Düşünce dünyasında felsefenin ve dinin birbiriyle ilişkisi, akıl ve vahiy üzerinden yüzyıllardır tartışılmaktadır.
Felsefe dar anlamıyla “bilgelik sevgisi”, geniş anlamlarda “insanın kendini bilmesi, varlıkların hakikatini, niteliğini bilmesi”, “insanın erdemli olması”; “sanatların sanatı” ve “bilginin hikmeti” gibi çeşitli tanımlarla açıklanır.
Din, insanın doğru bir biçimde Sonsuz Var’lıkla ve diğerleriyle ilişki kurması ve kendi var oluşunu inancıyla anlamlandırmasıdır. Dine göre evren, inanç duygusuyla kavranır ve insanın bu dünyanın ötesine ulaşması din aracılığıyla olur. “Kendini bilen, Rabbini bilir” ölçüsünde hakikati bilmek ve hakikate uygun davranmak dinin arzusudur.
Şu halde felsefenin kaynağı daha çok akıl iken, dinin kaynağı esas olarak vahiydir. Dinin ve felsefenin temel konusu “Niçin varım? Nereden geldim ve nereye gidiyorum?” şeklindeki sorularla “hayatın anlamını bulmak” olsa da kaynakları farklıdır. Din kendisini vahiyler, söylenceler, mitolojiler, temsiller ve benzetmeler yoluyla, felsefe ise akıl ve soyutlama yoluyla kendisini ifade eder. Her ikisi de insanın yeryüzündeki anlam arayışına ışık tutmakla birlikte, din iletişimini hakikat kaynağı olarak vahiy ve imgelerle gerçekleştirirken, felsefe akıl ve kavramlarla bunu sağlar. Din vahye, daha çok sezgilere ve temsillere, felsefe ise açık tanım ve kavramsal temellendirmelere dayanır.
Felsefe-din ilişkisi, İslam düşünce dünyasında ilk olarak Kindi’de başlayıp, Farabi’de temellendirilmiş, İbn Sina’da korunup, Gazzâlî’de ayrışmış ve İbn-i Rüşd’ün “Faslü’l Makal” adlı (ilk defa 1859 yılında Marcus Joseph Müller tarafından neşredilen) eserde geniş olarak değerlendirilmiştir.
İslam düşünürleri metafizik bilgiye ulaşma yönteminde iki gruba ayrılmıştır: Rehber kabul ettikleri Aristo çizgisinde olan akıl yürütme yoluyla düşünmeyi kullanan Meşşâîler (Fârâbi, İbn-i Sinâ, İbn-i Rüşd) ile rehber kabul ettikleri Eflatun (Platon) çizgisinde keşif, zevk, ilham, sezgi, mistik kalp yolunu kullanan İşrâkîler (Gazzâli, Muhyiddin İbnü’l Arabi, Sühreverdi).
Yine din ve felsefe, dinî esas alıp, felsefeyi tamamen yadsıyanlar (İbn-i Teymiyye ve Tevhidî); ikisinin de hakikati temsil ettiğini düşünenler (Fârâbi, İbn Sînâ, İhvân-ı Safâ, İbn-i Rüşd, İbn-i Tufeyl); semavi dinlere karşı çıkıp, doğal din anlayışını benimseyerek felsefeyi tercih edenler (Ebu Bekr Zekeriyya er-Râzi ve Râvendi); felsefe ve dinin farklı olduğunu düşünerek aralarında uzlaştırma düşünmeyenler (Gazzâlî ve İbn-i Haldun) şeklinde ayrıca gruplandırmak mümkündür.
Felsefenin ve dinin uzlaştırmasında ilk olan Kindî, din tacirlerini şiddetle eleştirerek, varlığın hakikatine ulaşmak için felsefî bilginin önemine dikkat çeker. Felsefeyi eleştirenlerin de sebep gösterme ve ispat etme gibi yöntemlerle felsefe yaptığını ve bu sebeple eleştirenlerin dahi felsefeyi bilmek zorunda olduğunu söyler.
Fârâbî din ve felsefeyi, varlıkların ilk nedeni ve ilkeleri hakkında bilgi verdikleri için beraber düşünmüştür. Ona göre her ikisi de mutluluğa ulaşma konusunda ortak bir amaca sahiptirler. Felsefe akıl yürütmeye, din ise sezgi gücüne dayanır. Felsefenin ispat ettiği şeylerde, din ikna edicidir. Farabi için akıl, insanın hakikati bulup kendini gerçekleştirebilmesi için lüzumludur. Hakikat, insanın ya kendinde ilk bilgi olarak ya da delille bildiği şeydir. Fârâbî erdemli dini, felsefeye benzetir. Din, hakiki felsefeye dayanıyorsa, erdemlidir. Fârâbi’de din, felsefe olmadan anlaşılamaz.
İbn Sînâ din ile felsefe ilişkisinde bu alanların temsilcileri olan peygamber ile filozoflar arasında bir ayrılık olmadığını düşünür. İbn Sînâ, felsefenin dine aykırı olmadığını, onunla ilgilenip de dinden çıkan kimseler varsa, bunun sebebinin felsefe değil, bu insanların kendi zayıflıkları ve kusurları olduğunu söylemiştir.
İbn Rüşd’e göre felsefe, dini yaşayışı taklitten (taklidi imandan) kurtarıp, tahkikiye (araştırarak düşünerek gerçek imana) ulaştırmada önemli bir yere sahiptir. Felsefenin amacı Tanrı bilgisine ulaşmaktır. Felsefe-din ilişkisinde İbn Rüşd “Sanat ne kadar iyi bilinirse, sanatçı o kadar tanınır’” denilen bir benzetmeyle, felsefenin görevini, varolan bütün varlıkların hakikatini araştırma olarak tanımlamıştır. Böylece varlık hakkında bilgi arttıkça, Tanrı hakkındaki bilgi de genişleyecektir. Varlığa dair bilgi ile Tanrı hakkındaki bilgi köprüsünü deliller ışığında (Kur’anda zikredilen Haşr,2; A’raf,185, Gaşiye,17; En’am,75; Al’i İmran 191; düşünme yöntemleriyle) akıl sağlamaktadır. İbn Rüşd, bu şekilde felsefeyi ve dini (şeriatı) sütkardeş olarak görmüştür. Ona göre akıl, kanıtlanmış felsefi bilgiyle, iman da dini hükümleri kabul etmeyle bütünleşir ve aynı hakikat olurlar. Akıl ve din arasında bir çelişki varsa, ya dinin aslından kaynaklanmayan sonradan uydurulan bid’at ya da hikmetle ilgili söylemde bir hata bulunur. O dini, akıl ve mantık ile birlikte savunur. İslam dünyasında felsefeye yönelik var olan ön yargıyı kırmaya çalışan İbn Rüşd:“Halkın aşağılık takımından bir kısmının felsefî konulara bakması nedeniyle sapıttıklarının zannedilmesinden dolayı bazı kimselerin hikmet kitaplarına bakmayı yasaklamaları; bir topluluğun su içerken suyun boğazında kalıp ölmesi nedeniyle susamış kimseyi tatlı ve soğuk suyu içmekten alıkoyan kimsenin tutumu gibidir. Çünkü su içerken suyun boğazda kalmasından dolayı ölmek ârızî bir haldir, susuzluktan ölmek ise zatî ve zarurî haldir” demiştir. Ona göre felsefî bilgiden insanları alıkoymak, bilgisizliktir ve Allah’tan uzaklaştırmakla aynı anlama gelir. İbn Rüşd“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Ve onlarla en güzel yöntemle tartış” (Nahl, 125) ayetini, felsefî yönteme delil olarak göstermiştir. Felsefe yapmak, insanı dine aykırı duruma düşürmez, görüşündedir.“Vahiy alan kimseler arasında da bilgelik (hikmet-felsefe) hiç eksik olmamıştır. Her peygamber bilgedir (hakîm-filozof), her bilge peygamber değildir ama bunlar peygamberlerin vârisi olan bilgin kimselerdir. Tüm dinlerin kaynağı vahiydir, akıl ise vahyin ayrılmaz bir parçasıdır. Kim yalnızca akla dayanan bir dinin bulunabileceğini ileri sürerse bilmelidir ki böyle bir düzen, kaynağı hem vahiy hem akıl olan dinlerden kesinlikle eksik olacaktır. (…) Hakikat, hakikate ters düşmez. Aksine birbirine uygun olur ve onun lehine tanıklık yapar. Felsefe, dinin arkadaşı ve sütkardeşidir. Tabiatları itibarıyla kardeş, cevherleri ve özleri bakımından dost olanlar, uyum içindedir ve çelişmeleri mümkün değildir.”
Gazzâlî’ye göre din ile felsefe ayrılmalıdır. Felsefe alanı, şüphe yöntemi nedeniyle, imana ve inanca şüphe getiren tehlikeli bir bilgi kaynağıdır. Nasıl ki yüzme bilmeyen açık denizde boğulursa, iman gücü sağlam olmayan, sadece akılla yola çıkan ve duyu bilgisine güvenen de aklın sınırlarında boğulur: “Duyu organları ile elde edilen bilgilere nasıl güvenebilirsin ki? Duyu organlarının en güçlü olanı görme duyusu (göz) değil midir? Göz yıldızlara bakar ve onların sadece küçük bir altın lira büyüklüğünde olduklarını görür. Daha sonra astronomi ilminin delilleri, o yıldızların dünyadan kat kat daha büyük olduklarını ortaya koyar!” Ona göre hakikate ancak kalbe gelen nur ile ulaşılabilir: “Şüphe bunalımdan peş peşe deliller getirmek veya güzel sözleri ardı ardına sıralamak yoluyla kurtulabilmiş değildim. Bu hastalıktan sadece Cenabı Hakk’ın gönlüme akıtmış olduğu bir nur sayesinde kurtuldum. Hakikati keşif, işte bu nurdan beklenmelidir.” Gazzâlî’ye göre marifet bilgisine ulaşmak için akıl yeterli olmayıp, “Allah, göklerin ve yerin nurudur” (Nur, 35) ayetinden aldığı ilhamla, keşif ve sezgiyle elde edilen bilgiye ihtiyaç vardır. Ona göre kişisel çıkarlar, hevâlar ve hevesler insanların hakikati anlamasına perdedir. Hakikatleri ancak gözündeki perde, kalbindeki örtü kalkan insanlar anlayabilir. Nitekim Gazzâli “Nübüvvete inanmak aklın ötesinde bir âlemin varlığını kabul etmektir ki orada aklın idrak edemeyeceği bazı şeyleri idrak edecek bir göz açılır” demektedir.
Din-felsefe ilişkisinde Gazzâli ve İbn Rüşd görüş çatışması yaşamışlardır. “Filozofların Tutarsızlıkları” adıyla 11. yüzyılda kitap yayımlayan Gazzâli’ye İbn-i Rüşd, “Tutarsızlığın Tutarsızlığı” eseriyle 12. yüzyılda cevap vermiştir. Bu çatışmanın bir benzerini 15.yüzyılda Hocazade (Tehâfüt adlı eserle) ile 16.yüzyılda Kemal Paşazade (Tehâfüt Haşiyesi adlı eserle) yaşamıştır.
Sonuçta geleneksel Müslüman düşünürler, ‘dindar olmak ile filozof olmak’ arasında bir ayrım yapmışlardır. Bu konuda İmam Rabbani’nin tutumu da geleneksel muhafazakârlığa katkı sağlamıştır: “Felsefenin çoğu sefihliktir, öyleyse felsefenin tamamı da sefihliktir; çünkü hüküm çoğunluk üzeredir.” Din ile felsefenin çatışma içinde olduğunu söyleyen İslâm düşünürlerinin devrindeki algıları ve felsefe yapma biçimleri, onları bu sonuca götürmüştür. Felsefe ve dinin bir arada olamayacağını ileri süren bu muhafazakâr görüşe karşın Kindi, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürler felsefe ve dini, aynı hakikatin farklı yüzleri gibi görerek onları buluşturmaya çalışmışlardır. Neticede İslam dünyasında, Gazzâlî’nin görüşleri ön plana çıkmış ve İbn Rüşd’ün düşünceleri arka planda kalmıştır. Bu da İslâm dünyasında felsefi düşüncenin geride kalmasına sebep olmuştur.
Metin KAZAN
Yararlanılan Kaynaklar
-Faslu’l-Makâl Felsefe ve Din Uyumu İbn Rüşd Metin ve Tercüme: Mevlüt Uyanık-Aygün Akyol
-Kavram ve Simge Bağlamında Farabi’de Felsefe-Din İlişkisi Dr. Hüseyin Adem Tülüce
-Endülüst’e Felsefe, Din ve Siyaset İlişkisi Mustafa Yıldız

Son Yorumlar