Mosel Vadisi’ne güneş doğduğu için Cumartesi günü, gezimiz için şimdiye kadarki en iyi hava olacak gibi görünüyordu. Gerçekten öyle olmasını umuyorum! Benzin fiyatlarının sudan ucuz olduğu son durağım Lüksemburg’a geçmeden önce, Mosel yöresinde güzel, hatta mükemmel bir hafta sonu tatili geçirmeyi dört gözle bekliyordum. Mosel Nehri boyunca kavisli sürüş: Cochem’den Traben-Trarbach’a, Bernkastel-Kues’e ve ardından Trier’e.
Cochem’den Traben-Trarbach’a yolculuk sırasında, güzel manzaradan çok keyif aldım (abartmıyorum)… Vadi içinde akıp giden nehir, dik yamaçlara serilen bağlar ve en güzel mevkilere kurulan köyler, hepsi harikaydı. Ayrıca Cochem’den Trier’e giden zikzaklı yolu, Koblenz’den Cochem’e olan rotadan daha güzel buluyorum. Umutsuzca bir nehir kıvrımında durmak, yamaçlara tırmanmak ve panoramik kavisli nehir kavşağının, tepede asılı duran üzüm bağlarının ve aşağıda ardı ardına sıralanmış şirin köylerin fotoğrafını çekmek harikulade bir duygu. Ancak zamanlamayı tutturamadım. Otoyollarda 70 kilometre hızla ilerliyorduk ve yol kenarındaki virajlarda neredeyse hiç dinlenme alanı yoktu. Üstelik yasak olması yüzünden yol kenarına park etmeye cesaret edemedim. Pekala, Mosel Nehri kıvrımının tepeden panoramik fotoğrafını çekebilirdim. Belki bir dahaki sefere…
İlk durak: Traben-Trarbach. Orada uzun süre kalmayı hesaplamamıştım. Tek yapmak istediğim, Traben ve Trarbach kasabalarını birbirine bağlayan masalların ortasından çıkıp gelen köprünün kapısını görmekti. Art Nouveau tarzında 1898 yılında inşa edilen Traben-Trarbach Köprüsü. Disneyland’ın geçitlerinden biri çalınıp buraya getirilmiş sanki! Ve arkamda masal gibi duran binaların olduğu köprünün üzerindeki bu güzel noktada bir hatıra fotoğrafı çektiriyorum. Nehir kıyısında bir panayır açılmıştı ama panayırın neyle ilgili olduğunu öğrenmek için uğraşmadım. Resim çektikten sonra şehrin Trarbach kısmında sakin bir yürüyüşe çıktık. Öğle yemeği vakti çoktan geçmişti ama programım hafif öğle yemeğimi Bernkastel-Kues’te yiyeceğimi söylüyor. Bu arada, Avrupa’da öğle yemeği vakti saat 12’den 15’e kadar uzanan süreyi kapsar, yani bu açıdan hâlâ zamanım var.

Bernkastel-Kues’e vardığımda güneş tepedeki yerini çoktan almıştı. Bütün ihtişamıyla parlıyordu ve göz kamaştırıcı ışınlar benim gibi dünyalıları ısıtıyordu. Bu durum beni gerçekten neşelendirdi. Öyle görünüyor ki kesinlikle harika bir öğleden sonra ve akşam geçireceğim. Bernkastel-Kues, tıpkı Cochem gibi… çok, çok, çok güzel! Tizian’ın çizdiği bir kadın resmi ancak bu kadar güzel olabilir…
Düşük profilli Kues ile karşılaştırıldığında, Bernkastel kısmı çok hareketliydi, Mosel vadisindeki belki en işlek kasaba sayılabilir. O gün motorcuların geçit töreni vardı ve her iki kasabadan da geçtiler. Ne var ki, mekân tam anlamıyla muhteşemdi, nefis tarihi binalara bakarken ağızları bir karış açık turistlerle dolup taşıyordu. Bernkastel tecrübesi ile yitik bir çocuğun dünyasının derinliklerinde, rüya gibi bir masal ülkesine adım attığımı hissettim. Bu ahşap evlerin gerçek mi yoksa karton çubuklardan yapılmış oyuncak mı olduğunu merak ediyorsunuz? Asıl soru bence şu olmalıdır: Avrupa’da Almanya neden bu kadar küçümseniyor? Böyle bir mekâna nasıl âşık olmazsınız? Öğle yemeğimde bu kez hafif şeyler atıştırmaya karar verdim. Turistleri A noktasından B noktasına getiren turistik treni de merakla izliyorum, bu kez neden binmeyeyim diye düşündüm. Hâlâ Trier’i mutlaka görmem gerektiğinden ve sadece öğleden sonra burada olduğumdan, ve bu, tüm şehri görmemin en kestirme yolu olabilirdi. Bernkastel-Kues’ten daha güzel fotoğraflar, ilginç çeşmeler ve diğer şeyler… Tren şoförünün İngilizce bilen genç bir İtalyan olduğu ortaya çıktı. Anavatanı İtalya hakkında pek coşkulu konuştu! Hadi, bağırarak demeyeyim, ayıp olmasın. Araçta iki kabinli vagon bulunuyor. İlk kabin İngilizce konuşanlar, ikinci kabin ise Almanca konuşanlar içindi. Almanlar kendi ülkeleri içinde çok seyahat ederler. Tabii ki, ilk kabine girdim ve farklı eyaletlerden gelen Amerikalı çiftlerle doluydu. Karşımızda oturan çifte Köln’den geldiğimizi ama Türk olduğumuzu söyledim. Ancak kadın bana Almanya’da havanın çok güzel olduğunu söyledi ve ekledi: “Almanya’da hava çok iyi çünkü yaz aylarında yağmur yağıyor, nemli ve sıcak Wisconsin’den daha iyi.” Ona Almanya’da bütün yaz yağmur yağabileceğini söyledim ama soğuk geçen bir yazın manasını tam anladığını sanmam. Bence gezginlerin seyahat eden Amerikalıları etiketlemek için ortak bir önyargısı var: Gürültülü olabilirler ve genç olanlar gerçekten gürültülü olma eğiliminde olsalar da, hangi yaş grubuna mensup olduklarının önemi yok. Ama Amerikalılarla ilgili güzel olan şey, sıcakkanlı ve aşırı arkadaş canlısı olmaları, örneğin çekingen ve züppe Avrupalılardan daha sıcak olmaları ve Asyalı ziyaretçiler her zamanki gibi mesafeliler. Amerikalılar başkalarına gönüllü bilgi vererek veya yardım ederek kolayca sohbete dalarlar, ancak bunun tek dezavantajı birçok Amerikalı’nın çenesinin düşük olmasıdır.
Mini tren, güzel manzaranın tadını çıkarmamıza izin vermek için, Kues bağları önünde birkaç dakika durdu. Sanırım içinde bulunduğum vagonu az çok hayal edebilirsiniz. Evlere şenlikti… Şoförü beklerken bir çiftin Hollanda’da tahta ayakkabı giydiklerini söyleyen bir çifti evlerine davet ettiğini işittim! Oğlumla telefonla görüşüyor olmasaydım, sohbetlerine katılırdım. Ve İtalyan şoförümüz. Bu bana uzun yıllar önce Rodos adasında yaptığımız minibüs gezisini hatırlattı. Adanın bir diğer ucundaki Lindos köyünden Mandraki Limanı’na gidiyorduk. Otobüsümüz sanırım Mercedes O-320 tipindeydi ve içindeki yolcuların çoğu Avrupalı turistlerdi. Kalabalıkta tuhaf olan bendim, sevgilimi saymazsak tek kara kafa idim ve Amerikalı bir çift. Neredeyse 1 saatlik yolculuğun tamamında Amerikalı adam etrafı aydınlatmaktan kendini alamadı! O enerjiyi nereden aldığını bilmiyorum ama bir şekilde kaçak turist rehberimiz oldu! Her dakika pencereden dışarıyı gösteriyor, kız arkadaşına geçtiğimiz yerlerin ayrıntılı izahatını yapıyordu. Sanırım otobüsteki herkes onun hayat hikâyesini ezberlemişti. Tamam, iyi bir insan olabilir ve açıkçası Rodos’a birçok kez gelmiş ama en azından bizi onun monologlarını dinlemekten alıkoymak için biraz hassasiyet ve nezaket gösteremez miydi? Her neyse, umarım bu kısa öykü Amerika’da oturan arkadaşlarımızı üzmemiştir. Diğer milletlerin de eşit derecede ilginç özellikleri var, bu yüzden kişisel bir şey söz konusu olamaz…
Şehir gezintisi liman önünde bittikten sonra gemi turları için bilgi almak istedik. Gişede çalışan kişi Amerika’da eğitim görmüş ve uzun yıllar orada yaşamış orta yaşlı bir kadındı. Eşimin Almancasını beğendi ve geç gelmesine rağmen Almanya’ya uyum sağlamış kabul etti. Gemi önümüzden kalktığı ve sırada hiç kimse olmadığı için ayaküstü bir süre konuştuk. İnsanların ihtiyacı bulunmadığı halde can sıkıntısından çalışıyor olması ilginç bir olay değil mi?

Meraklarınızla uğraşmak, dışarıda kırlarda dolaşmak veya herhangi bir yerde havuz başında dinlenmek yerine neden çalışasınız ki? Alınacak cevap ekseriyetle şudur: Çünkü yaşamak için paraya ihtiyacımız var. İktisatçıların çalışma fikri geleneksel olarak bu düşünceye dayanır: İnsanlar, yeterli ücret alırlarsa, belirli bir oranda “iş çilesini” kabul etmeye hazırdır. Ama gerçekten bir işe sahip olmamızın sebebi bu mudur? Kısmen değil. Tam aksine, “kendini gerçekleştirme” bağlamında çalışma fikri hep olacaktır. Hegel gibi filozoflar da olayı böyle görmüşler: İnsan ancak çalışarak “kendini bulur”. İspanyol düşünür José Ortega y Gasset (1883–1955), çalışma için bu iki karşıt görüşü üçüncü bir yaklaşımla karşılaştırdı ve kendine has sonuçlara vardı. İnsanların gerçekleştirdiği iki ayrı faaliyet türü arasında şu kesin ayrımı yapar: “zaruri” ve “fuzûlî”. Ona göre kişinin geçimini sağlamak için yaptığı her şey zaruridir. Karnınızı doyurmak, başınızı sokabileceğiniz ev ve üst baş almak için elbette para kazanmanız gerekiyor. Öte yandan Ortega y Gasset için nesnel olarak gereksiz olan şeyler, seyahat etmek, edebiyat, müzik, tiyatro veya sanat gibi etkinlikler temel ihtiyaçları karşılamaya hizmet etmeyen diğer şeylerdir. Bu amaçla şu paradoksal tezi öne sürer: İnsanlar için yalnızca gereksiz olan gereklidir!
“İnsan garip bir varlık.” Ortega y Gasset bununla ne demek istiyordu? Bir anlamda doğanın gereksiz olma eğiliminde olduğunu mu belirtmek istedi? Örneğin, kuşların ilkbaharda, Charles Darwin‘in – evrim için gerekli olduğunu düşündüğünden – çok daha fazla öttükleri söylenebilir. Ama sadece insan, her yerde lüzumsuz olanı iştiyakla yapan tuhaf varlıktır. Şiirler yazar, şarkılar besteler, resimler çizer veya çılgın fikirler üretir. Süslenir ve saçlarını özene bezene tarar, buz çöllerinde yürür ve yüksek dağlara tırmanır. Cesur bahislere girer ve canlı yarışmalara katılır, öyle ki tüm bu meşguliyetler ona kendini rahat hissettirir. Eğer isterse, insanlar amaçları için şaşırtıcı biçimde yokluk ve yoksunluğu kabul edebilir yada en azından bir süre için, yaşam için zorunlu olduğu varsayılan şeylerden bile vazgeçebilirler.
Geziye çıkmadan önce kitapçıma da uğramıştım. Münih Üniversitesi öğretim üyesi ünlü sosyolog Prof. Armin Nassehi‘nin yeni kitabını rafta gördüm ve belki gezi sırasında geceleri yatmadan göz atarım düşüncesiyle hemen satın aldım: Huzursuzluk: Gergin Toplum Teorisi. İyi de yapmışım kitabı almakla.

Yazarın tezi şu: Modern toplumlar bazı araçlar geliştirip özel bir sorunu rahatlıkla çözebilirler, pandemi sürecinin ilk aşamasında bu aşı sorunuydu. Ancak bir karmaşık sorunu hemen çözemezsiniz çünkü farklı çıkarlar ve zıt değerler söz konusudur. İlk aşamada örneğin şirketler, işyerleri, aileler ve öğrenciler sorunları çözülmeyen grup içinde yer alıyorlardı. Corona bir istisna değil, ancak modern bir toplumun, sistem ve onu oluşturan parçalarının birbirleriyle çatışan amaçları tarafından ne kadar çabuk ezildiğini bize tekrar gösterdi. Corona şunu da öğretiyor: Bir toplum, ahlaki düzlemde tartışarak ve daha sonra birbirlerine “makul” davranarak veya “dayanışma içine girerek” örgütlenemez. Siyasetin sadece doğru olmasını istemek zorunda değilizdir. Toplum, kolektif şekilde hareket edemez çünkü artık kolektif değildir ve bu iyi bir şeydir. Ayrışmış ve farklılaşmıştır. Bu nedenle, aşırı gerginlik veya yetersizlik sistemin doğasında vardır. Peki, görünürdeki toplumsal sorunlarla başa çıkmak için ne yapılabilir?
Sosyolojik analizlerin çoğu, öfke patlaması ve sosyal eşitlik talepleri dışında hâlâ büyülenmiş düşünceyi en kötü ihtimal olarak gören anlayışlı insanı göreve çağırıyor.
Nassehi çok daha ötededir: Ona göre hiçbir ahlâkî yaklaşım toplu değişime yardımcı olmaz, ahlak, yalnızca kendisini kanıtlayan bir araçtır. Mesela Hollanda’daki ‘bisiklet şehri’ projesi, insanlara kendini kanıtladığı için tuttu. Toplu taşıma daha düzenli ve insanlar için daha işlevsel olduğunda kişisel araçlarla seyahat ortadan kalkar. Bu bir çıkarım ve çıkarların tartılmasıyla ilgilidir. Ancak her şeyden önce, sistemleri ortak bir çıkar yolunda üretken kılmak için gerekli bakış açısı değişikliğini belki Nassehi ile daha kolay anlayabiliriz. Ancak tek başına şunu sormak yeterli değil: Diğerlerine (doğal olarak daha düşük olanlara) karşı (doğal olarak daha yüksek) çıkarlarımı nasıl elde edebilirim? Bu, başkalarının neye ihtiyacı duyduğunu ve kendi çıkarlarınızın onların çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğünü anlamakla ilgilidir. Fedakârlıktan ötürü değil, kendi çıkarlarımızı korumak veya artırmak için değişiriz bir bakıma. Tarihte bu hep böyle olmuştur…

Alaattin DİKER

Yüreğinize kaleminize sağlık…
Selamlar
Aykut