Kitabınızın adından başlamak isterim söyleşiye. “Annemin Gelincik Tarlası” adı bize gelinciğin edebiyattaki derin metaforik anlamlarını hatırlatıyor. Gelincik narin, kırmızı renkli, çabucak solan bir çiçek. Hüzünden kedere, kırılgınlaklıktan ayrılığa, yaşamdan ölüme… birçok anlama sahiptir. Solmayı ve solgunlaşmayı da ifade eder. Kitabınıza bu adı seçerken gelinciğin metaforik anlamları sizin için belirleyici oldu mu? Neden gelincik bahçesi? Neden anne?
Gelincik de pek çok başka çiçek gibi edebî eserlerde metaforik anlamlar kazanmış, çağrışımları artmış. Benim öyküme de en çok yabani bir çiçek olmasıyla yakıştığını düşündüm. Öykünün sonunda “Kimse ekmemiş tohumunu, her gün su vereni olmamış. Kızmamış yine de kimseye, biraz bükse de boynunu, hayat gibi kıpkırmızı parlamış.” derken buna dikkat çekmek istedim. Bazı insanlar da öyle değil midir, kimseden özel bir ilgi istemez, bir anda yolun kenarında görünüp günümüzü güzelleştiren bir gelincik gibi sanki sadece göreni mutlu etmek için parlar. O parlak kırmızı neşesinin içinde bir derdi varsa da kimselere göstermez: “İçindeki siyah tohuma sıkıştırıp saklamış hüznünü.”
Bu öykü, annemin hayatından izler taşıyor. Ölümü bir gelincik tarlasına benzettiğini söylemişti bir kez, nedenini sormamıştım ancak ölümünden sonra bunu çok düşündüm. Çocukluğunda gelincik şurubu yapmak için gelincik tarlasında çiçek topladığı zamanları özlüyordu belki de. Ben de onun ölümünü öyküleştirirken gelincik çiçeğinin, yukarıda bahsettiğim özellikleriyle annem arasında kurduğum benzerliğe dayandırdım kurgumu.
Kitabınızı yazma düşüncesi ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Neydi böylesi bir kitap yayımlamanın motivasyonu? Bir de kitabınız otobiyografik unsurlar barındırıyor mu?
Okumayı seven ve içe dönük biri olarak duygularımla ve düşüncelerimle yüzleşmenin, hesaplaşmanın, hatta bazen barışmanın en etkili yolu oldu benim için yazmak. Kendime en iyi dost yine kendim oldum yazı sayesinde. Zamanla edebî metinlerin gücünü keşfettikçe yazdıklarım edebî bir forma dönüşsün diye çabalamaya başladım. Edebiyatı öyle çok sevdim ki eğitimimi de bu yönde aldım ve almaktayım. Edindiğim teknik bilgiler, yazmaktan aldığım hazla birleşince ortaya çıkan ürünün edebî değerini merak ederek dergilerde ve yarışmalarda yokladım kalemimi. Olumlu geri dönüşler aldıkça öykülerimi bir kitap formatında bir araya getirmek fikri de güç kazandı. Vacilando Yayınevi’nin de desteğiyle ilk kitabım okurla buluştu.
Kitabımdaki bazı öykülerde otobiyografik unsurlar var. Özellikle kitaba adını veren ilk öyküm “Annemin Gelincik Tarlası” annemin hastanede geçirdiği son günlerin izlerini taşıyor. Yine “Beklenen” adlı öykü de geçmişteki bir olayı çıkış noktası alıyor. Yazdıklarımızın yaşadıklarımızdan bağımsız olamayacağı bir gerçek; ancak anlatının anı değil de öykü olabilmesi için o gerçeği yeniden kurgulayıp yeni bir gerçekliğe dönüştürdüğümüzü sanıyorum. En azından o yönde bir gayret içindeyim.

“Ev beni deliliğe davet ediyor. Modası geçmiş hassasiyetleriyle baş edemeyen geçkin kızlar kumpanyası. Burada, evdekilerden başka kimsenin bilmediği bir kahkaha dili konuşuluyor. Evdekiler -yani biz, hepimiz- bu dili kendi lehçemizde konuştuğumuz için kimsenin birbirini tam olarak anlayabildiğini sanmıyorum.”, alıntı “Zaman Meselesi” adlı öykünüzden. Bu öykülerle birlikte diğer öykülerinizi de düşünüce “aile” teması hemen göze çarpıyor. Öykülerinizde “aile”nin öne çıkması bile isteye yaptığınız bir şey mi yoksa anlatmak istedikleriniz sizi “aile” kavramına mı götürüyor?
Evler şiirinde “İnananların kaderi besbelli evlere bağlı” diyor Behçet Necatigil, meşhur “Coğrafya kaderdir” sözünü hatırlatırcasına. Doğduğumuz ev, yani aile, verdiği (ya da esirgediği) sevgiyle, kurabildiğimiz (veya düğümledikçe kopan) bağlarla, mutlulukları ve sıkıntıları karşılama şekliyle, bazen şefkati, bazen öfkesiyle… benliğimizin inşasında sağlam bir rol oynuyor şüphesiz.
“Aile” kavramının, herkes gibi, benim de düşünce ve duygu dünyamda önemli bir yer kapladığını biliyordum aslında. Yine de insan yazarken biraz da kendini keşfediyor. Herkes er geç doğduğu yuvadan dışarıya çevirir yüzünü ya, ben “aile-ev” ikliminde yaşamayı daha uzun süre tercih ettiğimden olsa gerek öykülerime de o havanın hâkim olduğunu yazdıkça anladım. Bambaşka bir şeyden bahsedeceğimi sandığım öykülerde bile yazdıklarımın dönüp dolaşıp aileye vardığını gördükçe aileye düşündüğümden çok daha büyük bir önem atfettiğimin farkına vardım.
Aynı ortamda, aynı yerlerde yaşansa da kahramanlarınızda mekânsal bir yakınlık olsa da kahramanlarınız arasındaki kalın duvarları, kıyısından yuvarlanılacak uçurumları görüyoruz. Söylenmeyen, içe atılan sözler yalnızlığı katmerliyor. Oysa insan konuşmak ister, hikâyesinin anlaşılmasını muradeder. Tamamlanmak hikâyemizi anlatacak birini bulunca gerçekleşir. Sizin öykülerinizdeki bu yalnızlık, uçurumlar, konuşamama halleri kişisel deneyim mi, gözlem mi? Susmak kendini hayattan koruma aracı mı yoksa yabancılaşma mı?
Sizin de belirttiğiniz gibi suskunluğun farklı nedenleri olabilir; bazen ne desek anlaşılmayacağını düşünür susarız, bazen bütün sözlerin üstünde bir olgunlukla kelimelerde tasarrufa gideriz, bazen daha iç dünyamızda bir şekle sokamayız düşüncelerimizi… sebepler çoğaltılabilir. Farklı susma şekilleri de olabilir. Mesela 70’ine merdiven dayamış bir kadın tanıyorum, muhtemelen “ayıp” ve “günah” korkusuyla baskılanarak büyütülmüş. Belki de çocukluğunda konuşmasına fırsat vermemişler, şimdi o zamanların acısını çıkarmak istercesine sürekli konuşuyor. Ama hiçbir şey söylemiyor. Onu gerçekten etkileyen bir şey oldu mu istemsizce mimiklerine yansıyor da sözlerine, bilinçli davranışlarına asla yansımıyor.
Susmanın sebepleri ve şekilleri ne olursa olsun sonuçta doğurduğu iletişimsizlik, ilişkileri çıkmaza sokan, hatta bitme noktasına getiren en etkili faktörlerden biri. Bitirmeye cesaret edilemeyen ilişkiler şeklen devam etse de sorunuzda da belirttiğiniz gibi “söylenmeyen içe atılan sözlerin katmerlediği yalnızlık” bireyleri pençesine alıyor. Benim çoğu öykümün çatışması da bu “yalnız ama bir arada” oluştan doğdu. “Beklenen” öyküsünde karşısında bir çocuk olduğu için iletişim kurmayı denemeyen bir anne, “Balkon” öyküsünde sağlık problemleri nedeniyle konuşmayan bir baba, “Annemin Gelincik Tarlası”nda güçlü görünmek için dile gelmeyen kötü ihtimaller… Çevremde görüp de biriktirdiğimin farkında bile olmadığım bütün suskunluklar kahramanlarımın öyküsünde dile geldi.
Öykü kahramanlarınız yaşadıkları olumsuz olaylardan sonra yaptıkları “iç hesaplaşma”lar sonrasında güçlenerek yollarına devam ediyorlar. Ama bu hep eksik ya da kekre bir tada sahip. Bu hususta neler söylersiniz? Sizin böylesi öyküler kaleme almanız edebiyatı bir ilaç olarak görmekten mi geliyor yoksa varolanı daha görünür kılmak için edebiyatı bir aracı olarak mı görüyorsunuz?
Güçlü olmak öğrenilen bir meziyet midir, fıtratımızın eseri midir, bilemiyorum. Ama kaçınılmazdır. İnançlı bir insansak bu dünyanın imtihan dünyası olduğu bilinciyle, değilsek başka adlandırmalara başvurarak görürüz ki sıkıntılar ve güçlükler hayatın bir parçası. Ben güçlükleri sevgiyle kucaklayan, baş etmenin yollarını arayan, adım atan, eyleme geçen güçlü insanlara büyük saygı duyuyorum. Öykü kahramanlarım da bu saygıdan nasibini almış olmalı.
Eksik ya da kekre tada gelince… Yaşanan her şeyin muhakkak izi kalır. Ama bugün kekremsi bulduğumuz o tat, bir zaman sonra daha sağlam adımlar atmamızı sağlayacak, belki de iyi ki yaşamışım diye şükredeceğimiz bir tecrübeye dönüşebilir. Edebiyatı bir ilaç olarak mı görüyorum, ben de bilmiyorum. Sadece yazmaktan uzak kaldığım zamanlarda huzursuz olduğumu, güzel olduğuna inandığım bir metin yazdığımda içime büyük bir ferahlık doğduğunu biliyorum.

Öykülerinizi okurken akıcı, nahif, şiire yakın bir yazı dilinizin olduğunu hissedebiliyoruz. Siz neler söylersiniz öykü dilinizle ilgili?
Bu yorumunuza teşekkür ederek başlamak isterim. Şiir okumayı seven biri olduğum için okuduğum şiirlerin öykü dilime yansıdığını duymak beni memnun etti. Öykü yazarken dile özen göstermeye çalışıyorum çünkü ben de bir okur olarak dile özen gösterilmiş öyküleri seviyorum. Tabii anlatılan hikâyeyi dile kurban etmeden, yani dile emek verirken kurguyu zayıf bırakmadan.
Öykünün ve şiirin yoğun anlatımı her ikisinde de sözü tasarruflu kullanmayı gerektiriyor. Aralarındaki bu kardeşlik, doğal olarak sözcük seçiminde özenli olmayı, yani dil hassasiyetini de beraberinde getiriyor.
Son olarak neler söylersiniz?
Bu röportaj için, kitabıma kıymet verip bu güzel soruları hazırladığınız için teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Evşen YILDIZ
- 1980 Eskişehir doğumlu.
- Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı anabilim dalında yüksek lisans eğitimini tamamladı.
- Aynı alanda Dumlupınar Üniversitesinde doktora eğitimine devam etmektedir.
- 2012’den bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığında Yazma Eser Uzmanı olarak çalışıyor.
- Annemin Gelincik Tarlası adlı öykü kitabı 2022’de Vacilando yayınevi tarafından yayımlandı.
- Ahmet Cevat Emre’nin Osmanlı Türkçesiyle kaleme aldığı Muhtaç Olduğumuz Lisan İnkılabı adlı kitabının transkripsiyonunu yaptı ve kitap 2023 yılında Telemak kitap tarafından yayımlandı.
- 2025’de Ornis kitap tarafından yayımlanan Kimsenin Bakmadığı Yer adlı kolektif öykü kitabında bir öyküsüyle yer aldı.

Son Yorumlar