Berna Hanım söyleşiler genelde yazmaya nasıl başladınız sorusuyla başlar. Biz de adet olduğu üzere bu soruyla başlayalım. Yazmaya nasıl başladınız? Sizi yazmaya yönelten içsel nedenleriniz nelerdi? Bahseder misiniz?
Bazen rüyanızda çığlık atmak istersiniz de bağıramazsınız, ya da bağırdığınızı zannedersiniz sesiniz çıkmaz, kimse sesinizi duymaz. Bu halleri uyanıkken yaşadığınız olmadı mı hiç? Böyle zamanlarımda imdadıma yazma eylemi yetişti. Tam anlamıyla bir eylemdir yazı. Başkaldırıdır. Bir hareket noktası belirlemek için idealdir. Oraya tutunup yol alırsınız hayatta. Kendinizi farklı, güçlü hissedersiniz. Ne de olsa artık bir sözünüz vardır, çığlık çığlığa söyleyemeseniz de. Kaleminizin ucunda tuttuğunuz, size ait, sizden bir şeydir o. Başkalarının sizin için kurmaya çalıştığı hayatta kendiniz olmak ve kendiniz kalabilmek için en güzel yerlerden biridir. Ben bu nedenlerle yazmaya başladım.
Öyküleriniz hayatın içinden. İnsana ilişkin, insanla ilişkili halleri, durumları, çelişkileri, inanışları, doğruları, yanlışları, yanılgıları işliyorsunuz. Kurguyla gerçek nasıl bir araya geliyor sizde ya da gerçeğin kurguya aktarımı nasıl oluyor? Kısaca soracak olursak Berna Durmaz öyküyü nasıl tanımlar?
Öyküyle maddi gerçeklik arasında her ne kadar güçlü bir bağ varsa da öykü kendi gerçekliğinde yol alır. Bizler okurken yaşadığımız dünyadan, onun dertli, sorunlu, keyifli, neşeli, her ne varsa buradan oraya aktardığımız, anlarını okuduğumuzu zannetsek de aslında öykü evreni denilen o çok özel alanda olduğumuzu fark etmeyiz.
Öykü bana göre gerçeklik içinde açılan şeffaf balonlara benzer. Oraya girer, oranın havasını solurken burayı izleriz. Bu nedenle bazen burada yaşadıklarımızı anlatan bir öykü okuduğumuzda şaşırırız. Dili bambaşka, sözü bambaşkadır. Anlatılan yaşadığımız gerçeklikse eğer bu başkalık neren geliyor diye düşünürüz. Benim buna verilecek yanıtım şudur ki öykü bizimle kendi diliyle iletişim kurabilen canlı bir organizmadır.
Öykülerinize genel olarak baktığımızda devrik, kesik, kısa cümleler göze çarpıyor. Bazen tek kelimeden oluşan cümleler de var. Öykülerinizde neden böyle bir anlatım tarzını tercih ediyorsunuz?
Günlük konuşma dilimizde de devrik, kısa, kesik cümleler kurarız. Bazen de tek kelimeden oluşan cümleler. Bu anlatım bizim zaten bildiğimiz ve kullandığımız bir yöntemdir. Konuşma dilindeki bu özelliği bilinçli olarak yazı diline uyarlama çabasında olduğum çıkmasın bu ifadeden ben sadece bu aktarımın benim doğal akış içinde en kolay bulduğum söyleyiş biçimiydi.

Masalsı, destansı, sözlü kültürü anımsatan bir yazım tekniğiniz var. Aynı zamanda çoğu metinleriniz şiire has duyarlılığı imgeler, metaforlar aracılığıyla düzyazı şeklinde anlatan mensur şiir. Neler söylersiniz öykü dilinizle alakalı?
Masalların anlattığı dünyalar zihnimizde, sözcükleri bir melodi gibi kulağımızda kalır. Zihnimizde ve kulağımızda kalan fısıltılar, mırıldanmalarla çıkarız yola. Yazarken yeni dünyalar yaratmanın bir yolu da bildiğimiz, tanıdığımız söylemlerin izlerini takip etmek ve sonrasında kendi izlerimizi oluşturmaktır. Öykü dilim için masalların bana bıraktığı mirastır diyebilirim.
“Karayel Üşümesi”nde karakterlerinizin Zahire, Avaz, Seve, Azad, Cemşid, Lel, Meşe, Kara gibi ilgi çekici adları var. Karakterlerinizin adları ile ilgili neler söylersiniz?
Bana göre onlar kendi dünyalarının yaşayan insanları gibiler. Dolayısıyla isimleriyle anmasaydım hiçbirini okurun gözünde ete kemiğe büründüremezdim. Onların okurun gözünde canlanabilmesi için bu isimler gerekliydi. Azad’a Azad demeseydim ne bu öykü ne de öykü kişisi ortaya çıkacaktı. Yani isimler peşlerine taktıkları öyküleri ve kahramanlarıyla birlikte geldi.
“Karayel Üşümesi”ndeki “Sünger Gibi Delikli” adlı öykünüzde “Taş görse taşlığından utanır. Teneke, çamur, lastik, cam, demir, betondu şehir dedikleri” cümlesi yer alıyor. Bu öykü günümüzdeki şehirleşmeye bir eleştiri, bir serzeniş olarak görülebilir mi? Ya da erken bir kentsel dönüşüm eleştirisi denebilir mi?
Tamamen öyle denebilir. Karayel Üşümesi’ndeki göç henüz yeni yeni gecekondulaşmaya başlayan şehirlere yapılan bir göçtü. Metal Hayatlar’da ise çarpık şehirleşmenin sonuçlarını yaşayan kahramanlarla karşılaşıyoruz. Her ikisinde de şehir denilen yapay ve bozuk yerleşimlerin insan hikâyelerini nasıl şekillendirdiğine yakından bakmış oluyoruz.
Kurgusal metinlerde yer ve zaman önemli unsurlar. Sizin öykülerinizde belirgin bir zaman ve yer unsuru nerdeyse yok. Nedir bunun sebebi?
Aslında yer de var zaman da. Sadece bu yer ve zaman kavramları benim zihinsel süreçlerimden, hayal dünyamdan, algı ve aktarma biçimlerimden geçtiği için okura yokmuş gibi geliyor.
Ben Bir Fasit Daire’de doğduğum şehrin insanlarını, sokaklarını, meselelerini yazdığımı düşünüyordum fakat orada yaşayan ve kitabımı okuyan bir kişi bile o şehri yazdığımı fark etmedi. Bu da bana çok enteresan geliyor.
Kitabınızda dikkatimizi çeken öykülerden biri de “Bir Güzellik Masalı.” Bu öyküye ironik bir dil hâkim. Burada bizdeki aşk anlayışını, kadın erkek ilişkisini sorgulayan bir yazar var diyebilir miyiz? Bu öyküde Berna Durmaz ataerkil kültürün kadın ve erkek figürlerini edebiyatın fantastik dilini de kullanarak eleştiriyor diye düşünebilir miyiz?
Bu öykünün adında geçen masal sözcüğünü vurgulamak gerekirse bugünün kozmetik endüstrisinin bize anlattığı masal ne diye düşünelim derim ben. Her yaşta zayıf, güzel ve bakımlı olma zorunluluğu algısıyla, ömrümüz boyunca genç görünmenin mümkün olduğu yalanını pompalıyorlar. Bu amaçla üretilen tüm ürünlerin çok satması kapitalizmin mümkün olmayan bir hayali, bir masalı bile bize pazarlayabileceklerinin bir örneği. Bu kutsal(!) amaca ulaşmak içinse artık her şey bir araçtır. Kadın erkek ilişkisi de, aşk da, kadın ve erkek olma halleri de.
Hiçbir şey kendi doğasında olduğu haliyle yaşanmaz. Çarpıtılmış güzellik ve gençlik anlayışında, sanal duygularla bezenmiş, reklam tadında ilişkiler sarar toplumu. Ne yazık ki gelinen nokta bu.

Öyküleriniz sayfalarda bitiyor ama okurun zihninde bitmiyor, devam etmesi gerekirmiş gibi geliyor. Böyle bir tarzı seçmenizin nedeni ne olabilir? Öyküyü okur zihninde tamamlasın diye mi düşünüyorsunuz acaba?
Kısa öykü türünün özelliğidir bu. Onun doğasında az sözcükle çok şey anlatmak, çağrışımı güçlü sözcüklerle öykünün sadece yazılandan ibaret kalmadığını göstermek, okuru ve okuma eylemini de yaratma sürecine dahil etmek vardır. Bunu başarabildiysem ne mutlu bana.
Berna Hanım metinleriniz masalsı, destansı, şiirsel demiştik. Masal, destan ve şiirle aranız nasıl? Severek okuduğunuz kitap ve yazarlardan bahseder misiniz?
Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları kendi masalımı yazma cesaretini bana aşılayan ilk kitaplarımdandır. Yaşar Kemal’in Pis Hikâye’sinin üzerimdeki etkisi bugün bile sürüyor gibi gelir bana. Juan Rulfo’nun Pedro Paramo’daki büyülü anlatımını unutmamak için birkaç yılda bir tekrar okurum. Turgut Uyar’ın, Özge Dirik’in, Nilgün Marmara’nın şiirlerinden beslendiğimi düşünüyorum,
Son olarak neler söylersiniz?
İlginiz ve güzel sorularınız için çok teşekkür ediyorum.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Berna DURMAZ
- 1972’de Kırklareli’nde doğdu.
- İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi.
- Öyküleri 1995’ten bu yana Kopuş, Adam Öykü, Notos ve Sözcükler dergilerinde yer aldı.
- İlk öykü kitabı Tepedeki Kadın 2011’de yayımlandı.
- Onu, Bir Hal Var Sende (2012)
- Bir Fasit Daire (2013),
- Karayel Üşümesi (2016),
- Metal Hayatlar (2018) izledi.
- Bir Fasit Daire 2014 yılı Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer bulundu.

Son Yorumlar