyanın ipini koydum başıma, başlık olsun diye bu yarım yamalak söz yumaklarıyla, yumruklarımı sıkmadan, barışmadan yıldızlarla, aldanışa aldanmadan dünya ile kalbimi nasıl barıştırabilirim diye söylenip duruyorum. Siz de dinliyor olmalısınız.  Kurşun döktürsem tepemden, beş on kuruş havada olan aklım başıma çöreklensin diye çare olur mu dersiniz? Nasıl kanarım rengine bu deni dünyanın, renkten renge yemişler çarşısı dilim. Matem yeriymiş burası. Her gün Aşure. Bunca bahar serenadı içinde. Orlondan tutamak yaptığım zamanlardan. Yaşandı mı yaşanmadı mı muamma. Tencere kulpu niyetine. Halis muhlis ebemkuşağı evrimi. Birleştirmek düğümleri, çözmek ya da içimdeki tayların yularını, bütün kafeslerin kapılarını açık unutmak için, örtmek için üstüme çiçekli yorganları, küsmemek için yastıklara, otururken dalmak için babamım atına, belki de yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar mottosu ile bir bayram arifesinde ağlamadan konuşmak için seninle. Halim selim. Topladım tasımı tarağımı antik kalıntılardan, taş baskılı rüyalardan,  a’dan z’ye kimi pazen kimi ipek kimi saten kimi tül giymiş harflerim, kiminin kanatlarında lambalar kiminin semender. Dokudum. Mısır koçanlarından hasırlar, yün kumaşlardan kırk yama seccade, gül yapraklarından sensizlik…

Sevdiğine sözü olan bir kilim dokuyordu fonda. Kilimin dilinden ise ancak anlayan okuyordu. Bunlara kim inanıyordu?  Anlamıyordum. Ben yine derin denizlere kayıkla açılmış, kürekleri kıyıda kalmış inci avcısı mıydım? Aradım. Taradım mısırdan bebeklerin kâküllerini. Sonra ördüm güzelce salkım söğütlerin saçlarını. Perçeminden bir tutam ah aldım neyin. Dere kenarında kurbağalarla sözlendim. Uzun ince bir yoldu gözlerinde gözlerim, az gidemedim, uz gidemedim. Meyletme dedi, ham meyveye, onu da koparırlar dalından. Ol, dedi. Oldu. Oldum.

Dünyanın ipi de türlü çeşitmiş rengi gibi.  Eğirdim. Boyadım. Kuruttum. Zincirledim. İki ters bir düz ördüm. Motifleri ekledim. Alttan aldım. Çektim. Kuyuya inilmezdi benim ipimle de. İndim.  Ah bu gönlüm… Bağlanmıştı bir kere dünyanın ipiyle böylesine Allah’a. Aşk ile ya Hu… Bildim. Kördüğüm olmuştum. Var mıydım yok mu? Rıza makamında. Fenada. Çözülmüyordu. Çözüverdim. Hay. Hak!

Yasemin KULOĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir