Seninle atıyor. Dinliyorum. Bin yıllık sızılarım diniyor sızım sızı, sızlayarak. Sen böyle biraz mavi isen ben yeşil olurum. Ya da ben mavi olduğumda sen yeşilsen… Kavuşur dağ dağa, insan insana, umut umuda, yol yola. Yollar… İncedir, uzundur. Yol’ dur nihayeti yolun. Kısadır benden sana, senden bana. “Gönül”dür. Başka lisanda karşılığı bile olmayan… Gönlüme konar. Yolcudur. Hancıdır. Dengi dengine… Varır. Allah’tan. Dağ başı yalnızlığıma kır çiçeği açar yüz görümlüğü olarak biriktirdiğin heybendeki bütün güzellikler. Güzele güzel. Alnımdan kuşlar su içer, kına yakılır ellerime telli duvaklı, davullu zurnalı, serenat halinde mırıldanırken turnalar. Halay başı çeker güllerin içinde yüreğime yerleşen hüzün. İskân alır kırlangıçlar. Yuvamız hazırlanır kuş tüyünden. Yıldızlardan. Saçlarımıza düşmüştür dolunay. Ufka. Düşen. Suya, ateşe ve hep Yaradan’a.
Kalbine sığınınca ben hep iyi günde ve kötü günde, dünyaya sığamayınca… Da. Kalbim, kalbin. De. Seviyorum. Otuz üç yaşta kalma hayranlığımı, onun adı ile başlayan övgüyü, senayı, duayı, şiirleri, şarkıları, türkülerin bağrında yetişen hassas yürekleri, er meydanında yiğidi öldüren gamı, öldürmeyen okları, sekizinci durağa varmadan cenneti dünyada bulan varlığını, varlığımı.
Sebilinden merhamet damlayan emanet, sözlerim. Hepsini bir çırpıda tüketecekmişim gibi geçmişten bugüne yeniden başlayan yay kelimelerimin. Akıp duruyor sararmış sözcükler, doğudan batıya taşan eşsiz nehir… Kifayetsiz. Gelecek diye bir şey var, zaman hiç geçmiyorken… Yol öyle uzun evet, öyle uzun öylesine uzun iken sensiz… Olsaydın. Olurdum. Oldum. Oldun. Olduk. Bu, ince köprüden… Tut. Ellerimden. Narçiçeği açsın sabahım, günaydınım, merhabam, yazım, kışım, lodosum, poyrazım, gözlerim… Gözlerine değince bir an savaşlar son bulsun, şairler bile hayret etsin hayrete, inanmış desinler kendi dizesine, sanatına, estetiğine inanmışlar çağında. İnanırım. İnanayım. Kabine. Kalbime. Dünyanın güzelliklerine. Dünya, dünya olalı böyle güzellik bir araya gelmiş değil belki de. İnanmak az şey midir? Çok. Çok. Çok. Hiç’ e. Artı eksi gözetmeksizin bütün problemlerin içinden çıkıp gelirsen bir gün sen, ellerim hiç üşümez, üşümez yaseminler, menekşeler, zambaklar, hanımeli, begonvil. Bir manolya ağacının altında mehtaba çıkar gibidir kalbim her gece, her gün her dakika. Tersinden. Mümkün müdür? Sence? Evet, bütün bir sürurdur bu. Dünyanın sevinci, zümrütten tahta konmak gibi. Dünya hep güzelliklere gebe gibi böyle, değil mi? Çocukluk inecekmiş gibi yeryüzüne ve ben hiç düşünmeden yazıverecekmişim gibi bütün bu güzellikleri, letafet damlayan ellerimden. Kâinata yetecek sevgiler stoklanmış gibi borsada, hipodromlarda. Kara sadece sevda, düğüm sadece kördüğüm aşk. İlla… Ne bileyim? Bilmeyeyim. Ayakta ölen semenderin eriyen yasaklarını. Bileyim ya da. Yürümek de şiirmiş meğer aynı yolda. Bilmemenin yükü, bilmenin hafifliği olsun bu defa. Olur mu? Olur. Bir yazı bu kadar mı ümit var olur? O derse… Sen dersen. Olur. Şiir olsun diyedir sonra senin gözünle bakınca taş, toprak, duvar, mayısa, hazirana. Yaşamak şiir gibi, şiirli, sancılı ve derin.
Yaşamak, diyorsun ya sen. Sanki Kaf Dağı’nı ayaklarımın altına seriyorlar kırmızı halılarla. Pembe İncili Kaftan geliyor önüme Çelebi’den, Isfahan’dan. Bağdat’ tan. Gelir. Uzak yollardan. Giyinmişim üstüme şarkıları, kalıp gibi. Sanki rüya sanki hayal sanki güneş benim. Gülüşümle doğuyor. Nasıl inanılır ki bunlara? Peki. Amenna. Açılır önümüzde şimdiden bütün zahmetin rahmet olduğu kapılar… Açılsın dedikçe Rahman, ol Rahim… Mucizeler göğe ayna, sarmaşık. Saraylarda altın kupalardan çay içiyor bak, kumrular. Onun korumasına emanet altın hızma, mülayim. Gölgelerle oynaşan güvercin rüyaları, ıslak bahar çiğdemi, yoncalar. Seher yeli, sevdiğim… T/uzaklarda. Kentin şehre âşık arka sokaklarında, ıhlamur kokuları, zafer çağrısı. Geç kalan ömre telafi, kırk bin yıllık sevinci lalelerin. Bin bir gündüz bin bir gece, masal içinde masal…
Elif’in karnında bir nokta olabilmek için küflü gül yapraklarına derman. Arardım. Derman imiş gülüşüm, gülüşün için. Masumiyet müzeleri, uçurtmalar, rakama gelmez şükürlerle. Kalbini dinliyorum dünyanın merkezinde. Ekvator mu? Kutuplar mı? Dünyanın kalbi. Neredeyse kalbin. Oradaysam ebedi. Sonsuz kere sonsuz etmez mi şükür? Sonra yolcu değil midir kuşdilinde simurga kuşlar, dönmezler mi kalbine? Omuzlarına dayanınca başım, açılmaz mı ellerim duaya? Bütün boşluklar seni mırıldanırken gökyüzünde. Bir iğne ucu kadar yer kalmamış gözlerinin içinde. Çöl gibiyim tenhalarda, sükûnet. Cesaretine amenna, sabrımın yanındaki meyveye. Elmalar düştükçe kalplere, mutlu mesut yaz güneşi, yüzünle… Aydınlansın yüzüm. Aydınlansın aklım, fikrim, mantığım… Katmerli güller, kadifeler, sardunyalar… Katmerlensin avuçlarımda. Pencere önlerinde teneke kutulardan saksılarda saklı, gizliden iz sürmeler… Daimi. Dünyanın kalbindeki yolculukta, Leyla’yı gördüğüm… Götürürken kervancı onu ötelere, beri tarafından muştulu haber. Dünya düzeninde, çarkların tersine. Rayına girmiş dümen, limandan havalanan tren. Tezat mı? Gül deyince gülüyorsa gül… Hep aynı imge mi? Hep aynı temcit. Kime nesi? Ses, kimin sesi? Birlikte yürüyelim mi? Sessizce… Peki. Seninle, menzile varmak için, sonsuza değin, her zaman. Cümlenin öğelerini de bulmuşken hazır, dolaysız. Tümleç mi? Cümle dışı unsur mu? Ah kalbim… Kalbinde. Dünya’nın Kalbi ile…
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar