Hem yazar hem çevirmensiniz. “Gitme Gül Yanakların Solar”, “Ufkun Öte Yüzü” ve “Evvel Bahar” adlı romanları yazdınız. William Shakespeare, Virginia Woolf, Spencer Holst, Neil Mukherjee gibi önemli yazarların kitaplarını Türkçeye çevirdiniz. Okumaya, yazmaya başlama öykünüzden bahsedin desek neler anlatırsınız?
Çocukluk anılarımı hatırladığımda gözümün önüne hep aynı sahneler geliyor; herkes sokakta oynarken ben yatağıma uzanmış kitap okuyorum; evimizdeki kütüphanenin önünde annemin okuduğu kitapları anlamadan da olsa karıştırıyorum; anneannemle yaz rehavetinin çöktüğü öğle vakitlerinde uzanmışız ve o bana kitap okuyor. Kitap okumayı seven bir ailede büyümenin faydalarını gördüğüm aşikar.
Bir de üzerine yazma merakı ekleniyor, İlkokul üçüncü sınıfta günlük tutmaya başlıyorum, üniversite yıllarıma kadar hiç aksatmadan günlük yazdım. Ortaokul yıllarımda tiyatroya merak sardım, hafta sonları gittiğim konservatuvar sonrası oyunlar yazmaya başladım. Komik, basit, çocuksu şeylerdi. Liseye geçince bunlara öyküler, denemeler ve şiirler eklendi. Edebiyat okumaktan başka bir şansım yoktu sanki. Edebiyat beni güçlü bir mıknatıs gibi gerçek hayattan çekip kendi büyülü dünyasına alıp sakladı. O dünyanın içinde huzur buldum, dengede kaldım, yazdıkça altında kalabileceğimiz kadar kuvvetli duyguları sağalttığımı fark ettim. On sene boyunca İngiliz Edebiyatı öğretmenliği yaparken bile aklım sadece roman yazmaktaydı. Sonunda her şeyi geride bırakıp, sadece romana verdim kendimi.
Çevirmen kimliğinizle romancı kimliğiniz arasındaki ilişkiden bahseder misiniz? Çevirmenliğiniz yazarlığınıza etkileri hususunsa neler söylersiniz?
Çevirmenliği yaşamımı kazanmak için yapmıyorum, sadece ilgi duyduğum, zevk alacağım ve içine nüfuz etmek isteyeceğim metinlerin çevirisini kabul ediyorum. Çeviriler romancılığımı besliyor, sınırlarımı genişletiyor. Mukherjee’nin post-kolonyal romanını çevirdiğimde Hindistanlı bir yazarın kendi ülkesi ve doğduğu ülke arasında sıkışıp, arafta kalmış kimliğiyle başa çıkmasına sarsılmıştım. Shakespeare çevirirken dilin, kültürün beş yüz yıl içindeki dönüşümünden etkilenmiştim. Woolf’ta bir kadının geleneksel yapıyı sadece üslup ve dille nasıl kırdığına hayran olmuştum. Orwell, derslerde okuttuğum bir metindi, onun alegorik metin yazma ustalığını sevmiştim. Bu metinleri hayat akışımız içinde okurken bazen görmezden gelip atladığımız yerler oluyor.
Okuyoruz ama ne kadar bakıyoruz satır aralarına? Romanın yazıldığı dönemin/ülkenin sosyo-kültürel yapısına ne kadar bakıyoruz? Çeviri bana bir romanda derinleşmeyi öğretti. Her bir yazarın kullandığı kelimelerin “tek tek” üzerinde durmak, neden o kelimeyi değil de diğerini kullanmış diye sorgulamak zihnime iyi geliyor.
“Evvel Bahar” üçüncü romanınınız. Ailelerinin dışladığı, acıların ve özlemlerin bir araya getirdiği, bir öğrenci yurdunda hayatları kesişen Öykü ve Firuze’yi anlatıyorsunuz bu romanda. Genelde kırgınlıkları, kaybedişleri, hesaplaşmaları anlattığınız romana neden “Bahar” ismini verdiniz? Bahar yenilenmeyi, umudu hatırlatır. Oysa romanda yukarıda bahsettiğimiz gibi iki kızın hüzünlü hayatlarını okuyoruz.
Bahar mevsiminin çok pozitif bir tınısı var elbette, toprak ananın uyandığı, karlarından silkindiği, kış uykusundan uyandığı, tomurcukların patladığı en umut verici mevsim. Benim de en sevdiğim aylar nisan ve mayıstır. Fakat çabucak geçer ve ardından yazın bunaltıcı sıcakları hemen ardından yeniden yaprak dökümü ve kış dönemi gelir. Birbirini takip eden mevsimler bir nevi bir “sıkışmışlığı” temsil eder.
Baharı heyecanla bekleriz ama ardından yine kış gelir. Kışa dayanırız çünkü baharın geleceğini biliriz. Bu hem bir ikilem hem de bir çıkmazdır. Bir tür döngüye sıkışma halidir. Yaşarız bir şekilde… Kışa da katlanırız, yaza da… Benim iki kadın karakterim de yaşamlarını bu mevsimler döngüde sürdüren hem umutlu ama dikkatli bakıldığında sıkışma halini yaşayan kadınlar. Bu yüzden okura bir umut olsun diye “bahar” ismini verirken bir yandan da insanın bir hayat ritminde sıkışma halini yansıtmak istedim.
Çocukluk, çocukluktan kalanlar, çocukken yaşananlar, çocukluğa dönme… “Evvel Bahar” da çokça işleniyor. Çocukluğa insan hayatının kara kutusu diyebilir miyiz?
Çocukluk insanı terk etmediği gibi bir de farklı suretlerde insanın hayatı boyunca ruhuna, hafızasına musallat oluyor. Oradaki en ufak bir maraz kırk yaşımızdaki halimizle aynaya bakarken bize bir tokat atabiliyor. Bunlar için ebeveynlerimizi suçlayamayız. En nihayetinde her çocuğun sevgiyi ve hayatı algılama biçimi farklı. Kimisi annesinin “aşırı” ilgisinden şikayet eder, kimisi babasının “eksik” sevgisinden. Kimi kayıpla mücadele eder kimi hastalıkla boğuşur. Ebeveynlerin yaşadığı tartışmaları/zorlukları çocuk ister istemez omuzlarına yük olarak alıyor ve ileri hayatında hep bu “çatışma”nın aynısını bulup onu çözmeye uğraşıyor. Bilinçaltı düzeyinde gerçekleşen yorucu bir süreç bu.
Son zamanlarda neredeyse tüm dünya edebiyatında ve sinemasında bu konunun işlendiğine şahit oluyoruz. Norveç gibi mutlu olduğunu sandığımız bir ülkeden Miras diye bir roman çıkıyor ya da Trier diye bir yönetmen çıkıp bu travmaların yansımalarını işliyor. Saymakla bitmez yüzlerce örneğine şahit oldum, bu çağın insanları üzerlerine yük olan bu “lanetli hazine”nin bilincinde. O yüzden hep “unutmak” “hatırlamak” üzerine eser veriyorlar, sanatçılar hafıza mekânları üzerinde duruyor, yazarlar için Alzheimer ilgi çekici bir mesele haline geldi. Sanırım bu çağın insanları olarak “unutmak” istiyoruz.

Masallar, özellikle “Binbir Gece Masalları” nerdeyse romanınızın ana gövdesini oluşturuyor. Masallar hakkında neler söylersiniz?
Yirmi birinci yüzyılda olsak bile dönüp dolaşıp yaratılış mitlerine, dini kitaplara, kadim anlatılara, destanlara dönüyoruz yüzümüzü. Hikâye kurmanın bir matematiği vardır. Kurmacamızı kurarken eski metinlerden yardım alıyoruz. En basiti Kırmızı Başlıklı Kız’a annesi orman yolundan gitmemesini tembihler ama o ille de o yoldan gider. Neden? Çünkü bir hayat dersi alması, kötüyle karşılaşması, bir çatışma çözmesi gerekmektedir. “Yapma” denileni yaparız ve Pandora’nın kutusu açılır. Temel izlekler hep aynıdır. Biz de bu eski metinlerden, masallardan, mesellerden bağımsızlaşamayız.
Sadece karakterler değişir, dönüşür, modernize olur, şehre uyarlanır ama temel yapı taşları değişmez. Binbir Gece Masalları’nı kullanmamın bir diğer sebebi ise Şehrazad’ın hikâye anlatmaktaki motivasyonuydu. Şah onu öldürmesin diye hikâyeyi en heyecanlı yerinde kesip “bu, yarın anlatacağımın yanında ne ki şahlar şahı efendimiz” diyerek kurmacaya sığınması. Bir nevi “ölmemek için anlatmak.” Beni en çok etkileyen bir diğer mesele de buydu. Öykü de Ozan’la bir arabada mahsur kaldığında ölmemek için anlatması gerekiyordu.
Öykü’nün gazetede beraber çalıştığı bir arkadaşı var. Bağlama çalıp türkü söylüyor. Öykü hiç türkü bilmeden yaşamış olmasından utanıyor. Yabancı pop müzikle, Madonna şarkılarıyla büyüyen bir kuşak. Gazetedeki arkadaşı: “Sen Batı mısın yoksa Doğu mu?” diye sorunca Öykü kaybolmuş kimliğini bulmaya başlıyor. Siz bu konularda neler düşünüyorsunuz?
Bu, Türk romancımızın Cumhuriyet Dönemi’nden beri kalem oynattığı temel meselelerden biridir. Jeopolitik konumumuzdan dolayı arada kalmış bir ülke olduk. Ayağımız doğuda, gözümüz batıda oldu. Haliyle hep ikircikli haller yaşadık. Dede Korkut dururken gidip Canterbury Hikâyeleri okumamak lazım. İkisine de hâkim olmak lazım. İnsan önce kendi kültürünü bilecek sonra batınınkini kucaklayacak. Hiç türkü bilmeyen Öykü’nün sorunu batıyla fazla hemhal olmasıydı. Ben de Michael Jackson’la Madonna’yla büyüdüm çünkü o dönem Amerikan pop kültürü ülkemizde çok yaygındı ve tabiri caizse “cool” olmak o şarkıları bilmekten geçiyordu.

“Kent gözümüzün önünde dönüşmüş, tüm anılarımız bir çocuğun elinden kaçırdığı uçan balon gibi yitip gitmişti. Çaresizce ardından baktığımız bir uçan balon…” Öykü sokağa çıktığında gördüğü değişimi, dönüşümü bu cümlelerle ifade ediyor. Ülkemizdeki hızlı değişim ve dönüşüm hakkında neler söylenebilir?
Kentler dönüşür, değişir. İspanya’da “Bir ortaçağ kenti görmek ister misiniz?” diye tarihi dokusu korunmuş kentlere turistik geziler yaptırırlar. O tarihi yaşamak, korunabildiğini görmek müthiş bir histir ama aynı zamanda o kentler ölüdür, insansızdır, sadece dokusu korunmuştur. İstanbul gibi yoğun göç alan metropollerinse dönüşmesi kaçınılmazdır. Şehrin içinde aniden bir kule, bir gökdelenle karşılaşırsınız, “bu ne zaman dikildi buraya?” der ve şaşırırsınız. Buraya kadar her şey normal fakat benim bu romandaki derdim başka bir şeydi. Tarihi mekânların toplumsal belleğini yok etmek için dönüştürülmesine karşıyım. Firuze’nin lisedeyken profiterol yemeye gittiği pastane, film izlediği sinema, anne babalarımızın ilk buluşma mekanları olan muhallebiciler… Bunların dönüşmesi, hafıza mekanlarımızın yıkılması bir jenerasyonu öldürüyor ki bu da epey hüzünlü bir şey insanlar için. Öykü Beyoğlu’nda yürürken bir sürü dövmeci, takıcı, çantacı ve çirkin tabelaların önünden geçiyor. Ben de bu dönüşüme bir ses vermek istedim.
Özellikle Firuze üzerinden Türkiye’de doksanlı yıllarda yaşanan ideolojik çatışmalara, işkenceye, insanların hayatı üzerinden buldozer gibi geçen siyasal durumu da anlatıyorsunuz. Firuze’nin babasının kapitalistleşmesi, Öykü’nün gazeteci babasının öldürülmesi, Firuze’nin Yurtdışına kaçar gibi gitmesi… Bu olayların toplumsal hafızada yarattığı travmalar konusundaki düşünceleriniz nelerdir?
Ben temelde yatılı okulda en iyi arkadaş olan, sonra birbirinin izini kaybetmiş ve yıllar sonra buluşmuş iki kadının hikâyesini anlatıyorum. Bir gün sokakta yürürken, ortaokulda çok yakın arkadaşım olan ama yirmi sene boyunca görmediğim bir dostuma rastladım. “Neler yaptın bunca yıl? Anlat.” dedi. O an bu soru bir duvar gibi üzerime yığıldı kaldı. Kendi kendime sordum, insan hayatını anlatmaya nereden başlar ki? Bir yeri anlatsam diğeri eksik kalacak. Ben bu açığı nasıl kapatırım diye düşündüm. İşte bunu anlatmak yegane amacımdı lakin karakterlerim doksanlı yılların kızları olunca ister istemez işin içine o dönemin politik ve sosyal yapısı sirayet etti. Ben ilkokuldayken aniden alarmlar çalar ve hepimizi bahçeye çıkarırlardı, gerekçe olarak “bomba ihbarı” derlerdi. Çocuk kafamızla ne olduğunu anlamazdık ama bu korku ister istemez içimize sirayet ederdi. Sonra okula korumasıyla gelen bir çocuk vardı, babası ölüm tehditleri alıyormuş meğer. Uğur Mumcu, Kışlalı gibi gazetecilerin öldürüldüğü haberini alırdık, çocuktuk. Anlayacağınız o dönemi yazarken ister istemez bu konular da metnime sızdı. Aile travmaları anlatırken arka planda kendini hissettirdi.
Son olarak neler söylersiniz?
Sorularınız için teşekkür ederek bitirmek isterim. Dördüncü romanımı tamamlamak üzere olduğum haberini de okura vereyim. İsmi şimdilik bende kalsın.:))
Biz Teşekkür ederiz İrem Hanım.

Muaz ERGÜ
İrem UZUNHASANOĞLU
- 1983 yılında İstanbul’da doğdu.
- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Amerikan Filolojisi okudu,
- Cambridge Üniversitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik Eğitimi aldı,
- New York Üniversitesi’nde Eğitim Yüksek Lisans’ını tamamladı.
- On sene boyunca Işık Lisesi ve Robert Kolej’de İngiliz Edebiyatı dersleri verdi.
- İlk romanı “Gitme, Gül Yanakların Solar”da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı.
- Yazı yazmak isteyenler için, yaratıcılığı ve eleştirel düşünceyi destekleyen “365, Her Güne Bir Yazı” (2016) isimli bir kitap derledi.
- İkinci romanı “Ufkun Öte Yanı” 2018 yılında yayımlandı.
- Spencer Holst, Neil Muhherjee, Virginia Woolf, F. Scott Fitgerald, George Orwell ve William Shakespeare’in eserlerini Türkçe’ye çevirdi.
- Üçüncü romanı “Evvel Bahar” 2020 yılında yayımlandı.
- Çevirmenliğin yanı sıra çeşitli edebiyat dergileri ve gazetelerde yazılar kaleme almakta ve roman yazmaya devam etmektedir.

Son Yorumlar