Kazım Karabekir Paşa-I

“Çocukların terbiyesini bana tevdi ediniz. Dünyayı değiştireyim.”
Leipniz

 

Bir süre “portreler” başlığı adı altında tarihe mal olmuş yerli ya da yabancı önemli şahsiyetlerin görüşlerini, kişiliklerini sahip oldukları dünya görüşlerinden bağımsız olarak anlatmayı böylece hakikat nereden ve kimden gelirse gelsin alarak, aktararak başta kendim olmak üzere okuyucularımın da istifade etmesini  amaçlamaktayım.

İlkin uzun zamandır okumak isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım Kazım Karabekir Paşa’nın kitaplarından başlamak istiyorum. Paşanın “İstiklal Harbinin Esasları, Bir Düello Bir Suikast, Paşaların Kavgası ve Çocuk Davamız” adlı eserlerini okuma şansım oldu. Paşa, daha çok asker ve bir yönüyle de siyasetçi olarak tanınır. Mekteb-i Erkân- Harbiye Mezunu. Devletin birçok kademesinde görev yapmışlığı var. Genelkurmay II. İstihbarat Şube Müdürlüğü, 14,15 ve 18. Kolordu Komutanlığı, 1. Ordu müfettişliği, milletvekilliği, meclis başkanlığı görevlerinde bulunmuş birisi. Onu Balkan Savaşlarında, 1. Dünya Savaşın da ve özellikle de Kurtuluş Savaşında görüyoruz. Hatta Kurtuluş Savaşı’nı başlatan birkaç komutandan birisi olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin’i Ermenilerden alan adamdır. Daha önce aldığı “Alçıtepe Kahramanı” unvanına doğu zaferiyle Şark Fatihi, Ermenistan fatihi” gibi namları eklenmeyi de bilmiştir. Paşanın fikri planının yanında aksiyoner yapısına da bakmak gerekir. Sonradan yıldızları barışmasa da Enver Paşa ile birlikte ittihat ve Terakki Cemiyetinin Manastır şubesini kurmuş, 31 Mart olayını bastırmak için kurulan Hareket Ordusu’na aktif olarak katılmış, Türkiye Cumhuriyet’inin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer almış bir şahsiyettir.

Bulgarca, Fransızca, Almanca ve Rusça bilen ve son derece entelektüel bir derinliğe sahip olan Paşa’nın özellikle 1927-1938 yılları arasında yaşadıkları sıkıntıları yazmak elbette ki ayrı bir yazım konusudur. Paşanın mezkûr kitaplarını okuduğunuzda cumhuriyet döneminin gri alanlarının biraz daha netleştiğine, bazı boşlukların doldurulduğuna şahit olacaksınız. Erzurum Kongresinin düzenleyen, doğudaki istikrarı sağlayarak domino etkisiyle diğer kongrelerin yapılmasına katkı sunan, batıdaki savaşa askeri personel ve lojistik destek sağlayan Paşa, kendi döneminde pek anlaşılamasa da gelecek zaman hükmünü verecek ve yaptıkları elbette bir gün hak ettiği değeri görecektir.

Karabekir’in kitaplarından beslenerek onun askeri kişiliğini, Kurtuluş Savaşı’nda yaptıklarını, cumhuriyetimizin ilanından sonra tutuklanmasını, idamla yargılanmasını, kısmetse yazımızın diğer bölümlerine bırakmak istiyorum. Bu yazım da paşanın asker ve siyasetçi kimliğinin dışında toplumda pek bilinmeyen eğitimci yönüne değinmeye çalışacağım.

Eğitimle ilgili kitapları, zamanın gazetelerine verdiği demeçler, kaleme aldığı çocuk oyunları, şiirleri, öyküleri ve meclisteki konuşmaları onun eğitime verdiğini önemin bir göstergesidir. Kendisinin eğitim alanında heybesinin dolu olmasını ve bu noktada yeni fikirler üretmesini beslendiği birkaç saç ayağına bağlayabiliriz. Ailesinden aldığı eğitim, kişisel özellikleri, yurt dışı seyahatleri, eğitim uzmanlarıyla görüşmeleri, o dönemde okuduğu Smith, Alman filozof J.G. Fichte, Festalozzi ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin etkisi eğitime karşı duyarlılığını kuşkusuz çok arttırmıştır. Paşanın eğitimle ilgili belirli bir donanımı olmamış olsaydı değil mektep açmak, fikir bile beyan edemezdi. Onun eğitim anlayışını şekillendiren birkaç sözüne bir bakalım.

“İlk yıllar biraz zaruret çektim. Fakat yaradılışımda çok neşeli olduğum için ömrümde hiçbir sıkıntı ve zorluk, benim için yenilmez bir düşman asla olmamıştır. Müzik ve edebiyatla bilhassa şiirlerle biraz meşgul oldum. Esasen küçüklükten beri bu iki güzel sanata meftundum. Askeri tahsilim sıralarında bilhassa edebiyat, riyaziye, (matematik) tarihten en çok hoşlanıyordum. Diyebilirim ki bunların bana verdiği kuvvetle bütün derslerimde sınıf birinciliği temin ettim.” [1]

Amerikalıların nasıl çalıştıklarını ana mekteplerinden başlayarak esaslıca tetkik ettim. Pedagoglarıyla sık sık görüştüm. Amerikalıların ne pratik adamlar olduğunu ve çocukların ruhlarını öldürmeksizin nasıl hür ve üretici insan yetiştirdiklerini işitirdim, şimdi içlerinde gözümle görüyorum.” [2]

Tuğla kalınlığındaki “Çocuk Davamız” adlı kitabı özellikle 1919 ve 1923 yılları arasındaki eğitim anlayışını ve yapmak istediklerini gösteren önemli bir başyapıttır. Paşa, kitabının henüz başında çocuk davamızın ne olduğunu şöyle açıklar: “Yoksul ve bakımsız çocukları devlet himayesine alarak memleketin diğer çocukları gibi başarılı ve hayat mücadelesine kudretli kılacak maddi ve fikri talim ve terbiye ile donatmak; benim öteden beri güttüğüm bir davadır. Ben buna “Çocuk Davamız” diyorum. Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklarda vatan enerjisinin kaybedilmesi demektir.” [3]

Bakımsız çocukları bakımsız topraklara benzetmesi müthiştir. Paşa’nın eğitime katkısının ne olduğunu o dönemde yaşayan Abdülahat Nuri Beyefendiden dinleyelim.

“Paşa, orada üç bin kadar yetim çocukları toplamış, bu çocuklar kimsesizdi. Analarından, babalarından, yurtlarından ayrı kalmışlardı. Sefalet içinde fakirlik ve yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Üzerlerinde elbiseleri yırtık, çoğunun benzi uçuktu. Hâlbuki bu binlerce çocuğu bir de şimdi görünüz. Hepsi saray gibi konaklarda yaşıyor. Hepsi tertemiz yepyeni giyinmişler. Hepsinin benzi kanlı, gözleri nurludur. Yattıkları yataklar kar gibi, yemek yedikleri sofralar en temiz lokantalarımızda bile görülemeyecek bir tarzda mükemmel. … Bütün çocuklar ona hep baba derler. Hakikaten hiçbir baba, Paşanın o çocuklara yaptığı gibi bütün kalbini ve ruhunu vermedi. Paşa her gün o çocuklar arasındadır. Onlarla beraber oturur, onlarla beraber yemek yer, her Cuma sıra ile üç dört çocuğu evine davet eder, onlara ziyafet verir. Paşa bu mektepleri bizim bildiğimiz “klasik” şekilden tamamen çıkarmış, onlara çok pratik, çok canlı, çok eğlenceli bir terbiye veriyor. Orada çocuklar yalnız ilim ve bilgi değil tamamen hayatı öğreniyorlar.” [4]

Savaşla geçen o yıllar umumiyetle yoksullukla kıtlıkla geçirilmesine rağmen yatılı öğrencilerin müreffeh yaşamaları dikkatle incelenmesi gereken bir konudur. “Çocuk Davamız” adlı kitabının içeriğinde eğitim programı, açtığı ve açacağı okul projeleri, mecliste eğitimle ilgili yapmış olduğu konuşmaları, çocukların Paşaya yazmış oldukları mektupları, çocukların değişik illere yapmış olduğu seyahatlerin sonucunda edindikleri izlenimleri bulabilirsiniz. Paşa, açtığı okullarda şimdiki eğitim sistemimizin felsefesini oluşturan yapılandırmacı eğitim modeline uygun olarak derslerin canlı olmasına bunun yanında idman(beden eğitimi), müzik, resim, fotoğrafçılık, tiyatro ve sinema gibi sportif, sanatsal ve kültürel faaliyetlerin yapılmasına da ayrı önem vermiştir.

“Himaye altına alınan bu çocuklara en temel eğitimler dahi verilmiştir. Çamaşırlarını yıkamak, kullandıkları tabağı yıkamak, yataklarını havalandırmak vb. gibi. Güzel konuşma, giyinme, yürüme gibi eğitimlerde verilmiştir. El işleri geliştirilmeye çalışılmıştır. Beden eğitimi de çok önemsenmiş; yarayı sarmak, yaralı taşımak, soğukta donmaya karşı tedbir almak gibi eğitimler verilmiştir. Otomobil, motor, saat, telgraf, telsiz gibi makinelerin kullanım alanları hakkında bilgi verilmiş, mikroskop ile mikroplar öğretilmiştir. Tarih ve coğrafya önemsenmiştir.” [5]

1920’li yıllarda açılan okullarda çocuklara izletilen eğitici filmlere hayret etmemek elde değil. “Ayakkabı imali, Alman oyuncakları imalatı, arıların bal imali, safha makinesinin görünüşü, cesim fırınlar, İngiltere’de sabun imali, şeker kamışı ekimi, kauçuk, kahve,  odun kömürü kazmalama, madenler külçe haline getirilmesi, talk, Marsilya’da kiremit fabrikası, kuzey Savua’da üzüm toplanması, Hindi Çini’de kauçuk mahsulleri, süprüntü yakmaya mahsus müessese, İstanbul’da sabun imali, İsviçre’de gravyer peynirinin imali, pirinç halitasının sanayide imali, porselenin sureti imali, saatini nasıl yapılıyor? Amerika’da limon ekimi, Volga nehri üzerinde sardalya fabrikaları” [6]

Karabekir’in modern bir eğitimden yana olduğu, derslerin nasıl olması gerektiğini anlatan ifadelerine bir bakalım. “Bütün dersler yanlış inançlar ve hurafelerle mücadeleye yönelmiştir. Dinini sağlam bir surette öğrenmekte olan yavrular bazı menfaatperest ve sahte kimselerin büyücülük ve üfürükçülük vesaire gibi batıl şeyler ile cahil halkı nasıl aldattıklarını ve bunların ne kadar saçma olduğunu öğreniyor. Burada bu yavrucaklar “Üfürükçü” piyesini ibret halinde sahneye koydular. [7]

“Umumi harpten sonra dört yaşından itibaren çocuklara ehemmiyet verilmeye başlandığı bir zamanda ana mektep terbiyesi sistemi şu şekli almıştır: Çocuk önüne amele gibi bir önlük giymiş ve karşısında çamurla, hayatla mücadele ediyor. Çamurdan envai şekiller yapıyor. Bardaklar yapıyor, tabaklar yapıyor. Kocaman boya fırçası ile onu boyuyor. Çocuk doğuştan su ile boya ile oynamaya teşnedir… Dört yaşında bir çocuk, iğneden iplik geçiriyor, teyelliyor, makasla ufak ufak muntazam şekiller kesiyor. Üstünü temizliyor. Adeta hayata lazım olan işleri yapan bir adamın ufak bir modeli şeklinde onu mücadeleye alıştırıyor. Çocuk, çamurla oynamadığından dolayı kapısının önünden akan pis sudan zevkini almaya ve o mikroplu sularla kendisini zehirlemeye mecbur oluyor. Pratik hayat artık ana mekteplerine girmiş bulunuyor. İlkokullara gelince gerek kız mekteplerinde ve gerekse erkek mekteplerinde hayatta lazım olan birçok alet ve edavat karşısında bulunuyoruz. Bizde hiçbir mektepte kazma, kürek, keser, testereden ve çekiç örsten eser yoktur.” [8]

“Mekteplerimiz mevki, manzara, iç bölümler ve öğretim usulleri itibariyle ileri memleketlerden çok geridir. … Hâlbuki ileri memleketlerde mektep binalarının şekilleri, boyut ve tertipleri, helalara varıncaya kadar tespit edilmiştir… Terbiyenin temeli olan ( Ana) mekteplerimiz hemen yok denecek kadar azdır. Pöstekiler üzerinde basık tavanlı, fena kokulu, karanlık yerlerde, uzun sopaların maneviyatı kemiren tehditleri karşısında beş altı yaşındaki masum dimağların yıpratıldığına şurada burada hâlâ tesadüf edilmektedir… En büyük merkezlerimizin çoğunda Türkçe yeni eserlerimizi havi birer mektep kütüphanesi bile yok; tarih, iktisat, fizik vesaire müzeleri yok. İlmi ve fenni sinema veya lanternmajik( hayal feneri) yok. Hâlbuki bugün sinema ile öğretim gelişmiş memleketlerde çocukların ve halkın öğrenim ve terbiyeleri için en mühim bir vasıta sırasına geçmiştir. …İbret(tiyatro) yeri de mektepte dershaneler kadar ehemmiyetli ve ihtiram mevkiinde tutulur. Burada dahi ahlaki, içtimai ve tarihi sohbetler oyunlarla çocukların irfanları daima yükseltilir. [9] O dönemde tiyatroya karşı bir önyargı olduğu için kendisi tarafından yazılıp oynatılan oyunlara tiyatro yerine “ibret evi” demeyi tercih etmiştir.

Kazım Karabekir, yukarıda anaokulu, ilkokul ve eğitim mantalitemizle ile ilgili söylediği görüşlerini teoride bırakmadığını uygulamaya da döktüğünü görüyoruz. Sarıkamış’ı çocuklar kasabası yapmıştır. Neden Sarıkamış? Rus ve Ermenilerin çekilmesiyle birlikte boş binaların fazla oluşu ve büyük şehirlerden uzaklığı burada verilecek eğitimi bir şekilde zorunlu kıldığı için. Sarıkamış’ta açtığı okullara yakın illerden şehit ve kimsesiz yetim çocukları da getirtmiştir. Sonraları bu irfan ordusunu Erzurum, Kars, Kağızman, Iğdır, Ardahan, Erzincan ve Rize gibi muhtelif başka yerlere de taşımıştır.

Paşanın açtığı okulları üç kategoride değerlendirebiliriz. Bunlar, ana mektebi, sanayi gürbüzler mektebi ve yatılı askeri mektebi… Bu okulların dışında “Otomobil Mektebi, Sıhhiye Mektebi ve Sarıkamış Askeri İdadisi adı altında farklı türde de okullar açmıştır. Erzurum Kongresi Karabekir’in açtığı Sanayi mektebinde toplanmıştır. Sıhhiye Mektebinde ise cerrahi müdahale yapabilecek seviyede eğitim verilmiştir. Açtığı ana mekteplerinde, (anaokulu)  çocukların kum, çamur, resim, el işleri, boyama, dikiş, temizlik ve oyuncaklarla, ilkokulda ise terzilik, kunduracılık, saraçlık ve marangozluk işleriyle meşgul olmuşlardır.  Ortaokullarında (İdadi) sıhhiye, şimendifer, teyyare, ziraat, matbaacılık, elektrikçilik ve dişçilik, demircilik, tesviyecilik, tornacılık, motorculuk şubelerini açılmıştır. Okulların masrafları kolordu tarafından karşılanmıştır. Açılan bu okullar dönemin komutanları, milletvekilleri ve halkın önde gelen şahsiyetleri tarafından ziyaret edildiğini “Çocuk Davamız” adlı kitabındaki yazışmalarından anlayabiliyoruz.    

Karabekir’in açtığı okullarda “yaparak-yaşayarak” metodundan hareketle derslerin verildiğini görüyoruz. Dersler nazariyeden(teori) ziyade amelidir.(pratik) Bu yüzden açtığı okulların çoğu mesleki ve teknik alandadır. Eğitimde muhakeme ve mukayese usulünün kullanılmasından yanadır. Paşa, ezberci bir eğitim anlayışının kişiye “müteşebbis ruh” kazandırmayacağını savunur. O dönemde ortaokullarda uygulamaya dönük olarak verilen bazı dersler günümüzdeki eğitim anlayışını bile kıskandıracak seviyededir. Paşanın 18 Aralık 1922’de Akşam Gazetesine verdiği bir röportajdan sanat ve çıraklık okulları ile ilgili düşüncelerine bakalım. “İlk tedbir olarak şehit ve kimsesiz çocukları toplayıp memleketimizin fabrika hayatına müsait birkaç yerinde vücuda getirilecek müesseselere yerleştirerek onları buralarda hem çalıştırmak ve hem de yetiştirmek, ondan sonra ham malzemenin bol bulunan o civarda en çok tüketilen maddeler nazarı dikkate alınarak ona göre fabrikalar tesis etmek… Fabrikaların tesisinde Avrupalı sermayedarları iştirak ettirmek; fabrikaların yanlarında çocukları okutmak için sanat ve çırak mektepleri açmak… Avrupa’da mütehassıslar, ustabaşılar getirtmek, memlekete hiçbir faydası olmayan eski ve köhne sanat mekteplerini kâmilen ortadan kaldırıp yerlerine yeni esaslar dâhilinde yeni sanat mektepleri açmak…” [10]

Yükseköğretim konusunda ise dönemin üniversite modelini eleştirmiştir. “Amerikan üniversitelerinden örnekler getirmiş ve “Kampus” tipi bir üniversiteyi tercih etmiştir. Kendisinin “Üssü’l-hareke” olarak isimlendirdiği ilim merkezlerinin, belli sayılarda olup, bilhassa Anadolu’nun merkezinde, Ankara, Kayseri, Sivas, Konya gibi şehirlerde oluşturulmasında, memleket için çeşitli yönlerden yüksek menfaatler sağlanacağını” [11] belirtmiştir. Yurt dışına öğrenci gönderilmesini ve öğrencilerin orada öğrendikleri bilgi ve becerileri ülkelerinde kullanmalarının çok faydalı olacağını, nitekim Japonya’nın eğitimde böyle bir metot izlediğini ve başarılı olduğunu ifade etmiştir. Tüm bu donanımlarla birlikte çocukların milli ve ahlaki değerlerle yetişmesini son derece önemli bulur. Nitekim “Öğütlerim” adlı kitabı, şiirleri, oyunları (şarkılı ibret, ibret)” gibi faaliyetleri milli ve ahlaki değerlere verdiği önemin bir tezahürüdür. 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi başkanlığı yapmış olan Paşa, kongrede kendisinin teklif ettiği eğitimle ilgili bir kararı takdire şayandır. “Madde 6- Köylerdeki ilkokulların mutlaka beş dönümlük bir bahçesi ve iki ineklik fenni bir ahır ve kümesi yeni usul bir arılığı ve muallimler için iki odalı bir evi olması ve arazinin bir kısmı sebze ve bir kısmı çiçek, bir kısmı da fidancılığa tahsis edilerek muallimlerin nezareti altında bizzat tarafından idare edilerek masraf ve hasılatının köy muallimlerine ait olması ve suretle çocuklara ameli olarak çiftçiliğin öğretilmesi ve aydın kişilerin köylerde yerleşmelerinin teşviki.” [12]

Bugün eğitimcilerimizin en büyük eksiği üniversitelerimizde ve okullarımızda pratiğe dönük derslerin az oluşudur. Aynı şekilde öğrencilerimiz maalesef anaokulundan başlamak üzere eğitimin tüm kademelerinde “kes, kopyala, yapıştır” mantığının esiri olmuş durumdalar. Eskiden köy okullarımızda “İlköğretim ve eğitim Kanunu” gereği tarımla ilgili uygulama bahçeleri olurdu. Burası öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz için hem bir teneffüs alanı hem de tarımla ilgili birtakım becerileri kazandıkları yer olurdu. Öyle ki köyde tarım ve hayvancılıkla ilgili meselelerde öğretmene danışılırdı. Ancak şimdilerde öğretmenlerimizin köy yerine merkezde kalmayı tercih etmeleri sebebiyle okullarımıza ve köy halkına karşı bir yabancılaşma söz konusudur. Bu nedenle öğretmenlerimizin köyde kalabilmelerini temin edecek ekonomik ve sosyal tedbirlerin alınması hem eğitimimizin hem de köylerimizin yeniden hayat bulması açısından son derece önemlidir.

Karabekir’in israfla ilgili görüşünü ise eğitim sistemimizin bir tezahürü olarak çıkar karşımıza. “Almanların en yüksek adamlarına dikkat ettim. Kalemlerini sigara ağızlığı gibi bir takım tüpler içerisine koyuyorlar ve ta dibine kadar kullandıktan sonra atıyorlar. Hâlbuki en fakir olan bizimkilere gelince el ile tutulmayacak bir hale geldi mi tutup atıyor. Onlar kalemin en iyisini kullanıyor. Fakat en sonuna kadar sarf ediyorlar. Sonra önüne gelen her hangi bir kâğıda bir gül resmi, bir çiçek resmi yapmak ondan sonra yırt at, bunlar onlarda görülmüyor. İktisadi telkinsizliğin neticesi bizim dairelerimizdeki kırtasiyenin ne müthiş bir yekûna baliğ olduğu umum bütçelerde görülüyor…”  [13]

İsraf konusu üzerinde durulması gereken önemli bir meseledir. Bir Alman’ın gösterdiği hassasiyetten daha fazlasını göstermemiz icap eder. İsrafı sadece maddi açıdan değil zaman ve emek açısından da değerlendirilmelidir. Eğitimcilerimizin israf üzerinde yeterince durdukları kanaatinde değilim. Okulda, kullanılmayan alanlar, demirbaşlar,  boş yere akan musluklar, yanan ışıklar, kırılan kapılar, pencereler, bir kere kullanılıp yere atılan kâğıtlar, devletimizin milyarlarca para akıttığı halde öğrencilerimizin kullanmadığı, ya da kullanamadığı kitaplar, boş geçen dersler, zamanının büyük bir kısmını makulün dışında okulda geçirmek zorunda kalan öğrenciler eğitimde görünen israf aysberginin sadece bir bölümüdür. Oysa bir İslam medeniyetinin içerisinde yaşıyoruz. İsrafı yasaklayan emir ayetle sabit. Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez/Araf Suresi 31 Ve yine “Akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.” Hadisine rağmen her alanda bir israf çılgınlığıyla karşı karşıyayız. İnsanımızın büyük bir bölümü yoksulluk içerisindeyken gösteriş meraklısı sosyal medya ünlülerinin saçlarına paradan şekil vermeleri, içtikleri kahvenin üstüne yaprak altınları serpmeleri, koparılan kilolarca gülleri iş makinasının kepçesiyle birilerinin üzerine dökmeleri, etrafa para savurmaları, lüks hayatlarını insanların gözüne sokar gibi ifşa etmeleri ve daha akla hayale gelmeyen taşkınlıkları israfında ötesinde incelenmeye değer patolojik bir vakıadır. Ne yazık ki insanlarımıza örnek olması gereken siyasetçi, sporcu ve sanatçılarımızda bu konuda sosyal medya fenomenlerinden geri kaldığını söyleyemeyiz. Hatta televizyonlarda boy gösteren din adamlarımız bile her programda giydikleri farklı farklı fiyakalı takım elbiseleriyle bize peygamberimizin nasıl aç kaldığını, nasıl sade yaşadığını anlatıp durmaktalar.

İsrafın ne boyutta olduğunu anlatmak için askerlikte yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak isterim. Bize kahvaltıda her gün yarım margarin verilirdi. Hiçbir asker sabahın yedisinde çıkarılan bu yağa ağzını bile sürmezdi. Yüzlerce askerin yemediği yağlar olduğu gibi çöpe atılırdı. Üstelik bu durum her gün aynı şekilde devam ederdi. Gördüğüm bu içler acısı manzarayı üstlerime bildirmeyi düşündüm. Fakat baktım ki bizim üstümüzdeki komutanlar o çöpten yapılmış kulenin önünde durmaktalar. Kendilerinin bildiği bir hadiseyi anlatmanın yersiz olduğunu düşündüğümden söylemekten vazgeçtim. Yine aynı yerde yazın araziden topladığımız otları ihtiyaç sahibi birilerine vermeleri gerekirken yakmaları bir kamu israfı olarak üzerinde düşünülmeye değer. Yaşadığım bu münhasır olayın kim bilir başka kurum ve kuruluşlarımızda daha ne fecaatleri vardır. Eğer insanımız evde bir musluğun damla damla akmasından, ışıkların boş yere yanmasından rahatsızlık duymuyorsa burada ciddi bir eğitim sorumuz var demektir.

Paşadan önemli bir tespit ve eleştiride şudur: “Mektebin birine giderken kapısı kirli, berbat vaziyette, fenerleri kırılmış ve eğri. 15-16 yaşında ve güzel beden terbiyesi yapan kız çocuklarına kapının önünde rastladım. Bu hali görmediler, gösterdiğim zaman bu vazife hizmetçilerindir dediler. Dershanelerinde birçok kir, örümcek yuvaları, pencerelerden atılmış birçok paçavralar gördüm. Kız çocuklarına “Bu vazife kimindir?” dediğim zaman şayanı hayret bir halde verdikleri cevap yine “Hizmetçilerindir” Yetim kız çocukları bunları kaldıracak yapacak ve hatta görecek bir vaziyette değildirler. Şu halde hayat için bunlar hazırlıklı değildirler. Bunların hayatı kurtulmuş fakat istikballeri tehlikeli bir vaziyettedir.”  [14]

Öğretmen ve idareci arkadaşlarla yaptığım toplantının birinde bir idarecimiz şöyle yakınmıştı: “Başkanım, çocuklarımızdaki davranış problemlerini tam olarak çözemedik. Tüm söylemelerimize rağmen yine de okula zarar vermekteler, yerlere çöp atmaktalar.”

Dedim ki:

“Sayın hocam sizlerden serzeniş yerine şunu yapmanızı isterdim. Bir gün okuldaki idareci ve öğretmenler olarak elinize siyah bir çöp poşeti almanızı, bahçeye çıkmanızı ve hiçbir öğrenciye hiçbir şey söylemeden oradaki çöpleri toplamanız. Böyle yaptığınızda göreceksiniz ki sadece bir günde öğrencilerin yere çöp atma davranışı yüzde elli değişecek.”

Olumsuz davranışın yerine olumlu davranışı ikame etmenin bizatihi en iyi yolu olumuz davranışı öne çıkarmak değil olumlu davranışı hissettirerek/uygulayarak göstermektir. Yazımızı, Kazım Karabekir eğitimin kelebek etkisiyle toplumu olumlu ya da olumsuz manada nasıl şekillendirdiğini anlatan bir sözüyle bitirelim. “Çocuk Davası” gereği gibi eline almayan ve onu halledemeyen bir hükümet ne yaparsa yapsın asıl vazifesini yapmış sayılmaz. Çünkü yapılan her şey istikbalde kuvvetli ellere tevdi olunamayacağından o işler payidar olamaz ve milli bünyede tehlikede sayılır.” [15]

Necati İLMEN

Kaynak

[1] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları
[2]  Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1960, s.1034
[3] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları, s.13,14
[4] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.171
[5] Kazım Karabekir Paşa’nın Yetim Çocukları Himayesi Üzerine Bir Değerlendirme. Derya Keser. 3. Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi.
[6] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.157
[7] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.167
[8] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.441
[9] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.299,300
[10] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.333,334
[11] Nuri Köstüklü, “Kazım Karabekir’in Yüksek Öğretim hakkındaki Görüşleri”, Selçuk Üniversitesi, ATA Dergisi, Konya 1992, sayı:2.
[12] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.344
[13] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.437
[14] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.447
[15] Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, Truva Yayınları,  s.555

One Comment

  1. Asım Yıldırım Reply

    Maşallah barekallah! Çok güzel bir yazı! Necati İlmen hocayı tebrik ediyorum. Bu alanda kitaplarını da bekleriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir