Eğitim Sistemimizin Sorunları ve Çözüm Önerileri-II

Türk Eğitim Sisteminin nasıl olması gerektiği yüz yıldan fazladır tartışılagelen bir konu. Lakin henüz tüm toplumu kapsayıcı ve üzerinde anlaşılan bir eğitim modeli oluşturabilmiş değiliz. Belki de istenilen neticeyi alamamamızın nedeni eğitim sistemini salt okullardan ya da müfredattan ibaret gördüğümüzdendir. Oysa eğitim sisteminin sağlıktan istihdama kadar birçok kurumla bağlantısı var. Örneğin okulların sağlık, temizlik ve güvenlik gibi destek hizmetleri ihtiyaçlarının karşılanması ancak başka bakanlıklarla çözülebilecek bir meseledir. Yine okumuş gençlerin iş bulabilmesi ülkenin istihdam politikalarıyla bağlantılıdır. Yazımızın başına dönecek olursak bir asırdır tartışılan eğitim sistemi ile ilgili birçok konudan iki önemli görüşü masaya yatırmak isterim. Meşrutiyet döneminin Maarif Bakanı olan Emrullah Efendi’nin tez olarak ortaya koyduğu “Tuba Ağacı Nazariyesine” karşılık düşünür Satı Bey’in, tabandan tavana bir eğitimi benimseyen antitezini irdelememiz yerinde olacaktır. Günümüze kadar bu iki görüşü benimseyenlerle birlikte ikisini sentezleyerek eğitimin bütün kademeleriyle orantılı olarak ilgilenilmesi gerektiğini ortaya koyan aydınlarımız da yok değil. İlk Bakanımız Emrullah Efendi’nin sözünü bir hatırlayalım. “İlim yukarıdan başlar. Fakat ben bu nazariyeyi söylediğim vakit mekâtib-i ibtidâiyeyi (İlköğretim okulu) yapmayacağım, mekâtib-i ibtidaiyeye ehemmiyet vermeyeceğim demedim. En ziyade oraya ehemmiyet vereceğim. Mekâtib-i ibtidâiye içindir ki ben yukarıdan başlıyorum. Evet, şecere-i marifet şecere-i tûbâ gibidir. Onun kökü yukarıdadır. Bugün tarih tetkik olunsun, bütün fünûn meydana konsun; acaba ilm-i beşer nasıl terakki etmiştir.” Eğitimin sorunlarına bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşılmalı ancak asıl yara neredeyse çözümünde orada saklı olduğu da unutulmamalıdır. Bir vücudun azalarına benzeyen eğitim sistemimizi, üniversitelerimizden; üniversitelerimizde diğer öğretim kademelerinden bağımsız düşünemeyiz.

Zannımca kökü yukarıda, meyvesi aşağıda olan yani cennetteki tuba ağacına benzetilen bu görüş yabana atılamayacak kadar önemlidir. Eğitimin kalitesine etki eden tüm aktörleri (Bina, öğrenci, idareci, veli, araç-gereç, program vs.) unsurları bir araya getirmiş olsanız dahi başroldeki öğretmenin niteliğini artmıyorsa istenilen sonuca ulaşamayız. Öğretmenleri yetiştirecek elit bir kadro olmadığı takdirde tabandan/ilkokuldan başlamanın da bir anlamı olmayacaktır. Bu nedenle evvela işe öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerinden başlamamız gerekecektir. Bu noktada yapısal değişikliklerle birlikte derslerin niteliği, hocaların keyfiyeti son derece önemlidir. İşin mütehassısı olan hocaların yetiştirmiş olduğu öğrenciler ileride öğretmen olacak ve onlarda görev yaptıkları eğitim kademelerinde arzu edilen öğrencileri mutlaka yetiştireceklerdir. İyi bir hoca, iyi bir öğrenci; iyi öğrencilerde iyi bir gelecek olacaktır bizler için. Emrullah Efendi’nin bu nazariyesini kabullenmemiz okulöncesini, ilkokulu, ortaokulu veya liseyi ihmal etmemiz anlamına da gelmemelidir. Yalnız çözüm adresini göstermesi açısından Tuba ağacı nazariyesi dikkate alınması gereken bir görüştür. Yükseköğretimin bütün bölümlerinde bir paradigma değişikliğine gitmekle bu işe öncelik vermemiz yerinde olacaktır. Bu tespitlerimizden sonra ne demek istediğimizi belirtmek üzere öğretmen yetiştirme mantalitesine/anlayışına yoğunlaşabiliriz.(Madde sayılarımız sitemizdeki önceki yazımızdan kaldığı yerden devam etmiştir.)

3) Ülkemizin Öğretmen İhtiyacı Kadar Eğitim Fakülteleri Açmak

Bugün doksandan fazla olan eğitim fakültelerinde okuyan on binlerce öğrencimizin ihtiyaç fazlası olduğunu biliyoruz. Üstelik zamanında mesleki formasyondan yoksun, alakasız bölümlerden alınanların öğretmen yapılması eğitimdeki kalite sorununu ve öğretmenlerin niteliğini de tartışılır bir duruma getirmiştir. Eğitim fakültelerinde bile ihtiyaçtan fazla öğretmen dururken bölüm haricindeki mezunlardan öğretmen alınması hem adalet ilkesine hem de mesleğin saygınlığına gölge düşürmektedir. Bu tür uygulamalar geride kalmış olsa da olumsuz neticeleri yıllarca sürmüştür. Aslında ne kadar öğretmene ihtiyacımızın olduğu Milli Eğitim Bakanlığımızın veri tabanında mevcuttur. Yüksek Öğretim Kurumuyla koordineli olarak çalışıldığında işlemi küçük fakat neticesi büyük olan bu önemli konu çok kısa sürede kökünden çözülebilecektir. Her alan mezunun kendi alanında hizmet vermesiyle hem öğretmenlerimizin istihdamı sağlanmış hem de ülkemizin insan kaynağı zayi edilmemiş olur.  

4) Öğretmen yetiştirecek olan akademik kadronun nitelikli olması

İhtiyaç kadar eğitim fakültesi açıldıktan sonra önemli bir konuda personelin yeterliliği konusudur. Fakültede kadro oluşturulurken ince eleyip sık dokumak gerekir.  Eğitim alanında eserler telif etmiş, bizzat teorik bilgilerini alanda uygulama kabiliyeti bulabilmiş, donanımlı, alan bilgisine sahip, dünyadaki eğitimle ilgili gelişmeleri okuyabilen, yabancı dile hâkim, pedagojik formasyonu olan ve aynı zamanda sağlam bir karakter yapısına sahip kişiler tercih edilmelidir. Bu husus yabana atılacak bir durum değildir. Tuba ağacı nazariyesinin başarıya ulaşabilmesi ancak böyle bir adımla mümkün olabilir. Dijital çağda öğrencilerin gerisinde kalan öğretim görevlileriyle arzu edilen öğrencileri yetiştiremeyiz. Öğreticiler elit bir kadrodan oluşmuyorsa havanda su dövüyoruz demektir. Yayımlanan bilimsel bir makalenin sözlerimizi doğrular nitelikte olduğunu görebiliyoruz: “Ankara’da toplanan bir öğrenci kongresinde; öğrenciler eğitim sisteminin hiçbir işe yaramadığından, öğretmenlerin iyi eğitilmediğinden, idealist olmadıklarından, kitap okumadıklarından, çoğunun çağı yakalayamamış olduğundan şikâyet etmektedir.”[1] Böyle vahim bir durumun neticesinin ne olduğunu ise yine hocamızın ağzından dinleyelim. “Ülkemizde üniversite sınavlarına giren öğrencilerden sıfır puan alanların sayısı geometrik olarak artmış ve 2003 yılında yüz bine ulaşmıştır. Uluslararası bir değerlendirmede ülkemizin çocukları analitikte 36. okuma ve anlamada 34. fende 34. ve problem çözmede 34.sırada olup, en sonda gelmektedir. Bugün çok acı bir gerçektir ki; ilkokulların 7.-8. sınıflarında halen okuma yazmayı öğretemediğimiz çocuklarımız vardır.” Bu söz Benjamin Bloom’un sözünün doğruluğunu hatırlatır bize. “Öğrenemeyen öğrenci yoktur, öğretemeyen öğretmen vardır.” Elbette ki bu görüşü hem öğrencilerin(niteliği, yeteneği, hazır bulunuşluğu, çevresi, okulun fiziksel mekanı vesaire) hem öğretmenlerin (Yetiştiği ortam, aldığı eğitim, alan bilgisi, pedagojik formasyon vb.) bir takım ön koşullardan bağımsız düşünemeyiz. Ancak yine de tam öğrenmeye vurgu yapan Bloom’un sözü içinde gerçekliği barındıran ve içimizi acıtan bir ifadedir.

Esasen hocamızın belirttiği vahim neticeyi salt öğretmen yetiştiren öğretim kadromuza bağlamakta doğru değildir. Elbette bunun başka birçok bileşenlerinin de olduğunu biliyoruz. Fakat asıl omurgayı üniversitelerdeki elit kadro oluşturmaktadır. Öğretim elemanlarında bulunması gereken vasıfların neler olduğu sadece hamasi ya da afaki sözlerle değil bizzat bilimsel analizler yapıldıktan sonra oluşturulacak belirtke tablolarıyla belirlenmelidir. Standartlar belirlenirken başta üniversite hocaları olmak üzere okullardaki öğretmenlerimizin, idarecilerimizin ve toplumun farklı kesimlerinin görüşlerinin alınması, çalıştayların yapılması nesnellik açısından önemli bir fayda sağlayacaktır. Eğitim fakültesinde olması gereken öğretim kadrosu prototipinin birkaç özelliğini şöyle sıralayabiliriz:

  1. Öğretim elemanının kendi branşı ile ilgili alan bilgisine sahip olması,
  2. Yabancı dil bilmesi,
  3. Yurt dışı deneyimi,
  4. Öğretmenlik yapmış olması,
  5. Teknoloji kullanması
  6. Araştırma tekniklerindeki bilgi düzeyi
  7. Ölçme ve değerlendirme yeterliliği gibi başka kriterlerde olmalıdır.

Niteliği arttıracak bir diğer hususta ders veren üniversite hocalarımızın gerek kendi fakültelerinde gerekse diğer üniversitelerle mesleki paylaşımlar yapabilecekleri platformlar oluşturulmasına imkân sağlanmalıdır. Öz değerlendirme, akran değerlendirilmesi gibi ölçeklerle yapılan doğrular ya da hatalar gözden geçirilmelidir. Eğitim fakültesi hocalarının mesleki deneyimlerini arttıracak seminerler, konferanslar, sempozyumlar, projeler, çalıştaylar düzenlenmelidir. Fakülteler arası bilgi paylaşımı için ortak bir internet sitesi oluşturulmalı, üniversitelerde öğretim elamanlarının doktora yapması özendirilmelidir.

5) Üniversitelerimizde teorik eğitimden ziyada pratik eğitime ağırlık verilmesi: 

Öğretmen adaylarının hizmet öncesi almış oldukları eğitimin önemli bir kısmının teoriye dayalı olduğunu ve bu bilgilerin sınıf ortamında uygulama kabiliyetlerinin zayıf olduğu da bilinen bir gerçek. Bu konuda yayımlanmış olan birçok bilimsel makaleler/eserler bizi doğrulamaktadır. Kendi üniversite hayatımda yaşadığım bir olayı anlatmak isterim. 1997 yılında bilgisayar dersimiz vardı. Hocamız bizi bilgisayar odasına götürdü. Yalnız oda da sadece bir bilgisayar vardı. Sobanın etrafında toplanır gibi topladık bilgisayarın başına. Elimizi vurduğumuzda yanacağımız hissiyatla bilgisayarın nasıl açıldığını ve kapandığını öğrenmekten başka bir şey yapmadık. Bu çarpıcı misaller şimdi olmasa da bizim kuşak böylesi durumları fazlasıyla yaşadı. Öğretim görevlilerimiz, ders sunumlarında anlatım ve soru cevap yöntemlerinin dışındaki metotların birçoğu kullanılmamaktadır. Öğretmen adaylarının araziye yönelik (okullarda yapılan uygulamalı eğitim) pratiğe dönüş çalışmaları Milli Eğitim Bakanlığı ile Yüksek Öğretim Kurumu arasında yapılacak olan protokollerde açıkça belirtilmelidir. En iyi öğrenme metodu yaparak yaşayarak olduğu için öğretmen adaylarımız hem köylerde hem şehirlerde belirlenen okullarımızda daha fazla derslere girmeleri sağlanmalıdır. Tabi bu işlemler yapılırken öğretmen adaylarımızın gelişi güzel her hangi bir sınıfa girmeleri değil de mesleki donanımıyla, deneyimiyle rüştünü ispatlamış, teknolojiye açık mentor/lider öğretmenlerin sınıfları seçilmelidir. Zira dikkat edilmediği takdirde daha mesleğin başında öğretmenlerimizin öğrendiği yanlış bir yöntem ömrü hayatını etkileyecektir.  Hizmet öncesinde derse giren aday öğretmenler için danışman öğretmenler tarafından performans değerlendirmesi objektif olarak yapılmalı ve bu notlar mesleğe seçileceği zamanda dikkate alınmalıdır. Üniversitelerde materyal kullanımı ile ilgili ders sayılarının artırılması gerekir. Bugün okullarımızda en büyük eksikliklerden biri de budur. Derslerin ekseriyetle materyal kullanmadan sözlü olarak anlatılması çocuklarımızın öğrenmelerini sınırlamaktadır. Öğretmenlerin kültürel, sportif ve sanatsal açıdan da yetiştirilmeleri son derece önemlidir. Yüksek Öğretim Kurulu tarafından güncellenen ve 2018-2019 eğitim-öğretim yılında uygulanmış olan öğretmen yetiştirme lisans programlarını önemli bir adım olarak değerlendirebiliriz. Bu programların içeriğinde eğitim fakültesi öğrencilerinin öğrenimleri boyunca göreceği dersler mevcut. Belki programda uygulamalı derslere daha fazla ağırlık verilmesini bir öneri olarak söyleyebiliriz. Ancak bu konu ile ilgili öneri ya da eleştiri getirmek program uzmanlarının işi olduğu için bu meseleyi onlara havale ediyoruz.

Devam edecek…

Necati İLMEN

Dipnot
[1] Öğretmen Yetiştirmede Kalite Sorunları 2005, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Hüseyin Hüsnü Tekışık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir